avatar
Tarih: 05-22-2012, 11:23 AM Sitemize Hoşgeldiniz, Ziyaretçi! (Oturum AçKayıt Ol)



Yeni Cevap  Konuyu Gönder 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
06-22-2010, 10:15 PM
Mesaj: #1
HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Ahmet Hamdi Tanpınar

HUZUR

:::::::::::::::::

TANPINAR HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) Türk edebiyatının en büyük
yazarlarından biridir. Bu hükmü verirken kat'iyen mübalağa ettiğimi
sanmıyorum. Dayandığım delil ve ölçüleri açıklayabilirim.

Edebiyatta değer, eserin her şeyden önce güzel olmasında, fakat
aynı zamanda onun insanı ve hayatı derinlik ve bütün zenginliği ile
ifade etmesindedir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eserlerinde bu vasıflar
vardır.

1901 yılında doğan Tanpınar, gençlik yıllarında Yahya Kemal ve
Ahmet Haşim'in talebesi ve dostu olmuş, Batı edebiyatından Paul Valery
ile Marcel Proust'u kendisine üstad olarak seçmiştir. Bu yazarlar
edebiyatta güzellik ve mükemmeliyete ön planda yer verirler. Ahmet
Haşim ile Yahya Kemal, Türkiye'de Paul Valery ile Marcel Proust
Fransa'da edebiyatın politik ve sosyal gayelerin emrinde bir propaganda
vasıtası olmasına karşı çıkmışlardır. Onlara göre edebiyat, tıpkı resim
ve musıki gibi -güzel- sanat-tır. Onlardan farkı, boya ve ses yerine,
insani ve hayatı anlatmada bu iki vasıtadan çok daha zengin olan
dili kullanmasıdır. Tanpınar'ın tenkidi yazılarını okuyanlar, onun sık
sık -dil- ve -mükemmeliyet- deyimlerini kullandığını görürler. Dil
edebiyatın ifade vasıtasıdır. İyi yazar odur ki, kullandığı vasıtanın bütün
imkanlarını bilir. Mükemmeliyete bu imkanları aramakla ulaşılır.
Kelime, şiirde, adeta hassas terazi ile tartıldığı için, dilin imkanlarını
en iyi bilenler şairlerdir.

Tanpınar şiiri hayatının en büyük ihtirası haline getirmiş, fakat
asıl kabiliyetini şiir estetiğine göre yazdığı mensur eserlerinde
göstermiştir. Yahya Kemal ve Paul Valery'den gelen -mükemmeliyet- fikrine
göre şiirlerinin dilini durmadan yoğuran Tanpınar, az, fakat derin,
güzel ve yeni şiirler yazmıştır. Geniş okuyucu kütlesi onu umumiyetle
lise kitaplarına ve antolojilere giren -Bursa'da Zaman- şiiri ile tanır.
Halbuki Tanpınar'ın en çok önem verdiği şiirler hayatının sonuna doğru
çevresinin baskısı ile neşrettiği Şiirler kitabındaki manzumeler ile
vefatından sonra kitap haline getirilmiş olan serbest şiirleridir.

Ben Tanpınar'ın şiirlerini Tanpınar'ın Şiir Dünyası adlı kitabımda
tahlile çalıştım.

Tanpınar nesirlerinde kendisini daha serbest, adeta daha mesut
hissetmiştir. Zira burada onun karşısında Yahya Kemal ve Ahmet Haşim
gibi büyük rakipler yoktur. Dikkate şayandır ki, Tanpınar, mensur
eserlerini olgunluk yaşına ulaştıktan sonra yazmıştır. Abdullah Efendi'nin
Rüyaları (1943), Beş Şehir (1946), Huzur (1949), Yaz Yağmuru
(1953), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962) yılında basılmışlardır.
Uzun yıllar kendi şahsiyetini geliştiren Tanpınar'ın otuz beş yaşından
sonra kaleme aldığı bu eserlerde, derin kültüre sahip, olgun bir sanatkarın
varlığı kendisini gösterir.

Eroine alıştırılan gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu
kütlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür.
Fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve alimlerin
sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur. Tanpınar gibi
çok yüklü bir hayat tecrübesi geçiren -Evin Sahibi- adlı hikayenin
kahramanı yanlarında oturmak mecburiyetinde kaldığı aileden bahsederken:
-Hayır, der, burada her şeye bu kadar basit bir gözle bakan insanların
arasında yaşamak bana güç gelecek. Bunlar için ölüm, hayat,
günün her hadisesi, saadetler ve felaketler o kadar tabii şeylerdi ki...
Halbuki ben bir masalı olan adamdım-.

Bu cümle Tanpınar'ın insan ve hayat karşısında aldığı tavrı aydınlatır.
O hayatı, derinliğine ele alan, onu bir masal kadar esrarlı ve -ilave
edelim- güzel hale getiren bir yazardır. Onun eserleri ancak yazarın
sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve
zevkine varılabilir.

Dünyada koşarak hiçbir şey görülmez. Alain -düşünmek için durmak
lazımdır- der. İlim adamı, filozof ve sanatkar durur. Derinleştirir.
Uzun uzun yoklar. Bize basit gibi görünen cümlelerin arkasında çalışma
ile dolu günler ve uyanık geçmiş geceler vardır. Tanpınar bir sanatkar
olduğu için, duygu ve düşüncelerinin teferruatını bütün girinti ve
çıkıntıları ile verir. O yazılarında sık sık cümlelerini uzatmakla beraber,
onları bir resim veya musıki parçasına yaklaştıran hayallere başvurur.
Tanpınar'ın edebiyattan sonra en çok uğraştığı sanatlar -bir seyirci
ve dinleyici olarak- resim ve musıkidir. Yazılarında bu iki güzel
sanatın tesirleri açıkça görülür. Tanpınar son çağ Türk edebiyatında
Halid Ziya Uşaklıgil'den sonra gelen en büyük -üslupçu-dur. Halid
Ziya'nın nesirleri gibi onun nesirleri de -sanatkarane-dir, şiir kutbuna
yaklaşır. Denemelerinde bile bu özellik kuvvetle hissolunur.

Tanpınar'ı sanatkarane üsluba götüren başlıca amillerden biri
onun dünyaya bir ressam gözü ile bakmasıdır. Bir ressam için olduğu
gibi, Tanpınar için de dünya bir ışık, şekil ve renk cümbüşüdür. Fakat
Tanpınar tabiat ve insanın sadece dış görünüşüne bakmaz. Onların derinliğine
de iner. Halid Ziya büyük bir yazar olmakla beraber, umumiyetle
hayatın sathında kalmıştır. Onda Tanpınar'ın eserlerindeki başdöndürücü
derinlik yoktur. Çok geniş kültüre sahip olan Tanpınar, tarih,
psikoloji ve felsefeye de meraklı idi. Diyebilirim ki, son çağ Türk
edebiyatında beşeri kültür ile güzel sanatlara Tanpınar kadar ihtiras ile
sarılan, onlarla ruhunu besleyen başka bir Türk yazarı yoktur. Hayatı
bir sanat eseri kadar güzel bulan Tanpınar'ın içinde onun sırlarını araştıran
bir filozof, psikolog ve sosyolog tecessüsü de vardı. O, bu cephesiyle
Halid Ziya'dan ve diğer -üslupçu- yazarlardan ayrılır, onların çok
üstüne çıkar.

Değerli bir şair, büyük bir hikayeci ve romancı olan Tanpınar derin
görüşlerle dolu denemeler de yazmıştır. Beş Şehir, XİX'uncu Asır Türk
Edebiyatı Tarihi, Edebiyata Dair Makaleler ve Yaşadığım Gibi adlı
kitaplarında sanatkar Tanpınar'ın yanı sıra çok okumuş, çok düşünmüş
bir fikir adamını da buluruz. Üstadları olan Yahya Kemal ve Ahmet
Haşim fikre büyük önem vermemişlerdir. Tanpınar'ın sanat eserlerinde
bile fikir, arka planda insan hayatını gizliden gizliye idare eden esrarlı
kainat gibi derinleşir.

Valery, sanat eserinde fikir, meyvenin içindeki besleyici gıda gibi
erimiş olmalıdır, der. Tanpınar'ın şiirleri, hikayeleri, romanları bu
prensibe tamamiyle uygundur. Okuyucu onları okurken bir masal alemine
girmiş gibi büyülenir. Hikayelerinde görüldüğü üzere Tanpınar,
rüya ve masala büyük ehemmiyet verir. Modern psikoloji, rüya ve mitlerde
derin sembolik manalar bulmuştur. Fakat onlar aynı zamanda güzeldirler.
Güzellik kainatın altın anahtarıdır. Tanpınar'ı okurken bunu
derinden hissederiz.

Tanpınar'ı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire
okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, insana
ve kainata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren
esrarlı ışıklarla dolu bir yolda bulacaklardır.

Prof. Dr. MEHMET KAPLAN

:::::::::::::::::

BİRİNCİ BÖLÜM

İHSAN

İ

Mümtaz, ağabeyi dediği amcasının oğlu İhsan'ın hastalandığından
beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak, eczaneye
reçete götürüp ilaç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi
şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın
başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek,
yeğenlerini avutmağa çalışarak geçirmişti. İhsan iki gün kadar ateşten,
halsizlikten, arka ağrılarından şikayet etmiş, sonra birdenbire zatürree
fevkaladelik halini ilan etmiş, evin içinde korkudan, telaştan,
üzüntüden, bir türlü ağızlardan düşmiyen ve bakışlardan eksilmiyen
temennilerden saltanatını, o yıkım psikolojisini kurmuştu.

Herkes, İhsan'ın hastalığının verdiği üzüntü ile uyuyor, onunla
uyanıyordu.

Bu sabah, tren düdüklerinin büsbütün başka korkularla kanattığı
uykusundan, Mümtaz gene bu üzüntü ile uyandı. Saat dokuza
yaklaşıyordu. Bir müddet yatağının kenarına oturup düşündü. Bugün
yapacak bir yığın işi vardı. Doktor onda geleceğini söylemişti;
fakat onu beklemeğe mecbur değildi. Herşeyden evvel bir hastabakıcı
bulmak zorunda idi. Ne Macide, ne yengesi -İhsan'ın annesi-
hastanın başı ucundan ayrılmadıkları için, çocuklar haraptılar.

İhtiyar hizmetçi, Ahmet'le şöyle böyle meşgul olabilirdi. Fakat
Sabiha ile adamakıllı uğraşıcak birisi lazımdı. Onun herşeyden
evvel konuşacak insana ihtiyacı vardı. Mümtaz, bunu düşünürken,
küçük yeğeninin hallerine içinden gülümsedi. Sonra, eve döndüğünden
beri, akrabasına karşı olan sevgisinin daha başka bir hal aldığına
dikkat etti: -Acaba, hep alışkanlık mı? Hep yanımızdakileri
mi seviyoruz?-, dedi.

Bu düşünceden kurtulmak için tekrar hastabakıcı meselesine
döndü. Macide'nin sıhhati de öyle düzgün değildi. Hatta bu kadar
yorgunluğa nasıl tahammül ettiğine şaşıyordu. Biraz fazla üzüntü,
yorgunluk, onu yeniden bir gölge haline getirebilirdi. Evet, gidip,
bir hastabakıcı bulmalıydı. Öğleden sonra da o kiracı denen derde
uğraması lazımdı.

Elbisesini giyinirken -İnsan denen bu saz parçası...- diye birkaç
defa tekrarladı. Çocukluğunun mühim bir devrinde çok yalnız
kalan Mümtaz, kendi kendisiyle konuşmayı severdi. -Ve hayat dediğimiz
çok ayrı şey...- Sonra zihni tekrar küçük Sabiha'ya gitti.
Küçük yeğenini sade eve döndüğü için sevdiğini düşünmek hoşuna
gitmiyordu. Hayır; ona doğduğu günden beri bağlıydı. Hatta doğuşunun
şartları düşünülürse, ona karşı minnettardı da. Pek az çocuk
bu kadar zamanda bir eve teselli ve sevinç getirebilirdi.

Mümtaz, üç gündür bu hastabakıcının peşinde idi. Bir yığın
adres almış, telefonlar etmişti. Fakat bizim memlekette aranan kaybolur.
Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza
gelir. Mesela İhsan iyi olduktan altı ay sonra bile bir iki hastabakıcı
mutlaka onu arayacaktır. Fakat lazım olduğu zaman... İşte
hastabakıcı meselesi böyleydi. Kiracıya gelince...

Kiracı meselesi büsbütün başka bir dertti. İhsan'ın annesinin
bu küçük dükkanını tuttuğu günden beri beğenmemiş, hor görmüştü.
Fakat şöyle bir on iki senedir de çıkmayı aklına getirmemişti.
Bu adamcağız iki haftadır üst üste haberler gönderiyor, beyefendilerden
birinin veya hanımefendinin behemehal teşrif etmelerini rica ediyordu.

Bu, evcek inanılmayan bir hadise idi. Hasta bile, humma ve
sancılar içinde buna şaşıyordu. Çünkü ev halkı, kiracılarının biricik
vasfının, görünmemek, gizlenmek, aranmazsa, hatta arandığı zamanlarda
bile mümkün mertebe geç ve güç meydana çıkmak olduğunu bilirlerdi.

Birkaç seneden beri kontratı yenilemek, kiraları almak gibi işleri
yüklenen Mümtaz, onu hatta dükkanında ve karşısında iken bile
görmenin ne kadar güç olduğunu bilirdi.

Daha, genç adam dükkana girer girmez siyah gözlüğünü, bir
kudret tılsımı, büyülü bir silah gibi gözlerine takar, bu cam perde
arkasında adeta görünmez olur, oradan piyasanın durgunluğunu,
hayatın ağırlığını, devlet memuriyetinde belli bir gelirle çalışanların
saadetini anlatır, memurluğu bırakıp da, Elkasibü Habibullah
hadisine uyduğu için, -evet, sırf bunun için, Peygamber'in bu sözüne,
bildiği halde riayetsizlik etmemek için ticarete başlamıştı;- kendisine
kızar, dövünür, nihayet:

-Beyefendi, vaziyeti biliyorsunuz, şimdilik kabil değil; hanımefendiye
arz-ı tazimat ederim. Bana birkaç gün daha mühlet versinler.
O bizim mal sahibimiz değil, velinimetimiz oldu. İnşallah
on beş gün sonra uğrarlarsa hem teşerrüf etmiş oluruz, hem de bir
parça şey takdim ederim, diye işi müpheme bağlar; fakat genç
adam kapıdan çıkarken, yaptığı vaadin büyüklüğünden ürkmüş gibi
sesi titreyerek; -on beş günde de kabil olur mu bilmem ki...- diyerek
tekrar söze başlar ve -mümkünse hiç gelmesin, hiçbiriniz
gelmeyin, ne diye geleceksiniz sanki! Bu çürük binada, bu acayip
kafeste oturduğum yetmiyormuş gibi, bir de size para mı vereceğim-
diyemediği için, -daha iyisi aybaşına doğru, hatta gelecek
ayın ortasında teşrif buyursunlar...- ricasıyle, bu mülakatı gerilere,
çok uzak zamana atmağa çalışırdı.

Bu sefer, bu aranmaktan, yoklanmaktan hoşlanmıyan adam,
üst üste haber gönderiyor, hal hatır soruyor, hanımefendinin, olmazsa
beylerden birinin behemehal gelmelerini, kendisini görmelerini
istiyor, dükkanın arkasında eski konağın müştemilatından olan
bakımsız kısımla üstündeki iki oda için konuşacağını, kontratın geciktiğini
söylüyordu. Buna şaşmağa hakları vardı.

İşte Mümtaz, o gün öğleden sonra da her ay istemeye istemeye,
alacağı cevabı ezberden bildiği için, uğramaktan çekindiği yere
gidecekti, Fakat bu sefer iş farklı idi. Yengesi dün akşam, -Mümtaz,
git şu adamı görüver...- diye kendisine tenbih ettiği zaman, İhsan,
annesinin arkasından -beyhude yorulma, ne diyeceğini biliyorsun,
şöyle bir dolaş, gel!- diye işaret edememişti, O, yatakta çivili
idi; göğsü zorlukla inip kalkıyordu.

İhsan'ın, bu kiracı ile münasebeti, bilinen bir şeyi beyhude tecrübe
etmenin makul olamıyacağı hikmetine dayanırdı. Mümtaz ise,
baba mirası olduğu için bir türlü bu kirayı aklından çıkaramıyan
yengesini kırmak istemezdi. Ayrıca, bu kira hikayesi, bu içiçe yaşayan
insanların hayatında, Mümtaz'a göre İhsan Bey Adasında bir
yığın latifeye vesile olurdu.

Eve dönüp de ihtiyar kadına aldığı cevapları söyleyince, onun
ilk andaki hiddetinin -boynu kopasıca herif... bunak...- yavaş ve
perde perde merhamete -zavallı, biçare, adamcağız hasta zaten-
doğru gidişi; sonunda:

-Belki de hakikaten kazanmıyordur-, diye yengesinin üzülüşleri,
sonra yeniden bir hal çaresi aramaları, -elde koca konaktan
orası kaldı, yoksa çoktan satar, kurtulurdum- diye bir türlü vaktinde
ele geçmiyen bu kiranın hayıtında nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu
gösteren cümleler, bu işin herkes için en eğlenceli safhası
olurdu. Günün birinde büyük yenge mutat ziyaretini yapmağa karar
verir ve merhum Selim Paşa'nın kızı refakatinde kimse olmadan
sokağa çıkamıyacağı için Üsküdar'daki Arife Hanım'a haber gönderilir,
Arife Hanım tayin edilen günde gelir, o geldikten sonra üç
dört gün üst üste -yarın gitsek, şu herifi görsek...- diye karar verilir,
hatta komşuları ziyarette, yahut Kapalıçarşı'da hızı kesilen teşebbüsler
olur ve nihayet günün birinde bindiği otomobil bir yığın
eşya ile dolu eve dönerdi.

Şurası var ki, onun kiracıya uğraması hiç de beyhude olmaz,
paranın bir kısmını olsun behemehal alırdı. Mümtaz da İhsan da bu
muvaffakiyete şaşırırlardı. Halbuki şaşacak hiçbir tarafı yoktu.

İhsan'ın annesi, Arife Hanım'ı hem sever, hem de çenesine tahammül
edemezdi. Arife Hanım'ın ikameti evde uzadıkça, ta çocukluğundan
beri tanıdığı o keskin hiddet çoğalır, büyürdü. Nihayet,
tam kıvamına gelince otomobil ısmarlanır, Arife Hanım nereye
gidileceğini bilmeden yola çıkılır, evvela Üsküdar iskelesinde ihtiyar
emektar, -Güle güle Arifeciğim... Ben, seni gene çağırtırım olmaz
mı?- diye bırakılır, ondan sonra doğru dükkana gidilirdi.

Böyle bir haleti ruhiye içinde gelen bir mal sahibini atlatmak elbette
güçtür. Vakıa adamcağız birkaç defa onu da tecrübe etmiş, mide
ağrılarından, filan bahse kalkmıştı. Sabire Hanım birincisinde nane
içmesini tavsiye etmiş, ikincisinde daha karışık bir ilaç söylemiş;
fakat üçüncüsünde gene hastalıktan şikayet işitince -söylediğim ilaçları
içtin mi?- diye sormuş. Adamcağızın hayır, cevabı üzerine -o
halde bir daha bana hastalıktan bahsetme, anladın mı?- cevabını vermişti.
Hiddetle vicdan azabı arasında bulunan bu ihtiyar kadını atlatamıyacağını
kiracı bu üçüncü ziyarette öğrenmişti. Onun için gelir
gelmez kahvesini ısmarlar, masası üstünde yalancıktan bir iki hesap
yapar, kahve biter bitmez eline bir zarf tutuşturarak onu savardı. Ondan
sonra kadın altında taksi, dükkan dükkan dolaşır, herkese münasip
hediyeler arar ve aldığı parayı son kuruşa kadar sarfettikten sonra
eve dönerdi. İhsan da, Mümtaz da bu dükkanı, kirası ve kiracısiyle,
hatta biraz müştemilatından sayılan Arife Hanım'la beraber, ihtiyar
kadının biricik eğlencesi, lüksü, boş saatlerini dolduran tek mühim
meselesi addederler, onunla avunduğu için hoş görürlerdi,

Zaten İhsan Bey Adasında herkesin yaptığı hoş görünür, her
fantezi, her merak, kahkaha ile değilse bile tebessümle karşılanırdı.
Adanın sahibi bunu böyle isterdi; böyle olursa herkesin mesut olabileceğine
inanırdı. O, bu saadeti taş taş, seneler boyunca örmüştü.
Fakat, şimdi onu talih ikinci defa tecrübe ediyordu. Çünkü İhsan'ın
hastalığı ağırdı. Mümtaz, -bugün sekizinci gün- diye düşündü: Çift
günlerin daha sakin geçeceğini ona söylemişlerdi.

Kötü uyumanın verdiği halsizliği silerek aşağıya indi. Sabiha,
onun terliklerini giymiş, sofada küskün küskün oturuyordu.

Bu gürültücü çocuğun böyle sessiz duruşuna Mümtaz hiç tahammül
edemiyordu. Vakıa, Ahmet de sakindi. Fakat yaratılıştan
öyle idi. O, kendisini kabahatli bulan adamdı. Bilhassa, doğuşunun
hazin tesadüflerini öğrendiği günden beri -kimseden, nasıl? Bunu
hiç biri bilmiyordu. Belki de komşulardan biri söylemişti;- daima
köşesinde, daima evi yadırgar olmuştu. O kadar ki, biraz fazla şımartılmak
istense, hatırımı alıyorlar düşüncesine kapılıyor, gözlerine
yaş birikiyordu, Bu, her yerde tesadüf edilen şeylerdendir. İnsanlar
bazen doğuştan mahkum olurlar, saz parçası kendiliğinden
kırılırdı. Sabiha öyle değildi. O evin masalıydı. Durmadan konuşur,
gezer, masallar uydurur, şarkı söylerdi. İhsan Bey Adasını çok defa
onun neşesi ve şamatası doldururdu,

Üç gecedir ki, o da doğru dürüst uyumamış, babasının odasında,
çıkmanın geniş sedirinde uyku taklidi yaparak onlarla beraber
hastayı beklemişti.

Mümtaz, kızın solmuş yüzüne, içeriye kaçmış gözlerine, elinden
geldiği kadar neşe ile baktı. Başı, üç günden beri olduğu gibi,
kurdelesizdi.

Üç gün evvel Mümtaz'a -Kırmızı kurdelemi takmıyacağım.
Babam iyileşince süslenirim!- demişti, Bunu her zamanki şuhluğiyle,
etrafındakilere anladığını, onlarla dost olduğunu göstermek
istediği zamanlardaki gülümsemesi ve kırıtmasiyle söylemişti, Fakat
Mümtaz, kendisini biraz okşayınca ağlamağa başlamıştı, Sabiha'nın
iki türlü ağlaması vardır. Birisi çocuk ağlayışıdır; zorla ve
ısrarla zalim olanların ağlaması, O zaman yüzü çirkinleşir, sesi acayip
perdeler bulur, durmadan tepinir, hulasa, hodbinliği içinde her
çocuk gibi küçük bir ifrit olur.

Bir de gerçek kederle, çocuk kafasının anlıyabileceği kadar olsa
da, karşılaştığı zamanlardaki ağlaması vardır. Bu sessiz olur ve
çok defa yarı yolda kalırdı. Hiç olmazsa bir zaman için gözyaşlarını
tutardı. Fakat yüzü değişir, dudakları titrer, dolan gözleri insandan
kaçardı. Omuzları birincisi gibi katılaşmazdı; adeta çökerdi. İhmal
edildiğini, küçük düşürüldüğünü veya haksızlığa uğradığını
sandığı, yahut da çocuk dünyasını, o herşeyin iyi ve dost olmasını
istediği alemi, sade mercan dalları ve sedef çiçekleriyle süslü, üst
üste canlı alemi etrafa kapattığı zamanların ağlayışıydı bu. Mümtaz,
böyle zamanlarda yeğeninin kırmızı kadife kurdelesinin bile
fersizleştiğini zannederdi.

Bu kurdele, Sabiha'nın kendi kendisine bulduğu bir süstü... İki
yaşını birkaç ay geçmişti. Bir gün yerde bulduğu vişne renginde bir
kurdeleyi annesine uzatmış, -saçlarıma tak, tak- demişti, Sonra bir
daha başından çıkarılmasına razı olmamıştı. Bu kurdele iki seneden
beri süs olmaktan çıkmış, evin içinde, ona ait bir müessese haline
gelmişti. Ona ait herşeyin bir kırmızı kurdelesi vardı ki, Sabiha bunu
bir hükümdarın dostlarına nişan dağıtması gibi hediye ederdi.
Kedi yavruları, bebekleri, beğendiği eşyası, -bilhassa yeni çocuk
karyolası,- sevgisine mazhar herşey ve herkes bu nişana sahip olurdu.
Hatta hususi bir irade ile bu nişanın geri alındığı bile olurdu;
fazla şımarıklığı yüzünden kendisini azarlıyan, bununla da kalmayıp,
annesine şikayet eden aşçı kadına, iş olup bittikten ve Sabiha
epeyce ağladıktan sonra, kendisine hediye ettiği kurdeleyi lutfen çıkarmasını
rica etmişti. Hakikat şu ki, Sabiha'nın küçük çocuk hayatı
bu cins hediyelere ve ceza vermelere hak veren bir hayattı. O,
hiç olmazsa bu hastalığa kadar evin tek saltanatı idi. Ahmet bile
kalblerdeki yerini almağa başlayan kardeşinin bu saltanatını tabii
bulurdu. Çünkü Sabiha bu evi kökünden saran bir felaketten sonra
gelmişti. Macide onu doğurduğu zaman yarı deli sanılıyordu. Akla
ve hayata dönüşü, Sabiha'nın doğuşu ile olmuştu. Vakıa, Macide'nin
hastalığı tamamiyle geçmemişti. Zaman zaman küçük nöbetler
oluyor, evin içinde gene eskisi gibi masal söyliyerek, sesine
küçük bir kız tatlılığını sindirerek konuşuyor, yahut da büyük kızının
o hiç bahsetmediği çocuğunun dönüşünü saatlerce pencerede
veya oturduğu yerde bekliyordu.

Bu işte büyük bir talihsizlik olduğu muhakkaktı. Gerek İhsan,
gerek doktorlar, Macide'nin felaketi haber almaması için ellerinden
geleni yapmışlar; fakat hiç kimse telaş ve ıstırabını ilk sancılar arasında
kıvranan kadından saklıyamamıştı. Nihayet, genç kadın hastabakıcılardan
başına geleni öğrenmiş, yattığı yerden ölünün bulunduğu yere
kadar sürüne sürüne gitmiş, hazırlanmış cesedi görmüş, başında
kaskatı kesilmişti, Ondan sonra da bir türlü kendine gelememişti,
Ağır bir humma ile günlerce yatmış. Ahmet'i bu humma içinde doğurmuştu.

Bu, sekiz sene evvel bir Haziran sabahı olmuştu. Zeynep, annesinin
yattığı hastahaneye büyük annesiyle beraber gelmiş, sonra
getirmesini unuttuğu hediyeyi hatırlamış, hiç kimseye haber vermeden
hastahanenin önünde babasını beklemek ve ona söylemek
için dışarı çıkmış ve kim bilir neler düşünen küçük çocuk kafasının
bir dalgınlık anında ölüm kendisini birdenbire kapmıştı.

İhsan, karısını, gerçekten ağır araz gösterdiğini söyleyen doktorlara
kapılarak hastahanede doğurmağa kandırdığı için kendisini
hiç affetmemişti. O felaketi, olduğundan hemen iki dakika sonra,
daha vücut kan içinde ve sıcakken görmüş, çocuğunu kolları arasında
içeriye taşımış, son ümitlerin iflasına şahit olmuştu.

Talih bu felaketi o şekilde hazırlamıştı ki, ortada kabahatli
kimse yoktu. Macide, kızının hastahaneye gelmesini bir kere olsun
istememişti. İhsan'ın annesi, kızın ısrarlarına ve ağlamasına iki gün
karşı gelmişti. İhsan vaktinde hastahaneye yetişebilmek için bir türlü
araba bulamamış, tramvayla gelmişti, Hatta yolda boş bir araba
bulabilmek için tramvayın basamağında beklemişti. Onun için herkes
bu felaketten kendisini mesul tutuyordu. Fakat en fazla onu
kendine mal eden, onunla yaşayan Ahmet'ti.

Mümtaz, Ahmet'i babasının yatağı ucunda, en küçük işarette
kaçmağa hazır buldu. Macide ayakta, elleriyle sırtındaki yün ceketin
örgüsünden kaçan bir iplikle dalgın oynuyordu.

İhsan, onu görünce sevindi. Yüzü gene kırmızıydı. Göğsü ağır
ağır kalkıp iniyordu, Mümtaz, onu sabah ışığında olduğundan çok
zayıf buldu, Uzayan tıraşı yüzüne garip bir ifade veriyordu. Sanki,
-Ben, İhsan olmaktan çıkıyorum. Yakında herhangi bir şey veyahut
bir hiç olacağım. Ona hazırlanıyorum!- der gibi bir hali vardı.

DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:16 PM
Mesaj: #2
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Hasta eliyle müphem bir işaret yaptı.

Mümtaz yatağa eğilerek:

-Daha gazeteleri okumadım. Zannetmem ki korkulacak bir
şey olsun... dedi.

Hakikatte harbin patlamak üzere olduğuna emindi. -Dünya
gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.- Albert Sorel'in
bu cümlesini, son yılların vaziyetini daima beraber konuştukları
İhsan sık sık tekrarlardı. Mümtaz şimdi bu dikkate çok sevdiği
bir şairin acı kehanetini ilave etmişti: -Avrupa'nın sonu...- Fakat
şimdi bunları İhsan'la konuşamazdı. İhsan hastaydı.

O, yattığı yerden, vaziyeti düşünüyordu. Eli bir çaresizlik ve
yalvarma işaretiyle yorganın üstüne düştü.

-Geceyi nasıl geçirdi?

Macide yumuşak ve taze çimen rüyası sesiyle cevap verdi:

-Hep böyle Mümtaz, dedi, hep böyle...

- Sen hiç uyudun mu?

-Burada Sabiha ile beraber yattık. Fakat uyuyamadım.

Eliyle gülümseyerek sediri gösteriyordu. Beş gecedir yattığı
bu yeri, bir darağacını gösterir gibi dehşetle, ürpermelerle gösterebilirdi.
Fakat Macide'de, bu garip ve sonsuz derecede zengin mahlukta
tebessüm şahsiyetin yarısıdır. O kadar ki, gülümsemediği zamanlar
onu tanımak kabil olmaz. -Çok şükür ki, o günler geçti!-
Macide'nin tebessümünü kaybettiği günler arkada kalmıştı.

-Biraz uyusan bari...

-Sen git gel, sonra... Bütün gece tren seslerinden uyuyamadım.
Sevkiyat mı var, nedir bilmiyorum ki...

-Felaketi Kastamonu'da telgrafla haber aldım. Derhal geldim.
Çocuğu ayrı yerde, Macide'yi ayrı yerde buldum. Herkes Macide
ile meşguldü. Büyük yengem deli gibiydi. İhsan kendisinin gölgesiydi.
O yazı hiç unutmayacağım. İhsan'ın hayata imanı olmasa,
Macide şimdi ne olurdu?-

İhsan, Macide'yi gösterdi:

-Bu...

Sözünü bitirmekten aciz gibi durdu, Sonra kendini toplayarak
tamamladı:

-Buna bir şey söyle...

Yarabbim ne kadar zorla konuşuyordu. Tanıdığı insanların en
rahat, en güzel konuşanı, dersi, sohbeti, şakası günlerce hatırdan
çıkmayan adam, bu üç kelimeyi yan yana güçlükle getirebilmişti.
Fakat gene memnundu. Ne olsa eski yadigar -bu, kendi tabiridir-
işe yaramıştı. Fikrini anlatmıştı. Mümtaz, Macide'nin yorulmaması
için elbette bir çare bulurdu ve gözü genç adamın yüzünde kaldı.

Kapının önüne çıktığı zaman sokağı adeta çok uzun bir ayrılıştan
sonra görüyormuş gibi seyretti. Evin karşısındaki camiin kapısında
bir çocuk, gözleri alçak duvardan sarkan incir dallarında,
elindeki sicim parçasıyle oynuyordu. Belki de biraz sonra bu incirin
vadedilmiş lezzetlerine doğru yapacağı hücumu düşünüyordu.
-Ve tıpkı yirmi sene evvel benim oturduğum ve düşündüğüm gibi...
Fakat o zaman cami böyle değildi...- Büyük bir kederle düşüncesini
tamamladı: -Ne de mahalle...-

Sokak ışık içindeydi. Mümtaz bu ışığa dalgın dalgın baktı.
Sonra tekrar çocuğa, tekrar incir dalına ve onun üstünden -camiin,
kurşunları bir elden eldiven gibi çıkarılmış veya bu incir ağacının
meyvasının kabukları gibi kolaylıkla soyulmuş- kubbesine baktı.
-Elagöz Mehmet Efendi...- diye düşündü. -Hala şu adamın kim olduğunu
öğreneceğim!..- Eyüp'te bir camii daha vardı ve türbesi
oradaydı. Fakat vakfiyeyi bulabilecek miydi?

İİ

Mümtaz'a verilen adreslerin çoğu yanlıştı. İlk uğradığı evde
Fatma ismindeki hastabakıcı hiç oturmamıştı. Sadece evin kızı hastabakıcı
kursuna girmişti. Kız, onu gülümseyerek karşıladı. -Harp
olursa bir işe yarayayım diye kursa yazıldım. Fakat daha hiçbir şey
bilmiyorum...- Sesi ciddiydi. -Ağabeyim askerde... Onu düşünerek...-
İkinci uğradığı evde hakikaten bir hastabakıcı oturuyordu.
Fakat üç ay evvel kendisi Anadolu'da bir hastahanede iş bulmuş,
gitmişti, Mümtaz'ı karşılayan annesi, -Bakayım, kızımın arkadaşlarından
birisini görürsem, tenbih ederim...- diyordu.

Mümtaz, oyunu bozmamak isteyenlerin sabrı ile bir kağıda adresini
yazdı. Ev fakir ve eskiydi. -Kışın ne yaparlar? Nasıl ısınırlar?-
diye düşüne düşüne uzaklaştı. -Ne yaparlar? Nasıl ısınırlar?..-
Bu sual hiç olmazsa bu anda garipti. Bu Ağustos sonu sabahı
bütün sokaklar bir fırın ağzı gibi insanı kapıyor, çiğniyor, yutuyor,
sonra kendisinden bir sonrakine geçiriyordu. Ara yerde bir gölge
parçası, bir yol ağzında serince bir nefes sanki hayatı hafifleştiriyordu.
-İhsan, bu yaz kütüphanelerden uzakta kalamam... Behemehal
birinci cildi bitirmeliyim!- demişti. Birinci cilt. Mümtaz, ince
satırlarla dolu kağıtları gözünün önünde gibi görüyordu. Kırmızı
mürekkeple haşiyeleri, büyük çıkmaları, kendi kendisiyle bir
kavgaya benziyen yazı bozuluşları... Kim bilir, belki de kitap hiç
bitmeyecekti. Bu düşüncenin azabı ile sokaktan sokağa giriyor, köşebaşındaki
bakkallarla, kahvecilerle konuşuyordu. Evinde bulduğu
tek hastabakıcı, -Kocam hasta, onun için izin aldım, işsiz değilim.
Onu hastahaneye yatırdıktan sonra vazifeme döneceğim- demişti.
Kadının yüzü bir harabeye benziyordu.

Mümtaz, ister istemez:

-Nedir hastalığı? diye sordu.

-Felç geldi. Ben yoktum. Eve vücudunun yarısı sarkık getirdiler.
O anda akıl etselerdi, hastahaneye yatardı. Şimdi doktorlar,
ikinci bir yer değiştirmek için on gün beklemeli, diyorlar. O zalim
kadına kaç defa yalvardım, bırak şu adamın yakasını diye... Parası,
pulu yok, genç, güzel değil, kendine daha iyisini bul... Hayır, illaki
o... Şimdi üç çocukla kaldık.

Mümtaz, bu aile faciasının eşiğinde karşısındakine; -Allahaısmarladık!-
dedi. Üç çocuk, mefluç bir koca... Bir hastabakıcı maaşı.
Büyükçe bir evin iki odasında oturuyorlardı. Su küpleri bile sofada
duruyordu. Bu demekti ki, bir mutfakları, belki ayakyolları bile
yoktu. Kim bilir hangi zengin memurun, defterdar veya mutasarrıfın,
kızını evlendirirken yaptırdığı ahşap bir evdi bu. Dışarıdan
dökülmüş boyasına rağmen ne kadar itinalı yapıldığı görülüyordu.
Pencere kenarları, cumbalar, çatı, hep inceden inceye yontulmuştu.
İki yandan beş ayak merdivenle kapısına çıkılıyordu. Sağ tarafında
bir de kömürlük kapısı vardı. Fakat mal sahibi kömürlüğü bir kömürcüye
kiralamıştı. Belki mutfak da ayrıca kirada idi.

Bir kömür kamyonu, bütün sokağı kapamış, cüssesiyle, devrile,
sarsıla geliyordu.

Mümtaz, yan sokaklardan birine saptı...

Mümtaz, bir yaz evvel bu sokaklarda, belki bugünkülerden birinde,
Nuran'la dolaştığını, Kocamustafapaşa'yı, Hekimalipaşa'yı
gezdiklerini düşünüyordu. Genç kadınla yan yana, adeta vücudu
vücuduna girmiş, sıcakta, alnındaki terleri silerek, konuşa konuşa
bu medresenin avlusuna girmişler, biraz evvelki çeşmenin kitabesini
okumuşlardı. Bu, bir sene evveldi. Mümtaz, etrafına, bu bir sene
evveline dönebilmek için, en kısa bir yol arar gibi bakındı. Yedişehitler'e
kadar geldiğini gördü. Fatih şehitleri, küçük taş lahitlerde
yan yana uyuyorlardı. Sokak tozlu ve dardı. Yalnız şehitlerin bulunduğu
yerde meydanımsı bir şey genişliyordu. İki katlı, fakat o küçük
spor otomobilleri gibi, neredeyse mukavvadan zannedilecek
fakir bir evin penceresinden bir tango sesi geliyor, yol ortasında toza
bulanmış kız çocukları oyun oynuyorlardı. Mümtaz, onların türküsünü
dinledi:

Aç kapıyı bezirganbaşı, bezirganbaşı

Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?

Çocukların hepsi gürbüz ve güzeldi. Fakat, üstleri başları perişandı.
Bir zamanlar Hekimoğlu Ali Paşa'nın konağı bulunan bir
mahallede bu hayat döküntüsü evler, bu fakir kıyafet, bu türkü ona
garip düşünceler veriyordu. Nuran, çocukluğunda bu oyunu muhakkak
oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı
türküyü söylemişler ve aynı oyunu oynamışlardı.

-Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Çocuklarımızın
bu türküyü söyliyerek, bu oyunu oynıyarak büyümesi; ne Hekimoğlu
Ali Paşa'nın kendisi, ne konağı, hatta ne de mahallesi. Her şey
değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmiyecek olan,
hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.-

İhsan, bunları ne kadar güzel anlardı. Bir gün, -Her ninnide
milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır!- demişti. Fakat İhsan hasta
idi, Nuran, onunla dargındı ve gördüğü gazete manşetleri gergin
vaziyetten bahsediyorlardı. Sabahtan beri düşünmemeğe, zihninin
bir tarafına atmağa çalıştığı şeylerin hücumu altında idi.

Zavallı çocuklar, bir barut fıçısının üzerinde oynuyorlardı. Fakat
türkü, eski türkü idi; demek barut fıçısı üzerinde de hayat devam ediyordu.

Yavaş yavaş bir düşünceden öbürüne gcçerek yürüyordu. Bu
taraflardan hiç kimseyi bulamıyacağını anlamıştı. Elindeki son adresi
çok arkada bırakmıştı. Onu da yokladıktan sonra, Amerikan Hastahanesi'ndeki
bir akrabasına telefon edecek, bir de o taraflarda arıyacaktı.

Sefil, perişan mahalleler, yoksulluk yüzünden bir insan çehresini
andıran eski evler arasından geçiyordu. Etrafında bir yığın perişan
ve hasta yüzlü insan vardı.

Herkes neşesizdi. Herkes yarını, büyük kıyameti düşünüyordu.
Bari, şu hastalık olmasaydı. Ya kendisini de çağırırlarsa, İhsan'ı
hasta bırakarak gitmeğe mecbur kalırsa?

Eve geldiği zaman Macide'yi uyuyor buldu. İhsan'ın nefesi
muntazamdı. Doktor, iyi haberler bırakarak gitmişti. Ahmet, büyük
annesiyle, babasının başı ucunda idi. Sabiha, annesinin ayağı ucunda
kıvrılmış, bu sefer sahiden uyuyordu.

Garip bir sükunet içinde odasına çıktı. Hemen hemen bütün
dünyasını görmüştü; hemen hemen... Çünkü, Nuran'dan habersizdi.
Nuran, acaba ne yapıyordu?

İİİ

Mümtaz'ın hayatında İhsan'la karısının çok büyük bir yeri
vardır. Babasının ve annesinin birkaç hafta ara ile ölümünden sonra
onu amcasının oğlu büyütmüştü. Macide ve İhsan, İhsan ve Macide.
Nuran'ı tanıyana kadar hayatı hemen hemen bu ikisinin arasında
geçmişti. İhsan, onun hem babası, hem hocası idi.

Macide iyileştikten sonra, iki sene için gittiği Fransa'da bile
ağabeyisinin tesiri devam etmiş, hatta daha iyisi bu yeni muhitte ve
o kadar cazip şeyler arasında biraz da bu tesir yüzünden ilk sarhoşluklardan
kurtulmuş, vakit israf etmemişti.

Macide ise, kadın şefkatine ve güzelliğin terbiyesine en muhtaç
olduğu zamanda onun hayatına girmişti. Onu düşünürken
Mümtaz, benim çocukluğumun bir kısmı bir bahar dalı altında geçti,
derdi. Hakikatte de böyle idi. Onun için İhsan'ın bu seferki hastalığı,
zaten sıkıntı içinde olan genç adamı temelinden sarsmıştı.
Doktorun ağzından zatürree kelimesini duyduğu andan itibaren, garip
bir teheyyüç içinde yaşıyordu.

Mümtaz, bu psikolojiyi ömründe ilk defa olarak tanımıyordu.
Onun için benliğini, o sular altında uyuyan, fakat herşeyi idare eden
kesif tabakayı biraz da bu korku yapardı. İhsan, daha o çocukken
içine çöreklenen bu yılanı, kökü kalbinde ağacı ondan sökebilmek
için çok uğraşmıştı. Fakat asıl Macide'nin eve gelişi ile Mümtaz
iyileşmiş. yüzünü güneşe çevirmişti. Onun eline geçene kadar
Mümtaz, herşeye küskün, etrafa kapalı, gökten yalnız felaket bekleyen
bir mahluktu ve bunda da haklıydı.

Mümtaz'ın babası, S...'nin işgali gecesi, oturdukları evin sahibine
düşman olan bir Rum tarafından ve onun yerine öldürülmüştü.
Şehrin düşeceğine yakındı. Birçok aileler şehri daha evvelden
terketmişlerdi. Adamcağız da o gece karısiyle çocuğunu götürmek
için vasıta bulmuştu. Denkler, herşey hazırlanmıştı. Bütün günü bu
işler için dışarıda geçirmişti. Akşamdan biraz sonra eve gelmiş,
haydi! demişti; biraz bir şey yiyelim, bir saate kadar yola çıkacağız.
Yollar henüz açık. Sonra yere serilen bir örtü üzerinde yemeğe
oturmuşlardı. Tam o esnada kapı çalınmıştı. Hizmetçi, birisinin kapıda
beyi beklediğini haber vermişti. Babası, bütün gün akşama kadar
peşinden koştuğu yük arabasına dair bir haber geldiği zanniyle
koşmuştu. Sonra bir silah sesi, tek, kuru, hatta akissiz bir ses. Ve
koskoca adam bir eli karnının üstünde, adeta sürünerek, yukarıya
kadar çıkmış ve orada sofada, yere yıkılmıştı. Bunların hepsi beş
dakika bile sürmemişti. Ana oğul ne aşağıda konuşulanları, ne de
gelenlerin kim olduğunu öğrenmişlerdi. Sadece silah sesinin arkasından
yokuş aşağı bir koşuşma olmuştu. Daha onlar, olup bitenin
şaşkınlığı içinde iken, yakından top sesleri duyulmağa başlamıştı.
Biraz sonra komşular gelmiş, ihtiyar bir adam onları ölünün üstünden
kaldırmağa çalışmış, -Bu kadar iyiliğini gördük. Şu adamı
açıkta bırakmıyalım, gömelim, şehittir, elbisesiyle gömülür- demişti.

Sonra isli bir fenerle yarı çılgın bir bahçıvanın tuttuğu henüz
denge girmemiş petrol lambasının ışığı altında, bahçenin bir köşesinde,
büyükçe bir ağacın dibinde, alelacele bir mezar kazmışlardı.

Mümtaz bu sahneyi hiç unutamadı. Annesi yukarıda hep ölünün
üstünde ağlıyordu. Kendisi bahçe kapısının bir kanadına yapışmış,
büyülenmiş gibi oradan ağacın dibinde çalışanlara bakıyordu.
Üç insan, ağacın dalına astıkları bir fenerin altında çalışıyorlardı.
Fenerin ışığı ikide bir rüzgarla kısılıyor, sönecek gibi oluyor, ihtiyar
bostancı ceketinin eteğini kaldırmış, lambanın sönmemesine
dikkat ediyordu. Bu iki ışık altında gölgeler büyüyor, küçülüyor,
top sesleri arasından annesinin çığlığı kazma seslerine karışıyordu.
Sona doğru hava birden kızıllaşmıştı. Bu kızıllık evin bulunduğu
taraftan geliyordu. Şehir alabildiğine yanıyordu. Hakikatte yangın
bir saat evvel başlamıştı. Bahçedekiler şimdi kıpkırmızı bir göğün
altında çalışıyorlardı. Bir an sonra tek tük şarapnel parçaları bahçeye
düşmeğe başladı. Sonra şehirde büyük, bendini yıkmış sularınkini
geçen bir uğultu başladı. Bu her türlü sesten bir mahşerdi. Bir
adam bahçenin çitinden içeriye atladı. Şehre giriyorlar, diye bağırdı.
O zaman hepsi birden durdular. Fakat annesi aşağıya inmiş yalvarıyordu.
Mümtaz daha fazlasına dayanamadı, eli birdenbire tutunduğu
kapının kanadında gevşedi ve yere yıkıldı. Olduğu yerde
kulağına birtakım sesler geliyor, fakat etrafındakilerden büsbütün
başka şeyler görüyordu. Babası her akşam yaptığı gibi büyük kesme
billur lambanın şişesini çıkarmış, onu yakmağa çalışıyordu.
Uyandığı zaman kendisini çitlerin dışında buldu. Annesi, yürüyebilecek
misin? diye soruyordu. Mümtaz şaşkın şaşkın etrafına bakındı;
hiçbir şey anlamadan, -yürürüm- dedi. Kendisinden yürümesi
isteniliyordu. O da yürüyecekti.

Mümtaz bu yolculuğu bir türlü tam olarak hatırlıyamazdı.
Hangi tepeden şehrin yanışını seyretmişler? Hangi büyük yolda o
yüzlerce insanlık acayip, perişan, mustarip kafileye katılmışlardı?
Kim onları sabaha karşı o yaylıya koymuş, kendisini arabacının yanına
oturtmuştu? Bunlar cevapsız kalan suallerdi.

Hafızasında gerisi gelmeyen birkaç hayal vardı. Bunlardan biri,
annesinin yola çıkar çıkmaz değişmesiydi. Artık o, kocasının
ölüsü üzerinde ağlayan, sızlayan kadın değildi. Yola çıkmış, oğlunu
ve kendisini kurtarmağa çalışan kadındı. Sessiz, sedasız, küçük
kafileyi idare edenlerin dediklerini yapıyordu. Oğlunun elinden sıkı
sıkı tutmuş, yürüyordu. Mümtaz avuçlarında hala bu kilitlenmenin,
belki ölümün ötesine kadar sürecek kavrayışını duyardı.

Bazen hayal daha vazıh olur. Annesini yanıbaşında, yırtık çarşafı,
zayıf ve kaskatı yüzü ile, dimdik gördüğü olurdu. Sonra arabada,
başını her arkaya çevirişinde onu biraz daha solgun, erimiş yüzü,
hapsedilmiş gözyaşlarıyle adeta bir yara haline gelmiş, herşeyden
biraz daha uzak görürdü.

İkinci geceyi, bozkırı adeta tek başına bekleyen beyaz, kireç
sıvalı geniş bir handa geçirmişlerdi. Hanın merdiveni dışarıdandı
ve odaların pencereleri sonbaharda öte beri kurutulan yere açılıyordu.
Mümtaz bu odalardan birinde dört beş çocuk ve bir o kadar kadınla
beraber yatmıştı. Hanın kapısının önünde araba ve ahıra sığmayan
bir yığın deve ile katır vardı. İçiçe girmiş, dinlenen bu hayvanlardan
biri silkinince, hepsi birden harekete geçiyor, küçük çan
sesleri, nöbetçilerin bağırışları, küçük bir rüzgarın ve sessizliğin
kim bilir nerelerden, hangi uzak dağların eteğinden, ıssız vadilerden,
insansız kalmış köylerden toplayıp, odalarını aydınlatan isli
lambanın etrafına getirip yığdığı bozkır gecesini, onun sessizliğini,
gurbet duygusunu bozuyordu. Arada sırada kapının önünde karanlıkta
cıgara içen erkeklerin yüksek sesle konuştukları şeyler yukarıya,
onlara kadar çıkıyordu. Bunlar manasını anlamadan, içini
ümitsizlikle, hınçla dolduran, o zamana kadar farkına varmadan yaşadığı
hayatı, küçük, nazlı, iyilikle dolu hayatı birdenbire kendisi
için çok katı, çok zalim ve anlaşılmaz yapan kelimeler, cümlelerdi.
Sonra açık pencereden bir rüzgar kabarıyor, çarşaflardan yapılmış
perdeler şişiyor, etrafındaki gürültülere daha uzak yerlerden gelen
gürültü karışıyordu.

Geceyarısına doğru büyük bir şamata ile uyandılar. Zaten etraftaki
sessizlik o kadar tam, o kadar sert, fakat çok ince bir madde
gibi bütün hayatlarını örtmüştü ki, en ufak ses, en küçük gürültü,
kırılan bir camdan içeriye düşen bir madde gibi büyük bir şangırtıyla,
bir yıkılış, bir devriliş hissiyle onlara geliyordu. Hemen herkes
pencereye ve hatta dışarıya üşüştü. Yalnız Mümtaz'ın annesi,
olduğu yerde kalmıştı. Bunlar dört atlıydılar. Atlılardan biri, terkisinden
bir şey indirdi. Atların burnuna kadar sokulan Mümtaz, bir
genç kadının:

-Emmi, Allah senden razı olsun, diye mırıldandığını işitti.
Hancının tuttuğu ışıkta kadının büyük siyah gözleri görünüyordu.
Vücudunun alt kısmı, afyon tarlalarında çalışan kadınların kullandığı
cinsten bir peştemalla örtülü idi. Belden yukarısında bir efe ceketi
vardı. Yeni gelenler, demin, odalara çay getiren hancı çırağının
uzattığı testiden su içtiler, hancının verdiği ekmekleri aldılar, kıl
torbaları arpa ile doldurdular. Herşey evvelden hazırlanmış gibi
çarçabuk oluverdi. Hanın önünde oturan erkekler hep havadis soruyorlardı.

-S...'nin üstünde muharebe oluyor. Yarın akşama kadar vaktiniz
var. Fakat çok gecikmeyin, arkadan büyük kalabalık geliyor.

Sonra hemen, veda etmeden atlarını mahmuzladılar. Nereye
gidiyorlardı? Ne işleri vardı?

Mümtaz yukarıya annesinin yanına çıktığı zaman, demin gelen
kadının on sekiz, yirmi yaşlarında bir kız olduğunu, annesinin yanına
olduğu gibi boylu boyunca uzanmış, gözleri açık, yüzü adeta kaskatı,
hıçkırdığını gördü. Annesi biraz geriye çekilerek ona yer açtı.
Mümtaz bu genç kızı yalnız birkaç saat gördü. Fakat o geceden sonraki
uykularında, onun, bütün gece vücudunda duyduğu yakınlığının
verdiği duyguyu duydu. Uzun zaman, o gece birkaç kere olduğu
gibi, onun kolları arasında, onun göğsü göğsünde ve saçları yüzünü
örtmüş, yahut alnı nefesiyle buğulu uyandı. Genç kız ikide bir
teheyyüçle uyanıyordu. O zaman kesik, adeta insan dışı hıçkırıklarla
inliyordu. Bu, belki annesinin dalgın sükutu kadar acı bir şeydi.
Fakat uykuya dalar dalmaz, bacakları ve kollarıyle Mümtaz'ı kavrıyor,
sanki annesinin koynundan zorla çekiyor, yüzü bütün bir saç ve
nefes kalabalığıyle yüzüne geçiyor, yahut onu göğsünün tam ortasına
çekip bastırıyordu. Mümtaz sık sık bir kucaklayıştan veya iniltilerden
uyandıkça, bu yabancı ve bilinmedik iştihalarla dolu vücudu
bu kadar kendisiyle içiçe görmekten şaşırıyor, bütün vücuduyle, bir
akşam evvel ilk tecrübesini yaptığı ölümden başka türlü ölmeğe hazır
bu vücut, yaklaştığı her şeyi adeta nefesinde yumuşak bir maden
gibi eriten bu nefes, bu acayip ve gergin yüz onu korkutuyor, hala
yanmakta devam eden gaz lambasının ışığında gözlerinin kendinde
olmayan pırıltısını görmemek için gözlerini yumuyordu.

Sanki kendi başına işleyen bu ten iştihasının, bu sıcak sokuluşun
ve onların boşluğunu tam zıddıyle dolduran iniltilerin hiç tatmadığı
cinsten bir büyüsü vardı. Onun için bir türlü bu kucaklayıştan
kendisini kurtaramıyor, ılık ve kokulu bir suda uyumuş yorgun
bir insanın hem boğulmaktan korkan, hem de uykunun uyuşukluğundan
kendisini bir türlü kurtaramayan o garip ve ikizli haliyle
onlara kendisini terkediveriyordu. Bu, o zamana kadar tatmadığı
bir duyguydu. O zamana kadar muayyen duyumların ötesine geçmeyen
vücudu, sanki yepyeni bir dünyaya açılmıştı; bir nevi sarhoşluk
içinde vücudunun hiç bilmediği ve tanımadığı noktalarına,
sade lezzet anları taşınıp duruyordu. İçinde bazı uyku sonlarını andıran
çok lezzetli bir tükenme duygusu, hatta bu sıcak kavrayış ve
sokuluşların içinde bir tükenme arzusu vardı. Ve bu arzu en son
haddine, şuurun kaybına vardığı, insan ve etrafının adeta birleştiği
anda bütün o yorgunluk ve acıların harap ettiği beden birdenbire
uykuya geçiyordu. Gariptir ki, uyku başlar başlamaz hep bir gece
evvel bayıldığı zamanki rüyayı, babasını, büyük kesme billur petrol
lambasıyle görüyor, fakat hayal, kendisini ilk defa doyuran
acıyle beraber geldiği için onu çok defa şiddetle uyandırıyor. O zaman
içindeki acı, kucağında yattığı genç vücuttan bütün uzviyetini
kaplıyan hazla birleşiyor, garip, çift manalı ve vücutlu bir şey oluyordu.

Sabaha karşı tam uyandığı zaman kendisini genç kızın kolları
arasında, çenesi küçük çenesine dayanmış, bütün uzviyetiyle kendisine
sahip buldu, gözleri yüzüne garip bir ısrarla açılmıştı. Mümtaz
bu gözleri görmemek için gözlerini tekrar kapadı ve korka korka
annesine doğru döndü.

İkinci hatıra böyle karışık değildi. O günün ikindisinden sonra
idi. Bindikleri araba kafileyi çok geride bırakmıştı. Annesi, üç kadın
ve kendisinden çok küçük iki çocukla beraber arabanın içindeydiler.
Dün akşamki genç kız da orada, yaylının tam arkasına düşen tarafındaydı.

Arabacı B...'a yaklaştığını söylüyor, ikide bir fırsat bularak
arabanın içine doğru başını çeviriyordu. Mümtaz bu konuşma ve
anlatma ihtiyacının genç kıza hitap ettiğini iyi biliyordu. Fakat
genç kız ne ona, ne de atını arabanın yanından ayırmayan jandarmaya,
ne de hiç kimseye tek kelime söylüyordu. Dün geceki iniltileri
kesilmişti. Mümtaz, onu görmek ihtiyacıyle çıldırıyor; fakat
buna cesaret edemediği için başını çevirip annesini bile aramıyordu.
Genç kızdan adeta korkuyor ve bu korku zaman zaman omuzunu
omuzuna dayandıkça çok insafsız bir şey oluyordu.

Bu, garip, dün akşamın sıcaklığından mahrum, fakat onların
hatırasıyle dolu bir temastı ve genç adam farkında olmadan onların
kendisine doğru gelmesini arzu ediyor, bu bekleyiş içinde omuzu
adeta katılaşıyordu. İşte bu bekleyişlerden birindeydi ki, gözü arabacının
elinde tuttuğu meşin kırbacın ucundaki mavi boncuklarda,
hiçbir şey düşünmeden beklerken o zamana kadar duyduğu acıların
çok üstünde, çok değişik, her ayrılığı atlamaya hazır, aralarındaki
her mesafeyi küçük gören bir acıyle, babasını hatırladı. Onu bir daha
göremiyecekti. O sonuna kadar hayatından çekilmişti. Mümtaz
bu anı bütün hayatında unutamazdı. Herşey olduğu gibi gözlerinin
önünde idi. Meşin kırbacın ucunda mavi boncuklar, sonbahar güneşinin
içinde olduklarından daha başka türlü parlak, bir kısmı havada,
bir kısmı kendi önündeki atın kalçası üstünde parlıyordu. Atlar
yelelerini sallıyarak koşuyorlardı. Biraz ilerilerindeki bir telgraf
direğinin ucundan geniş kanatlı bir kuş havalanmıştı. Etraf sapsarıydı
ve arabaların gürültüsünden, arabanın içinde ağlıyan üç yaşındaki
kızın sesinden başka hiçbir ses yoktu, kendisi arabacının yanındaydı,
arkasında dün akşam sabaha kadar onu kucaklayan, bilmediği
bir iştihayı onun kapalı vücudunda yıkan genç kız ve onun tam karşısında
da ne olduğunu, hatta ne olacağını bilmediği annesi vardı.

Birdenbire babasını olduğu gibi karşısında gördü ve bu hayal
ona bir daha onu görmeyeceğini, sonuna kadar onun varlığından
uzak kalacağını, bir insanı bir daha görmemenin, sesini bir daha
işitmemenin, bir daha hayatına girmemenin keskin ve yenilmez
acısıyle ona hatırlattı.

Tam bu esnada belki de geçirdiği fenalığın farkına varan köylü
kız düşmesin diye onu tutmuştu. Böylece, bir gece evvelin garip
duyumları, babasının ölümüyle yeni baştan ve çözülmez bir şekilde
birleşti. İçinde büyük bir günah işlemiş duygusu vardı; kendisini
bilmediği şeylerden mücrim sanıyordu. Belki de o anda sormuş
olsalar, babamın ölümüne ben sebep oldum, derdi. Bu çok korkunç
bir duygu idi. Kendisini son derecede sefil buluyordu. Bu garip ruh
hali Mümtaz'da senelerce devam edecek, her adım atışında ayağına
takılacaktır. İlk gençliğine girdiği devirlerde bile Mümtaz bu
hislerin içinde kalacaktır. Rüyalarının bir tarafını dolduran hayaller,
o garip tereddütleri, korkuları, hayatının zenginliğini ve ıstırabını
yapan bir yığın ruh hali hep bu ikiz tesadüfe bağlıdır.

Genç kız B...'de onlardan ayrıldı. Şehrin yarı harap sokaklarından
birinde büyük bir güneş lekesinin içinde araba durdu. Hiçbir
şey demeden, kimseye bakmadan kız arabadan atladı. Koşa koşa atların
önünden karşı tarafa geçti ve oradan Mümtaz'a son defa baktı.
Sonra yine koşa koşa yan sokaklardan birine saptı. Mümtaz ilk
ve son defa, bu güneşin içinde onun yüzünü gördü. Sağ şakağından
çenesine kadar henüz iyi olmuş bir bıçak yarası vardı. Bu yara yüze
garip bir sertlik veriyordu. Fakat Mümtaz'a bakarken gözlerinin
içi güldü ve çehresi yumuşadı.

Bundan iki gün sonra bir akşamüstü Mümtaz'la, annesi,
A...'ya geldiler ve uzak bir akrabanın evine indiler.


DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:16 PM
Mesaj: #3
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
İV

Burası Akdeniz'di. Mümtaz, Akdeniz'in ne olduğunu, nasıl bir
hayat rahatlığiyle insanı kavradığını, güneşin, berrak havanın, ufkun
çizgisine kadar uzanan ve her dalgayı, her kıvrımı kendi kenarlariyle
göze nakşeden sarahatin, insanı nasıl terbiye ettiğini, ruhumuza
nasıl doğduğunu, hulasa üzümle zeytini, mistik ilhamla vazıh
düşünceyi, en çetin ihtirasla ferdi huzur endişesini elele yürüten tabiatın
mahiyetini sonra kitaplardan öğrendi. Fakat onları o yaşta
bilmemesi, onlardan lezzet alınaması demek değildi. Buradaki zamanı,
hayatının sürüp giden kötü tesadüflerine rağmen onun için
ayrı bir mevsim oldu.

S...'de hayatlarının bir tarafını yakan humma burada da vardı.
Her gün şehir yeni bir havadisle çalkalanıyor, bugün yukarılarda
büyük bir isyandan korku ile bahsediliyor, ertesi gün, akşam üstü
unutulacak bir zaferin müjdesi sokakları neşe ile dolduruyordu. Hemen
her sokak başında münakaşalar oluyor, geceleri yarı gizli sevkiyat
yapılıyor, malzeme gönderiliyordu. Evlerinin karşısındaki
otel her gün yeni baştan dolup boşalıyordu.

Fakat bunlar elmas kadar parlak bir güneşin altında, bin türlü
arızasında onu kabul eden, onunla değişen, hiddetli sükuneti, uzun
baygınlıkları, lezzetleri hep onunla beraber yürüyen bir denizin
karşısında, bayıltıcı portakal çiçeği, hanımeli, fül kokuları arasında
oluyordu.

Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında
er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç
mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor.
-Sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, herşey elimden
gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından
uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime
benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve
hüzün olamaz. Ben, şarabın neşesi ve balın tadıyım- diyordu.

Ve bu nasihati dinleyen hayat, her üzüntünün üstünde cıvıl cıvıl
ötüyordu. Her gün bir iki vapur ve bir yığın deve ve mekkarenin
taşıdığı yükler, yolcular, evlerinin karşısındaki otelin önüne indiriliyor,
denkler açılıyor, tekrar yükleniyor, çivileniyor, tahta sandıklara
maden kuşaklar vuruluyor, yolcular kapının önündeki iskemlelere
oturup konuşuyorlar, pencerelerden bir fütürist tablo gibi
sade göz, sade kulak ve tecessüs, yahut arzulu kadın başları uzanıyor,
arsız İtalyan neferleri işsizlikten kapıların önündeki çocuklarla
saatlerce oynuyorlar, Caromio diye diye onları çağırıyorlar, fırınlara
ev hanımlarının yaptıkları börek, baklava tepsilerini taşıyorlar,
biraz arsızlık edip de azarlandığı zamanlarda pek mahçup olmuş
gibi başlarını eğiyorlar ve arka sokaktan dolaşıp gelmek için
sırıta sırıta uzaklaşıyorlardı. Deppoyun önünde dünyanın en sulhperver
hayvanlarına, iri develere güreş yaptırıyor, tabiatın bu ölçüsüz
ve sakin mahluklarını insan aklına uymuş görmekle herkes mesut
oluyordu. Geceleri kız, erkek çocuklar şarampole, daha başka
taraflara ay ışığında ve zifiri karanlıkta evlerinin bahçesine su bağlamağa
gidiyordu. Hulasa, hayat dar, fakat tabiat geniş ve munisti.

Mümtaz geldiğinin daha ikinci günü bir yığın arkadaş bulmuştu.
Evin çocuklarıyle beraber çıkıp geziyorlar, portakal bahçelerine,
Karaoğlan'a gidiyorlardı. Hatta şehrin dışındaki cevizliğe kadar
uzanmışlardı. Mümtaz sonraları Kozyatağı'nı bu cevizliğe benzettiği
için sevmişti. Fakat ekseriya gündüzleri Mermerli'de veya iskelede
deniz kenarında vakit geçiriyorlar, akşama yakın Hastahane
üstüne çıkıyorlardı.

Mümtaz burada, yoldan denize kadar inen büyük kayalar üstünde
oturup akşam saatlerini geçirmeği severdi. Bey dağlarının üstünde
güneş, sanki kendi ölümünün ayinini ve kendi yaldızdan ve
koyu lacivert gölgelerden lahdini hazırlıyormuş gibi, bu dağların
kıvrımlarına altın ve gümüş zırhlar geçirir, sonra alçalan ve arkaya
devrilen kavis, bir altın yelpaze gibi açılır, büyük ışık parçaları şuraya,
buraya ateşten yarasalar gibi uçar, kayaların üstüne asılırdı.
Bu, bir mevsim gibi bereketli, velut saatti. Çünkü gündüzleri, sadece
yosunlu, rüzgarın, yağmurun sünger gibi delik deşik ettiği taş
parçaları olan kayalar, bu saatte birdenbire canlanırlar, birdenbire,
kudretleri ve cüsseleri insanın çok üstünde, talih gibi susan ve yalnız
varlıklarının içimizdeki aksiyle konuşan bir yığın hayal varlık,
Mümtaz'ın etrafını alırdı. Ve Mümtaz onların arasında küçücük
cüssesiyle, içinde genişleyen hayat idrakiyle bütün benliğini saran
o acayip, kökü çok derinlerde, korkunun rüzgarında dağılmağa çalışırdı.
Bu, herşeyin ayrı şekilde dirildiği, seslerin kabartma kazandığı,
derinleşen, dost yüzünü, sıcaklığını kaybeden göklerin altında
insanoğlunun namütenahiye doğru küçüldüğü, tabiatın bize her taraftan
-ne diye ayrıldın, sefil ıstırapların oyuncağı oldun, gel, bana
dön, terkibime karış, herşeyi unutur, eşyanın rahat ve mesut uykusunu
uyursun- dediği saatti. Mümtaz bu sesi ta belkemiklerine varıncaya
kadar duyar ve manasını pek anlamadığı bu davete koşmamak
için küçücük varlığı katılaşır, kendi üstüne kapanırdı.

Bazen de daha ilerilere, denize çok yukarıdan bakan kayalıklara
kadar gider, orada yosun bakışlı uçurumun kenarında, durulmuş
suyun yeşil ve somaki bir ayna gibi akşamın son ganimetlerine
açılışını, bir anne rahmi gibi bu ışık parçalarını alışını ve yavaş
yavaş onların üstüne kapanışını, örtülüşünü seyrederdı. Ta yerin altından,
ilerleyen ve gerileyen dalgaların sağır gürültüsü, küçük piyanolar,
aşk fısıltıları, kanat çırpışları, şıpırtılar, hulasa bilinmeyen
varlıkların, yalnız günün bu saati için yaşayan, akşamla gecenin
arasındaki geçidi doldurduktan sonra kim bilir hangi sedef kabuğunda,
balık pulunda, kaya çukurunda, ay ve yıldız aksinde uyuyan
binlerce varlığın sesleriyle kenarları pul pul, akisleri renkli büyük
davetler onu çağırırdı. Nereye çağırırlardı? Mümtaz bunu bilseydi,
belki bu davete koşardı. Çünkü suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden
kuvvetlidir. Karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini
konuşur.

Mümtaz, bu karanlık aynada henüz başlangıçta olan ömrünün
dost hayallerini, babasının altında yattığı ağacı, olduğu gibi bıraktığı
mesut çocuk saatlerini, han odasında bakir tenine çok derin bir
aşı gibi yapışan köylü kızını, büyük siyah gözlerini her an bu uğultulu
davete koşmağa hazır bir ürperme ile arar, sonra onun sadece
boşluğun aynası olduğunu görünce yerinden kalkar, kabuslu bir rüyadan
çıkar gibi kayaların dev gölgeleri arasından, her adımda sendeliyerek,
solmaya çalışırdı.

Ona öyle gelirdi ki, bütün bu kayalar, o, yanıbaşlarından geçerken
dirilecekler, neredeyse bir el uzanacak bir tarafından onu
yakalıyacak, yahut biri sırtındaki harmaniyi başının üstüne atacaktı.

Çünkü bu kalabalığın gündüz ışığında bile insanı ürperten bir
manzarası vardı. Onlar canlı bir tabiat parçasından ziyade, kim bilir
hangi felaketle oldukları vaziyette donup kalmış mahluklara
benzerlerdi. Fakat asıl korkuncu; muhayyilenin durduğu anlardaki
manzaralarıydı. O zaman hayattan boşaltılmış, ebediyen ona yabancı,
onu inkar eden bir çehre takınırlardı. Sanki -biz hayatın dışındayız,
derlerdi. Hayatın dışında... O, herşeyi besleyen hayat suyu
bizden çekilmiştir. Ölüm bile bizim kadar kısır değilidir.- Hakikaten
çocukken oynamasını o kadar sevdiği ve ömrünün sonuna
kadar seveceği bir balçık parçası bu kayaların yanında ne kadar
canlıydı. Onun yumuşak ve şekilsiz varlığı, her şekli, her iradeyi,
hatta düşünceyi bile kabul edebilirdi. Fakat bu sert kaya parçaları
hayattan ebediyen uzaktılar; rüzgar eser, yağmur yağar, zerre zerre
ufalırlar, dev cüsselerinde derin izler, oluklar peydahlanır; fakat
hiçbiri onlardan ilk felaketin eliyle yoğrulup kaldıkları hali gideremezdi.
Onlar hayat yolunun üzerinde soracak belli hiçbir sualleri
olmadığı için, her suali birden soran sonsuz zamanın içinden gelmiş
zalim, haşin sembollerdi.

Bazen bir yarasa, tam adım attığı yerden fırlar, cinsini bilmediği
bir başka kuş uzakta yavrularını çağırırdı. Kayalıktan sıyrıldığı
zaman içi rahatlardı. Düz şosede adımlarını yavaşlatır, bir daha
gelmem! diye karar verirdi. Fakat bilinmezin lezzeti gariptir, ertesi
akşam yine orada, ya denizin kenarında, yahut sadece yola yakın
bir kayanın üstünde bulunurdu. Bu hazzı tek başına tadabilmek için
daha gündüzden çareler arar, arkadaşlarından ayrılırdı.

Bir gün arkadaşları, onu Güvercinlik'e götürdüler. Bu Hastahane
üstü ile Konyaaltı arasında, şehirden epeyce uzak bir yerde
bir deniz mağarası idi. Bir müddet deniz boyunca yürümüşler, sonra
kayaların arasına sapmışlar, nihayet bir oyuktan yeraltına girmeğe
başlamışlardı. Zifiri bir karanlık içinde ve elleriyle dizleri üstünde
sürtünerek yürümek, Mümtaz'ın pek hoşuna gitmişti. Fakat
bu dehlizin sonunda birdenbire ortalık, güneşe arasından bakılan
taze yaprak yeşili bir aydınlıkla aydınlanmış ve bu aydınlık içinde
asıl mağaraya atlamışlardı. Elleri ve dizkapakları yara ve yırtık
içinde kalmasına rağmen, bu koyu tirşe ile nefti arasında değişen
aydınlık Mümtaz'ı çıldırtmıştı. Denizin oyduğu kaya parçası içinde,
dalgalar çekildiği zaman, durgun, az derin, dibindeki balıklar,
kaya kenarlarındaki yengeç ve böcekler görünecek kadar berrak
sulu, son derecede tabiiye benzer yapılmış rokay bir havuza benzeyen
gölceğiz, ortasındaki küçük taş parçası adasıyle kalıyordu. Burası
mağaranın deniz tarafından yaklaşılabilen kısmıydı. Onun arkasında,
geldikleri taraf daha geniş ve biraz yüksek, fakat hep kaya
parçaları dolu büyükçe bir salon teşkil ediyordu. Dalga çarpıp
mağaranın ağzını örttüğü zaman her taraf yemyeşil oluyordu. Sonra
garip, adeta toprak altından gelen bir yığın gürültü ile su boşanıyor,
etraf güneşli denizin gönderdiği akislerle aydınlanıyordu. O
gün Mümtaz, kısa pantalonuyle, iki eli çenesinin iki yanında, çömeldiği
bir taşın üstünden saatlerce, hiç konuşmadan bu ışık gölge
oyununu seyretti.

Acaba ne düşünmüştü, neyi beklemişti? Bu dalgaların ona getirecekleri
bir şey olduğunu mu sanıyordu; yoksa mağaranın içine
dolup boşalan suyun o acayip uğultusuna mı kendini kaptırmıştı?
Bu seslerde onun için neyin, hangi sırrın daveti vardı?

Akşama doğru bir tesadüfle oraya kadar gelmiş bir kayık kolayca
onları iskeleye getirdi. Mümtaz acele acele arkadaşlarından
ayrıldı ve eve koştu. Gördüğü şeyi annesine anlatmak istiyordu. Fakat
kadın o kadar harap haldeydi ki, hiçbir şey söylemedi ve bir daha
da annesini yalnız bırakmadı.

Günlerini orada, hastanın yatağının yanıbaşında, kah ona bakarak,
kah düşünerek, okuyarak geçirdi. Her gün öğleye doğru telgrafhaneye
gidiyor, annesinin çektiği telgrafın cevabının gelip gelmediğini
öğreniyordu. Sonra hastanın odasına kapanıyor, daima
hareketli, daima canlı sokağın kendisine kadar çıkan gürültüsü içinde
ona arkadaşlık ediyordu.

Akşam oldu mu pencerenin yanına otururdu. Kaç gündür sokakta
küçük bir çocuk peyda olmuştu. Her akşam elinde boş bir şişe
veya başka bir kap, evlerinin önünden, türkü söyliyerek geçerdi.
Mümtaz, daha sokağın başında iken onun sesini tanırdı:

Akşam oldu yakamadım gazımı,

Kadir Mevlam böyle yazmış yazımı,

Doya doya sevemedim kuzumu,

Ben ölürsem yavrum seni döverler.

Mümtaz, annesinin her başını kaldırdıkça, üstüne dikilmiş bakışlarında
bu türkünün güftesine benzer bir mana bulunduğunu
zannederek içi sızlardı. Bununla beraber onu dinlemekten de vazgeçemezdi.
Çocuğun sesi güzel ve gürdü. Fakat henüz çok küçük,
onun için tam nağmenin ortasında ağlayışa benziyen garip yırtılışları
olurdu.

Evlerinin biraz ilerisinde, aşağıya doğru giden sokağın tam başında
türkü değişirdi. Ses birdenbire yükselir, aydınlanırdı. O kadar
ki, evlerin duvarlarında, yolun üstünde, hatta havaya çarptıkça sanki
çok parlak akislerle kırılırdı:

Şu İzmir'in minaresi sedeften, annem sedeften

Sen doldur ben içeyim kadehten, aman kadehten...

Mümtaz, bu ikinci türkü ile küçücük ömrünün henüz manasını
dahi kavramadığı kederlerin içinden çıkar, birdenbire çok ışıklı,
taptaze; fakat bununla beraber yine hasret ve ıstırap dolu başka bir
dünyaya girerdi. Bu, bir ucu İzmir'in Kordonboyu'nda başlayan,
öbür ucu babasının hiç anlıyamadığı ölümünde biten dünya idi.

Orada da kendi çocuk muhayyilesine sığmayan bir yığın şey,
orada da ölüm, gurbet, kan, yalnızlık ve içinde çöreklenen o yedi
başlı ejder hüznü vardı.

Kim olduğunu bilmediği, fakat annesinin de işiteceği korkusu
ile ürpererek yolunu beklediği çocuk geçince, Mümtaz için gün denen
şey kapağını kapatıyordu. Ondan sonra ta ertesi akşama kadar
yekpare bir zaman vardı.

Annesi o hafta içinde bir gece sabaha karşı öldü. Ölmeden evvel
oğlundan su istemiş, sonra ona bir şeyler söylemeğe çalışmış;
fakat bir türlü muvaffak olamamış, sonra yüzü birdenbire sapsarı
kesilmiş, gözleri kaymış, dudakları bir iki defa titredikten sonra
kaskatı kesilmişti. Mümtaz'ın hafızası bu son anı olduğu gibi tespit
etmişti.

Bu ölümün arkasında da bir türlü dolduramadığı uzun bir boşluk
vardır. Belki de çocuk bu sıkıntı günlerini hatırlamağa çalışa
çalışa zihninde bu zaman boşluğunu kendisi yaratmıştı. Yalnız İstanbul'a
gönderilmek için vapura bindirileceği günü bütün teferruatiyle
hatırlıyordu. O gün, onu hısım, akraba hep birden bir eski camiin
avlusundaki küçük bir mezarlığa götürmüşler, orada henüz
düzeltilmiş bir toprak yığınını göstererek, annen burada yatıyor,
demişlerdi. Fakat Mümtaz bu mezarı bir türlü benimsememişti. O,
zihninde annesini babasının yanına gömdü. Zaten aradaki zaman
farkı çok azdı... Orada, büyük ölüm ağacının altında babasıyle beraber
yatması daha iyi ve daha güzeldi. Belki de bütün ömrünce ikisini
beraber görmeğe alıştığı için, ayrı ayrı yerlerde yattıklarını düşünmek
ona ağır geliyordu.

Mümtaz, o günü çok iyi hatırlardı. Her taraf güneş içinde idi.
Aydınlık evlerin tahta duvarlarında, kiremitler üstünde, bembeyaz
şosede ve yol ağızlarından ikide bir karşılarına çıkan deniz parçalarında,
eski camiin sarı boyalı duvarlarında, mezarlığın küçük ve
tozlu ağaçlarında, sivri taşlarında, dönüşte bir aylık arkadaşlarını
oynar gördüğü yıkık kale bedenlerinde, her tarafta billur sazlarını
kurmuş, o acayip, sari, herşeyi yenen hayat şarkısını söylüyordu...
Arılar, sinekler, küçük sokak kedileri, oturdukları evin önünü benimsiyen
köpek, her tarafa dağılmış güvercinler, herkes ve herşey
bu musıkiden, bu davetten sarhoştu.

Yalnız bir kişi, ona öyle geliyordu ki, yalnız kendisi bu ziyafetin
dışındaydı. Talih bir iradesiyle onu herkesten ayırmıştı.

Ne olacaktı? Bunu bilmiyordu. İstanbul'a gidecekti; fakat kimin
yanına? Nasıl karşılayacaklardı? Annesini, babasını bir daha
görmiyecekti. Fakat bu acıya şimdi tek başına kalmış insanın biçareliği
de karışıyordu. İçinde müthiş bir ağlamak arzusu vardı. Bununla
beraber ağlamak istemiyordu. Bu güneşin ortasında, bu her
tesadüf ettikleri insanın adeta bir şarkı mırıldanır gibi geçtiği yolda,
bu berrak denizin karşısında ağlamak, kendisine olmıyacak bir
şey gibi geliyordu. Nihayet ağlamak, biraz da etrafındaki insanları
kendisine acındırmak olacaktı. O insanlar çoktan kendisinden bıkmış
olmalıydılar. Kaç gündür, evde acayip baş sallamaları, kendisini
arkasından takip ettiğini sandığı, adeta omuzunda yakıcı bir şey
gibi duyduğu uzun bakışlar hissediyordu. Bir yük olduğunu sanıyor
ve talihine kızıyordu. Onun için ağlamamalıydı. Fakat bir talihi, garip,
herkesinkinden çok başka bir talihi olduğu da muhakkaktı.

Vapur ikindiye doğru kalkacaktı. Onu bütün aile iskeleye kadar
indirdiler. Orada İstanbul'a götürecek eski bir memurla karısına
teslim ettiler. Mümtaz, talihe küskünlüğü içinde onlarla oracıkta
vedalaşmaktan memnun oldu. Hatta kendisine o kadar dostluk
gösteren evin büyük oğlunun aralarında bulunmadığını fark bile etmedi.
Garip bir tiksinme içindeydi. Bu güneş gözlerine batıyor;
paylaşamadığı bu neşe onu rahatsız ediyordu. Çok karanlık, çok siyah,
sessiz bir yer istiyordu. Tıpkı annesinin mezarı gibi bir yer.
Kuytu bir cami duvarının kenarında, güneşin girmediği, o billur
sazların insan talihiyle alay etmediği, arıların hayattan ve güneşten
sarhoş, vızıldamadıkları, çocukların güneşte kırılmış ayna gibi insana
batan berrak çığlıklarla gülüp konuşmadıkları bir yer...

Uzakta simsiyah cüssesini gördüğü vapur onun için hoşuna gidiyordu.
Hiçbir şey konuşmamış, teşekkür bile etmemiş, sadece el
ve yanak öperek, hatta bütün bunları acele acele yaparak ayrılmıştı.

İstanbul'da, onu büyük yengesiyle İhsan karşıladılar. İhsan
Mısır'daki esirliğinden yeni dönmüştür. Sıhhati Anadolu'ya geçmesine
maniydi. Onun için İstanbul'da gizli bir teşkilatta çalışıyordu.
Babası, evde kardeşinin oğlundan çok bahsetmişti. -İhsan'a bayılıyorum.
İnşallah Mümtaz da büyüyünce ona benzer-, -Bizim ailede
galiba en akıllı adam İhsan'dır-, -Şu çocuk bir kere sağ salim
dönse...- gibi sözler hemen her gün evde geçerdi. Mümtaz babasının
bu sözlerini dinlerken, amcasının kendisinden yirmi üç yaş büyük
oğluna, kendi zihninde başka türlü birkaç sima birden hazırlamıştı.
Fakat vapurda kendisini karşılamağa geldiği zaman, realitenin
bu hazırlanmış çehrelerin hepsinden iyi ve güzel olduğunu anladı.
Bir ayağı sakat, çiçekbozuğu, gözlerinin içi gülen bir adam birdenbire
onu yakalamış; -Emmi oğlu böyle sevilmez...- diye havaya
kaldırmış, -Böyle asık suratlı olma, her şeyi unut...- diye öğüt vermiş,
hatta karşılık beklemeden onunla arkadaş olmuştu.

Mümtaz Şehzadebaşı'ndaki evin hayatına epeyce güç alışmıştı.
Yengesi ihtiyar ve çok acı görmüş bir kadındı. İhsan çok meşguldü.
Hocalığından başka evde de birçok yazması, okuması vardı.
Onun için mektebin dışında hemen hemen günleri yalnız geçiyordu.
Ona evin üst katında İhsan'ın odasının üstündeki odayı vermişlerdi.
Onun yanındaki büyük oda sonraları bir köşesinde onun da
çalıştığı kütüphane idi. Mümtaz ilk defa bu kadar kitapla bir yığın
resim ve öteberi ile karşılaştığı zaman şaşırmıştı. Sonra evin hayatına
alışınca bu kütüphane onu çekmişti. İlk okumaları bu kütüphanenin
tesadüfüyle olmuştu. Roman, hikaye, manasını bir türlü kavrayamadığı
şiir kitapları bu senenin asıl arkadaşlarıydı. Ertesi sene
onu Galatasaray'a verdiler. Bir hafta sonra da İhsan Macide ile evlendi.

Mümtaz ağabeyisinin karısını ilk görüşte beğenmiş, İhsan'ın
adeta alay ederek, nasıl buldun? diye yaptığı işarete farkında olmadan,
çok mesudum, diye cevap vermişti. Mümtaz'ın bu çocukça cevabında
bütün bir hakikat de vardı. Macide etrafındaki herşeye
kendi içindeki saadet duygusunu geçiren insanlardandı. Bu, onun
cevherinde vardı: Güzelliği, iyi ahlakı, sakin tabiatı sonradan hissedilirdi.
Onun gelişiyle evin hayatı derhal değişti. İhsan'ın uzun sükutları
yumuşadı; büyük yengenin mazi hasreti kesildi. Mümtaz'a
ise kendisinden on iki yaş büyük bir arkadaş gelmiş ti. O kadar ki,
aradan birkaç hafta geçince mektebe yatılı girdiğine üzülmeğe başladı.
O zamana kadar kendisini misafir gibi gördüğü ev birdenbire
onun oluvermişti.

İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da
olur. O zamana kadar S...'deki son gecede kendisi için herşeyin bittiği,
hayatın dışında çok hususi bir talihle, herkesten ayrı olarak yaşadığını
sanan Mümtaz, birdenbire kendisini yeni bir hayatın içinde
buldu: Etrafında bir hayat vardı ve o, bu hayatın bir parçasıydı.

Bu hayatın ortasında Macide adlı acayip bir mahluk vardı.
Herşeyi, herkesi peşinden sürükleyen, bir büyü gibi değiştiren küçük
bir kadın... Tatil günlerinde bu küçük kadın Mümtaz'ı mektepten
alıyor, saatlerce aç karnına onunla mağaza önlerinde durarak,
gelen geçene bakarak Beyoğlu'nda geziyorlar, öteberi alıyorlar,
sonra iki mektep kaçağı gibi geç kalmış olmaktan korka korka eve
dönüyorlardı. Mektebe gideceği saatte Macide yine yanıbaşındaydı.
Çantasını o hazırlıyor, giyinişini o idare ediyordu. Bu bir anne
değildi, bir kardeş de değildi, belki koruyucu bir melekti. Varlığı
herşeyi değiştiren, eşyayı insana dost eden, günün saatlerine tatlı
bir hava geçiren sırlı bir mahluk.

Mümtaz İhsan'ı daha sonra, asıl onun fikir hayatına girince tanıdı.
Hiç farkına vardırmadan çocuğu takip etmiş, istidat ve temayüllerini
öğrenmiş, onları beslemişti. Daha on yedi yaşında Mümtaz
kendisini bir eşiğin önünde, onu geçmek için hazır bulunuyordu.
Eski divanları okumuş, tarih zevkini almıştı. Tarih dersini, onlara
İhsan veriyordu. Sınıfta ilk defa amcasının oğlunu görünce,
ben tanıdığım insandan nasıl bir şeyler öğrenirim?.. diye düşünmüştü.


DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:17 PM
Mesaj: #4
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Fakat ders başlayınca bunun tanıdığı insandan büsbütün
başka biri olduğunu anlamıştı. Daha ilk günden bütün sınıf ona
hayran olmuştu. İhsan onlar için Ganimed'in kartalı gibi bir şey olmuştu.
Daha ilk günde yakalamış, vakıa herhangi bir Olimposa çıkarmamış;
fakat hiç olmazsa kendi kendilerine yürüyecekleri bir
yolun başına getirmişti.

Seneler geçtikten sonra bile o ve arkadaşları bu ilk saatten hafızalarında
kalan cümleleri hatırlarlardı. Mümtaz için bu ders evde de
devam ediyordu. Ve bir gün farkına varmadan İhsan'ın adeta küçük
bir yol arkadaşı olduğunu, birçok şeyleri kendisine anlattığını, kendisiyle
münakaşa ettiğini, ona ufak tefek yardımlar ettiğini görünce
şaşırmıştı. Hammer'de şunu arayıver; bak bakalım şaklaban (Şanizade)
ne diyor? Hocaefendi (Tacüttevarih)'den şu meseleyi öğren,
gibi siparişler birbirini takip ediyordu. O zaman Mümtaz kocaman
bir cildi yakalıyor, odanın bir köşesinde kendisi için konulan masanın
başına geçiyor, işine göre, saatlerce, Halet Efendi'nin hayatını,
Habsburg hanedanının filan sefirle İstanbul'a gönderdiği hediyeleri,
yahut Mısır seferinin mukaddemelerini İhsan için hazırlıyordu. İhsan
büyük bir Türk tarihi yazmak istiyordu. Bu, onun içtimai doktrinini
toplıyacaktı. Yavaş yavaş fikirlerini Mümtaz'a açmıştı.

Mümtaz onu dinlerken aydınlıktan aydınlığa koştuğunu sanıyordu.
Bir gün kitabın planını beraberce münakaşa ettiler. İhsan
kronolojik bir tarih olmasını istiyordu. Osmanlı İmparatorluğu'na
Bizans'tan devredilmiş iktisadi şartlardan başlıyacak, sene sene bu
güne kadar getirecekti. Bir de mesele mesele yazmak vardı; bu,
toplu bir şekilde, İhsan'ın istediği gibi umumi tablolarla
gösterilemiyecekti. Fakat müesseseler ve meseleler daha vazıh görünecekti.
Mümtaz bu son şekli istiyordu. İhsan, çetin bir münakaşadan sonra
bunu kabul etti. Mümtaz esere yardım edecek, hatta sanat, fikir kısmını
kendisi hazırlıyacaktı. Bir taraftan İhsan'ın kendisine açtığı
yoldan yürürken, öbür taraftan da kendi istidadı onu şiire ve sanata
sürüklüyordu. Bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç alemine
doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır. Yavaş yavaş
Fransızları keşfetmişti, de Regnier, Heredia, arkasından Verlaine ve
Baudelaire'i ayrı ufuklar gibi buldu.

Mümtaz'ın kafasında acayip bir sahne vardı ki, her okuduğu
ve dinlediği oraya nakledilirdi. Antalya'da kayalık ile, N...'deki evleri,
okuduğu romanların bütün hadiseleri bu iki dekorda geçer, ve
oradan kendi hayatına nakledilirdi.

Baudelaire'de kendisini buldu. Bunu da az çok İhsan'a borçluydu.
İhsan sanatkar değildi. Yaratıcı tarafı tarihe ve iktisada doğru
gitmişti. Fakat sanattan, bilhassa şiir ve resimden iyi anlıyordu.
Gençliğinde Frenkleri çok iyi okumuştu. Yedi sene ve en parlak
devrinde Kartiyelaten'de, her milletten bütün yaşıtlarıyle beraber
yaşamıştı. Birçok modayı eskitmiş nazariyelerin doğduğunu görmüş,
sanat münakaşalarının harman yangını parlayışına katılmıştı.
Sonra memlekete dönünce birdenbire hepsini, en sevdiği şairleri bile
bırakmıştı. Garip bir şekilde yalnız kendimize ait olan şeylerle
uğraşıyor, yalnız onları sevmeğe çalışıyordu. Fakat ölçü hissini
garptan aldığı için kendi zevkimize ait tercihleri öbürlerinden pek
ayırmıyordu. Baki'yi, Nef'i'yi, Naili'yi, Nedim'i, Galib'i, Dede ile,
Itri ile beraber Mümtaz'a o aşılamıştı. Baudelaire'i de onun eline
verdi. -Mademki okuyorsun, dedi, bari en iyisini oku...- Ve sonra
ona ezberinden birkaç şiiri okudu. O hafta Mümtaz mektebe gitmemişti.
Küçük bir gripten evde yatıyordu. Bu soğuk bir kıştı. İstanbul'un
her tarafı kar içindeydi. İhsan yengesinin yatağının ucunda,
elinde onun için yeni satın aldığı meşin kaplı -Şer Çiçekleri-, gözleri
belki de kendi gençliğinde, kızıl saçlı Matmazel Romantique'e
bütün bir kafile aşık oldukları, onu bekledikleri, onunla gece sabahlara
kadar kahve kahve dolaştıkları zamanda, Mümtaz'la l'Invitation'u,
tabiat sonnesini, l'Irremediable'i, boğuk sesiyle okudu.

O günden beri Mümtaz Baudelaire'i elinden bırakmadı. Neden
sonra sevdiği şairin yanına Mallarme ile Nerval geldi. Fakat genç
adam onları tanıdığı zaman yolunu tayin edebilecek, seveceği şeyleri
sevebilecek yaştaydı.

Mümtaz hayatının anlattığımız kısmiyle bir macerası olan
adamdı. Bir faciayı, bir roman gibi ve tesirleri daima taze kalacak
bir yaşta yaşamıştı. Zihni aşka, düşünceye, babasının ölümü ile İstanbul'a
dönüşü arasındaki zaman içinde açılmıştı. Bu iki ay onun
ruhunu garip surette beslemişti. Hala rüyalarında o günleri yaşıyor,
sık sık onların ıstırabıyle uykusundan silkinerek, ter içinde uyanıyordu.
İlk bayılmada gördüğü hayal, bütün o top, kazma kürek sesleri,
annesinin çığlıkları ve konuşmalar araşında babasının billur
lambayı yakmağa çalışması, bir leit-motif gibi bu rüyaları dolaşıyordu.
Sonra ilk aşk tecrübesinin o karışık hatırası kendisinde hiç
eskimiyordu. Hasta annesinin yanıbaşında, genç köylü kızının yorgun
vücuduyle kendisine sarılışı, belki de etrafını tanımayan bakışların
ta gözlerinin içine dikilişi, o azap sarılı haz, her an zihninde
ve uzviyetinde hazırdı. Bu sıkıntı ve tahammülsüz ıstırap tabakasını
günün hadiseleri, zaman vakıa unutturuyordu. Fakat en küçük
depresyonda iki başlı yılan gibi, içinde onlar uyanıyor, garip bir şekilde
benliğini sarıyordu. Bazı geceler uykusunda bağırdığını arkadaşları
söylüyorlardı. Hatta son sınıflarda yatılı talebe olmaktan bunun
için vazgeçmişti.

V

Öğleden sonra kiracıyı görmek için sokağa çıkmış, dönüşte
Bayezıt kahvesine uğramıştı. Bu birkaç saatlik gezinti, fırtınalı ve
karlı gecede burnunu bir (ahza kapıdan çıkarmak gibi, ona bir yığın
şeyi birden öğretmişti. Daha Bayezıt'ta bir askeri kıtanın geçişi yüzünden
tramvay durmuştu. Mümtaz bunu fırsat bilmiş, yolun gerisini
yayan yürümek için tramvaydan inmişti. O bu yolu öteden beri
severdi. Bayezıt Camii'nin yan tarafında, büyük kestanenin altında
güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı
kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının
birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu
serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna
giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer,
Bedesten'e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. Öbür tarafta
taklit ve baştan savma şeyler bulunur, ancak küçük tezgah ve imalathane
işlerine, ucuz gümrük eşyasına, taklit modalara rastlanırdı.
Halbuki Bitpazarı ile Bedesten'de, dikkati açık olursa, daima şaşırtıcı
bir şey bulunurdu.

Burada hayatın, taklidi güç olan, tenimize yapışmadan ve içimize
yerleşmeden yanaşmıyan iki ucu birleşirdi. Gerçek fukaralıkla,
gerçek debdebe veya artığı... Adım başında modası geçmiş zevk kırıntılarına,
nerede ve nasıl devam ettiği bilinmeyen büyük ve eski
ananelerin son parçalarına beraberce rastlanırdı. Eski İstanbul, gizli
Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar,
içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı.
Kasabadan kasabaya, aşiretten aşirete, devirden devire değişen eski
zaman elbiseleri, nerede dokunduğunu söyleseler bile unutacağı, fakat
motiflerini ve renklerini günlerce hatırlıyacağı eski halı ve kilimler,
Bizans ikonlarından eski yazı levhalarına kadar bir yığın sanat
eseri, işlemeler, süsler, hulasa yığın yığın sanat eşyası, hangi geçmiş
zaman güzelinin boynunu, kollarını süslediği bilinmeyen bir iki nesle
ait mücevherler, bu rutubetli ve yarı karanlık dünyada hüviyetlerine
eklenen uzak zaman ve bilinmezin cazibesiyle onu saatlerce tutabilirdi.
Bu eski şark değildi, yeni de değildi. Belki iklimini değiştirmiş
zamansız hayattı. Mümtaz bu hayattan Mahmutpaşa'nın çığlığı
içine çıktığı zaman, bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan
sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu duyardı. Bütün bunlardan zevk
almak ona yaşına göre çok olgun bir itiyat, bir tiryakilik gelirdi.

Bu sefer de öyle yaptı. Evvela güvercinlere baktı. Sonra dayanamadı,
yem dağıttı. Bunu yaparken içinde bir taraf, çocukluğunda
olduğu gibi Allah'tan bir şey istemesini söylüyordu. Fakat Mümtaz
artık gündelik işleriyle içindeki Tanrı düşüncesini karıştırmak istemiyordu.
O, insanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden
uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren bir memba gibi
durmalıydı. Herkesin içinde sıkışık zamanlarında canlanan, kendisinde
ise öteden beri bütün bir gölge taraf yapan batıl itikatlara karşı
koymak için böyle düşünmüyordu. Belki bir zamandan beri kafasında
dolaşan fikirlere sadık kalmayı istiyordu. Bir ay kadar olmuştu.
Hayatın oldukça derinden sarstığı bir arkadaşı ona, cemiyete
karşı içinin nasıl tepki ile dolduğunu, nasıl yavaş yavaş camiaya
olan bağlarının zayıfladığını söylemişti. Tam bir isyan içindeydi:

-Yaşamaz ve yaşayamaz... diye gürlüyordu.

O zaman Mümtaz arkadaşına, behemehal yaşaması lazım
olanla kendisine ait geçici haller arasında uydurduğu münasebetin
manasız olduğunu elinden geldiği kadar anlatmağa çalışmıştı: -İşlerimiz
iyi gitmiyor diye, tanrılara kızmayalım, demişti. İşlerimiz,
bizim ye bize benzerlerin küçük sakatlıklariyle, tesadüflerin ihanetiyle,
her zaman bozulabilir. Hatta birkaç nesil için bozuk gidebilir.
Bu bozulma, bu düzensizlik iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi
değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız.
Hatta zaferlerimizi bile tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin
cetvelinde mağlubiyet de vardır. Amcanın mahkemesinin uzamasıyle
bu vatan üzerindeki tarihi haklarımızın, kızkardeşinin evlenmemesiyle
Süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve Müslüman
bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak tellaliyle
iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük realitelerin ilgisi
nedir? Bunlar sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bizi
kendimizi inkara değil, şartları değiştirmeğe götürmelidir. Elbette
ki bizden mesut memleketler ve vatandaşları vardır; elbette ki iki
asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış
bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda,
hatta etimizde duyacağız. Fakat bu ıstırabın bizi inkara götürmesi,
daha büyük bir hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet,
vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa
edilir, ret veya kabul edilir, yoksa hayatımıza getirecekleri kolaylıklar
için değil...

Mümtaz bunları söylerken insanlardan çok şey istediğini biliyordu.
Biliyordu ki, şartlar değişince insanlar da değişir, Tanrıların
yüzü solardı. Fakat böyle olmaması gerektiğini de biliyordu. Güvercinlere
yem serperken, bir taraftan avucunun içini adeta sıvayan
ince tozun, uzviyetinin bir tarafında bir pencere kapanmış gibi kendisini
sinirlendirmesine dikkat ediyor, bir taraftan da bunları düşünüyordu.

Hayır, Allah'tan bir şey istemiyecekti artık. Onu kaderiyle veya
ömrünün arızalariyle karşılaştırmıyacaktı. Çünkü istediği şey olmazsa
kaybı iki misli olacaktı.

Güvercinler bu ikindi sıcağında yeme karşı isteksizdiler. Onun
için alçaktan, isteksiz isteksiz ve sanki teker teker uçarak geliyorlardı.
Havada mavi bir mendil tutan bir hokkabaz eli gibi yine şaşırtıcı,
tutulmaz hareketleriyle uçuyorlar; fakat keyifleri yerinde ve
iştihlı zamanlarında olduğu gibi hep birden o lodos dalgası hızıyla
yükselmiyorlar, boşlukta kendi üstlerinde bir hava hortumu gibi
dönüp, sonra yine boşlukta birdenbire görünmeyen bir yalı duvarına,
bir rıhtıma rastlamış gibi hızları kırılıp yere inmiyorlardı.

Bu telaşsız, istiğnalı, yorgun bir gelişti. Bir kısmı sıralandıkları
karşı binaların duvarından yerdekilerini şüphe ile seyrediyorlardı;
adeta acıyarak. Bununla beraber yine ayaklarının dibinde otlayan
ve hareketleriyle bir Dufy fırçasının o her teferruatı ayrı ayrı ve
müstakil form olarak sayan denizleri gibi küçük bir rüya sürüsü
toplanmıştı.

Oburluklarına, insan sevgisini fazla istismar etmelerine rağmen,
güzel şeylerdi. Bilhassa insana itimat etmeleriyle güzeldiler.
İnsanoğlu böyleydi; kendisine emniyet edilmesinden hoşlanırdı. Bu
onu hayatın efendisi, büyük ve tek yapıcısı vasıflarında içten doyuran
duygu idi. Kısa ve ıstıraplı ömrüne, budalalığına ve hodbinliğine
rağmen bu sakat ve eksik doğmuş Tanrı bu emniyeti kendisi için
tek ibadet bilirdi. Buna rağmen onu yalancı çıkarmaktan da hoşlanırdı.
Çünkü değişmesini, kendisini ayrı ayrı anlarda, vaziyetlerde
idrak etmesini de severdi. Çünkü hodbindi; çünkü içindeki konuşma
bir taraflı değildi.

Yemleri biraz kalksınlar, bir parça etrafında kanat şakırtısı olsun
diye çok yüksekten, elini başının üstüne kaldırarak döküyordu.
Fakat hiçbiri istediği gibi kımıldamıyor, dantelalı birkaç uçuş topraktan
ancak yarım arşın yüksekliğinde çırpınıyor, sonra heyecan
sönüyordu.

Mümtaz için bu güvercinler, İstanbul'un sevilen kadınlarda bizi
kendilerine o kadar bağlayan zaaflar cinsinden bir nevi vice'i idi.
Çocukların kendi kendilerini süslemek, içlerinde hiç sırrına eremediğimiz
boşlukları doldurmak için uydurdukları masallara da benzetilebilirlerdi
ve tabiatı böylesi bir masal gibi bu büyük ağaç, yaldızlı
kapısını her başını arkaya, çevirişte mor bir gölge içinde gördüğü
bu mimari, onları kendi kendilerine uydurmuş olabilirdi. Bir
kahveci çırağı, elindeki tepsiyi alabildiğine sallayarak ve mahsus
uçsunlar diye ortalarından geçerek yürüdü. Çocuk on yedi yaşlarında
genç ve güzeldi. Mahsustan değiştirdiği yürüyüşünün ağırlığı ve
hantallığı vücudunun plastiğini kaybettiriyordu. Sırtında lacivert,
beyaz yollu bir fanila, bir kulağının arkasında yerini, belki de yarın
cıgaraya bırakacağı muhakkak olan küçük bir kalem vardı. Bu tehdide
rağmen Mümtaz'ın istediği o masal gemisi, lodos dalgası yine
kurulmadı. Sadece mavi küçük dalgaları, içiçe, halka halka çizgilerle
birbirinden ayrılmış, primitif tablo denizi yavaşça, iştahsız bir
alkış gürültüsü ile, adeta ıslak bir gürültü ile alçaktan uçarak biraz
öteye, bir başka yem serpenin ayakları dibine gitti. Yalnız bir tanesi
geçerken, belki de insanla bu kadar yakından karşılaşmanın korkusu
içinde şaşırmış, adeta alnını sıyırmıştı. Yemleri satan kadın:

-Taphane'de hastaları da var, dedi. Onlara da serpin, sevaptır.
Sesi, yalvarmağa çalıştığı halde alay ediyor gibiydi. Mümtaz o zaman
yüzüne dikkat etti. Siyah başörtüsünün altında tazeliğini gizleyemiyen
bir çehre, bütün sevap fikirlerine yabancı gözlerle ona dik
dik bakıyordu. Yalnız halk kadınlarında görünen o erkeğe meydan
okumayla bu gözler kendisi için bir lahzada soyunuyor, güneşte bütün
vücudunu çırçıplak teşhir ediyordu Mümtaz bu bakışın karşısında
kalbi parça parça, parasını uzattı. Sahaflara girdi.

Küçük yol, meydanın ve etrafın her yaz kendiliğinden peydahlandığı
bütün kokuların dar koridoru idi. Her yaz bu dar yolu mevsim
onlarla zaptederdi. Daha kapının önünde deminki isteği söndü.
Ne görecekti, sanki? Bir yığın eski ve bildiği şeylerdi bunlar. Üstelik
içi rahat değildi, kafası ikiye, hatta üçe bölünmüştü. Bir Mümtaz,
belki en mühimmi, talihten en çok korkan, düşüncesini gizlemeğe
en fazla çalışanı; orada, evde hastanın başı ucunda, onun dalan
gözlerine, kuruyan dudaklarına, inip çıkan göğsüne bakıyordu.
Öbürü Nuran'ın şu dakikada bulunması ihtimali olan İstanbul'un
her köşesinde onunla beraber olabilmek için parçalanıyordu; sanki
her rüzgara kendisini parça parça dağıtıyordu. Bir üçüncü Mümtaz
demin tramvayı durduran kıt'anın peşine takılmış, bilinmeze, talihin
haşin cilvelerine doğru yürüyordu. Kaç gündür hadiseler üzerinde
düşünüyordu. Geceleri birdenbire artan şimendifer düdüklerinin
sesi onun için kafi bir tehditti.

Böyle olması bir bakıma rahattı; çünkü üç şeyi düşünmek, hiçbir
şeyi düşünmemekti. En korkuncu üçünün birden birleşmesi, içinde
acayip, mustarip, muzlim ve biçimsiz terkiplerini kurmasıydı.

Sahaflariçi tenhaydı; daha kapıda eski Mısırçarşısı'ndan sıçramış
bir damla gibi küçük bir dükkan, eski zengin şarkın, kökü kimbilir
nereye dayanan, hangi ölmüş medeniyetlere çıkan bir yığın geleneğin
küçük ve sefil bir hulasası, tozlu kavanozlarda, uzun tahta
kutularda, üstü açık mukavvalar içinde asırlarca faydasına inanılmış,
kaybolan hayat ve sıhhat ahenklerinin biricik çaresi gibi bakılmış
ot ve köklerini, peşinden o kadar hırsla koşulan, okyanuslar
aşılan baharlarını teşhir ediyordu.

Mümtaz bu dükkana bakarken hiç farkında olmadan Mallarme'nin
mısraını hatırladı: -Meçhul bir felaketten buraya düşmüş...-
Buraya, bu tozlu dükkana, bu duvarına elle yapılmış triko
çorapların asıldığı yere... Yanıbaşında tahta kepenkli, peykeli, eskimiş
seccadeli dükkanlarda, aynı zengin ve uzaktan bakınca büyülü
ananenin hikmetleri, ebediyete kadar türlü tasnif fikrine yabancı
bir istif içinde, raflarda, rahle, sandalye üstlerinde, dükkanın döşemesi
üzerinde üst üste, sanki gömülmeye hazırlanıyorlarmış, yahut
gömülü bulundukları yerden seyrediliyorlarmış gibi bekliyorlardı.
Fakat şark, hiçbir yerde hatta mezarında bile katıksız olamazdı. Bu
kitapların yanıbaşında açık işportalarda, içimizdeki değişmenin, intibak
arzusunun, yeni bir iklimde kendimizi aramanın kucak dolusu
şahitleri, kapakları resimli romanlar, mektep kitapları, ciltlerinin
yeşili atmış frenkçe salnameler, eczacı formülleri vardı. Kahve falı
ile Momsen'in Roma hayali, Payot edisyonunun artıklarıyle Karakin
Efendi'nin balıkçılık kitabı, baytarlık, modern kimya, ilmi remil,
sanki insan kafasının bütün düzensizliği bu çarşıda birdenbire
teşhir edilmesi icap ediyormuş gibi birbirine karışıyordu.

Böyle hep bir arada bakılınca insan sadece zihni bir hazımsızlığın
eserleri gibi görülen garip bir halita. Mümtaz bu halitanın yüz
senelik bir didinme, durmadan bir gömlek değiştirme içinde olduğunu
biliyordu.

Bu polis romanları hulasalarının bu Jules Verne'lerin, Binbir
Gece'lerin, Tutiname'lerin, Hayatülhayvan'ların ve Künzülhavas'ların
yerini alabilmesi için bütün bir cemaat yüz sene bunalmış, didinmiş,
doğum sancıları çekmişti.

Tanıdığı dükkancılardan biri kendisine dostça bir işaret etti.
Mümtaz, ne var, ne yok? diyen bir çehre ile yaklaştı.

Dükkancı eliyle peykenin bir tarafında üst üste sicimle bağlı,
eski meşin ciltli bir kitap dizisini gösterdi.

-Birkaç eski mecmua var... Görmek isterseniz...

Sicimi çözdü; kitapları silerek ona uzattı. Meşin ciltlerin çoğu
kıvrılmış, bir kısmı da arkalarından çatlamıştı. Mümtaz, peykenin
kenarına, ayakları sokağa doğru sarkmış oturdu. Kitapçının artık
kendisiyle alakadar olmayacağını biliyordu; nitekim gözlüklerini
takmış, bir rahle üzerinde açık duran yazmasına dönmüştü.

Mümtaz, ateşte ağır ağır kavrulmuşa benzeyen ciltleri elinde
evirip çevirirken, geçen mayıs başında bu dükkana son defa geldiği
günü düşündü. Nuran'la buluşmalarına bir saat vardı; vakit geçirmek
için buraya uğramış, ihtiyar kitapçı ile konuşmuş, güzel ve temiz ciltli
bir Şakayık-ı Numaniye ile zeylini satın alarak gitmişti. Bu, Nuran'la
ilk defa Çekmeceler'e gittikleri gündü. Genç kadınla, İstanbul'un
her tarafını dolaştıkları halde Çekmeceler'e gidememişlerdi.
Bütün günü orada iki gölün etrafında gezerek geçirmişlerdi. Küçükçekmece'de
adeta su üstünde duran ve bu yüzden insana ister istemez
Çinlilerin kayık evlerini hatırlatan büyük lokantada yedikleri
yemeği, köprünün başındaki avcı kahvesinin dereye bakan bahçesinde
geçirdikleri saati, bu bahçeye inen tahta merdiveni hatırladı. Biraz
ötede balıkçılar sandaldan sandala dik seslerle bağırarak kefal avlıyorlardı.
Birden birkaç ses beraberce yükseliyor, güneşte vücutlarının
yukarı kısmı çıplak insanlar birkaç kat'i ve keskin hareket yapıyorlar,
sonra iki sandalın arasında ağ, yavaş yavaş bir bereket arması
gibi ıslak ve kenarlarına takılmış balıkların küçük güneşten akisleriyle
sudan çıkıyor ve o zaman asıl büyük yığın güneşe bir ayna tutulmuş
gibi birden parlıyordu. Yerde ayaklarının dibinde o anda kendilerine
alışıveren bir köpek, kuyruğunu sallayarak, kulaklarını kısarak
yaltaklanıyordu. Ara sıra yerinden kalkıyor, etrafı acaba ne var,
ne yok gibi dolaşıyor, yine acele acele eski yerine dönüyordu.

Uzakta henüz gelmiş kırlangıçlar yuvalarını hazırlama telaşı
içindeydiler. Köprünün kenarında kahvenin saçağında, manasını
anlamadıkları hızlı konuşmalar oluyor, bazen bir kırlangıç küçük
kanat çırpınışlarıyle, tıpkı yüzen bir insanın kendisini sadece olduğu
sularda tutmağa çalışan haliyle boşlukta tutunduğu noktadan hudutsuz
maviliğe kendisini bırakıyor, dikine bir hamle ile yüksekliklere
fırlıyor, sonra gözlerinin artık takip edemeyiceği noktadan aşağıya
doğru süzülüyor ve bu süzülüş tam sonuna kadar böyle gidecek
vehmini uyandırdığı zaman, birdenbire ufkileşiyor, kendi üzerinde
münhaniler, helezonlar çiziyor, bilinmez bir hendese davasını
ispat eder gibi bir yığın kesik ve içiçe hareketler birbirini takip
ediyor ve nihayetinde bu kendi ördüğü ağdan bir kanat darbesiyle
kurtuluyor, telaşlı ve sevinçli yuvasına kavuşuyordu. Mümtaz sevdiği
kadının geniş omuzlarını, başa narin bir çiçek edası veren boynunu,
güneşten kısılmış, sade bir ışık çizgisi haline girmiş gözlerini
olduğu gibi görüyordu. Geçen mayıs... yani Mümtaz'ın dünyası
az çok yerinde olduğu zamanlar...

Mecmualardan biri baştan aşağı çok kötü bir yazıyla kopya
edilmiş bir Yunus Divanı'ydı; fakat haşiyelerde Baki'den,
Nef'i'den, Nabi ve Galib'den alınmış gazeller vardı. Sonuna doğru
birkaç yaprakta muhtelif ellerle, Daülfilfilli, Kakuleli, Raventli birçok
ilaç yazılıydı. Birinin üstünde kırmızı yazıyla Macuni-i Lokman
Hekim başlığı vardı. Bir başkası bir soğanın içine karanfil doldurarak
ateşte pişiriyor, İksir-i Hayat yapıyordu. Öbür mecmua bir şarkı
defteriydi: Şarkıların üstünde makamları, bestekarlarının adları yazılıydı;
hepsi meyanları hiçbir sadayı ve heceyi unutmadan tekrarlıyorlardı:
Pembe, mavi, beyaz, sarı kağıtlarda, satırların tebeşir yeri
hala görülür şekilde, muntazam, adeta nar gibi, diş diş yazıyla yazılmıştı.
Sonuna doğru hoşa giden bazı beyitler kaydedilmişti. Ondan
sonra 1197'den itibaren başlayan bir yığın doğum, ölüm tarihi geliyordu.
Ne kadar safdil bir itinası, merasimi vardı. 1197'de mecmua
sahibinin mahdumu Abdülcelal Bey iki günlük bir rahatsızlıktan
sonra, rebiülahirin onyedinci gecesi sabaha karşı vefat etmişti; bereket
versin hemen birkaç ay sonra kerimesi Emine Hanım doğmuştu;
bu hadiseleri geniş bir sene idi; defterin sahibi sütkardeşi Emin
Efendi'ye saraç dükkanı açmış, kendisi de bu kadar yıllık mazuliyetten
sonra Kapanıdakik Eminliği'ne tayin edilmişti. Ertesi senenin
en mühim hadisesi oğlu Hafız Numan Efendi'nin ilm-i edvara başlamasıydı.
Komşuları Mehmet Emin Efendi kendisine meşkedecekti.
Kimdi bunlar? Nerede oturuyorlardı? Mümtaz peşinden koşmağa
hiç lüzum görmediği bir zamanın eşiğinde, elinden defteri bıraktı.

Üçüncüsü daha garipti. Bir çocuğa ait hissini verebilirdi. Çoğu
sahifeler boştu. Ortasına doğru bir yerde ağaçta devekuşunun resmidir
diye acayip ve acemi bir elle yazılmış başlığın altında ne deveye,
ne kuşa benzeyen bir resim, alt tarafında yalanmış mürekkebin
kararttığı karışık bir desen vardı. Bunda da birçok tarih vardı. Fakat
yazıların hiçbiri birbirini tutmuyordu. Belki de bir meşk defteriydi;
ve daha ziyade sonradan okuma yazma öğrenen yaşlı bir adama ait
olacaktı. Hemen her satın daha acemi bir el birkaç defa tekrarlıyordu:
-Mekke-i Mükerreme'de delilimiz Saka Esseyd Muhammed Elkasimi
Efendi'ye...- Biraz sonra adres daha vazıh oluyordu:

-Mekke-i Mükerremede Babünnebide kuyumcu Mesut Efendi
mahdumu Haremi Şerif hizmetkaranından Esseyd Muhammet Elkasimi
Efendi hazretlerine...-

Birkaç sahife ötede büyükçe bir masraf cetveli altında da -Velinimet
Naşit Beyefendi hazretlerinin mabeyn-i hümayun beşinci
katipliğine tayinleri tarihidir- diyordu.

-Mabeyn-i hümayun beşinci katipliğine ba-irade-i seniye tayin
buyurulan velinimetimiz Naşit Beyefendi hazretleri bera-yı mübaşeret-i
vazife bu sabah elbise-i resmiyelerini labis olarak saray-ı hümayuna
azimet buyurmuşlardır. Hemen Cenab-ı Rabb-i izzet tevfiklerini
refik eyliye.- Mümtaz'ın kafasında Abdülmecid devri bütün
sazlarını çaldı. Daha altta çok kalın kalem ve bir türlü kendini
idare edemeyen bir elle yazılmış olan bir beyit geliyordu:

Gül nerde, bülbül nerde

Gülün yaprağı yerde

Arkasından kaplumbağa yavrusu kabuğu, ayın on beşinde sırça
şişeye doldurulan yedi çeşme suyu, kırk nar tanesi, safran ve karabiberle
geceyarısı ateşte kaynatılan, taze kiraz dalıyla iyice karıştırılıp,
duası okunduktan sonra kırk gün güneşe asılan bir büyü tarifi.
Onu da, görünmeden insanlar arasında gezmek için yine kırk
gün kırk defa okunacak bir dua takip ediyordu.


DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:17 PM
Mesaj: #5
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Öbür sahifede kırmızı kalemle tanıdığı dillerden hiçbirine uymayan
altı isim yazılıydı:

Temagisin, Begedanin, Yesevadin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin...

Bunların altında, gece yatarken yedi defa okundukta behemehal
niyet edilen şey üzerinde rüya görülüyor, deniyordu. Daha aşağıda
ise Geldani yazılarının okunma şekli hakkında uzun bir izahat
vardı. Mümtaz kendi kendine tekrarladı:

Temagisin, Begedanin, Yesevadin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin...

Bu acayip şeyleri Nuran'a anlatamıyacağı için mahzun oluyordu.
Mümtaz, Nuran'ın garip şeyler müteahhidiydi. Genç kadının
hiç sarsılmayan şüpheciliğini, düzgün düşüncesini, şuradan buradan
topladığı acayip hikayelerle karşı karşıya bırakmağa bayılırdı.
Eğer bir sene evvel olsaydı muhakkak ki, Mümtaz bugün, yahut yarın,
herhalde ilk görüşünde, bir vesile uydurur, merak ettiği bir hadise
için istihareye yatmak istediğini ve bu beş ismi yedi defa okuduktan
sonra gördüğü rüyayı anlatırdı. Bu hikayelerde Mümtaz'ın
bütün bir saflığı muhafaza etmesi, hiç gülmemesi lazımdı. Hikaye
sonuna kadar Nuran'ın küçük gülümsemeleri, taaccüpleri arasında
ciddiyetle devam eder, sonunda Nuran, ya şakayı olduğu yerde küçük
bir dargınlıkla keser ve Mümtaz'a bazen saatlerce süren lezzetli
bir üzüntünün ufkunu açar yahut oyuna o da katılırdı.

Bütün bunları şimdi hatırlamak, hazin oluyordu.

Düşüncesinin bu noktasında birdenbire durdu. -Bu adamlarla
ne diye alay ediyorum? Sanki benim azaplarım onların bir yığın kaçış
imkanlarıyla dolu hayatlarından daha mı iyi?- Fakat hakikaten
düşündüğü gibi bu kaçış var mıydı? Bu kitapların ve benzerlerinin
anlattığı imkan bolluğu içinde mi yaşıyorlardı? Böyle olsa bile kendisi
kaçmıyor muydu? Sadece bu dükkanda bu saatte oturması bir
kaçış değil miydi? Gittikçe ağırlığını artıran sıkıntıların arasında bu
saati çalmak istediği, onu İhsan'dan ve etrafındakilerden göz göre
göre çaldığı muhakkaktı. Şurası var ki genç adam yazın başından
beri hiç de tabii bir hayat yaşamıyordu. Bilhassa son günlerde uykuları
adamakıllı bozulmuştu. Zorla uyuyabildiği birkaç saatte garip,
daha ziyade kabusu andıran rüyalar içinde geçiyor, uykularından,
yattığı zamandan daha yorgun kalkıyordu. Asıl fenası fikirlerini
takipte çektiği güçlüktü. Her düşünce biraz ilerleyince azaplı
bir rüya halini alıyordu. Bugün bile yolda gelirken hiç istemediği,
kendi kendine birtakım el hareketleri yaptığının farkında olmuştu.
Mümtaz'a o zamanlar tesadüf edenler ihtiyatsız yapılan işaretlerle,
hatta kendi kendisine küçük ve kısa söylenişlerle, zıt birtakım düşünceleri
kendisinden uzaklaştırmağa çalıştığını hatırlıyorlardı.

Defterlere bir daha baktı. Bir daha o bir sene evvelinin mayıs
sabahını düşündü. Sonra yaz, bir dünyanın sonu gibi içinde canlandı.
Arkasından bütün ömrünü zehirlediğine inandığı günler, Nuran'ın
bıkkınlığı, kendi korku ve telaşları, gülünç ve bıktırıcı ısrarları,
hepsi kendi anları, kendi havalarıyle geldiler. Artık duramayacağını
anladı. Fakat yerinden de kalkamıyordu. Sadece ötesi, bu
azabın daha keskini var mı? gibi etrafa bakınıyordu.

Kitapçı gözlerini yazmasından kaldırdı:

-Vaziyet de biraz kötü değil mi?..

Mümtaz, uzun bir konuşmağa takati olmadığı için, kısa kesmeye çalıştı:

-Evde hasta var; bir haftadır, doğru dürüst gazete bile okuyamadım.
Yalan söylediğini o da biliyordu. Gazete okumamış değildi.
Sadece hadiselerin üzerinde düşünebilmek kudretini kaybetmişti.
Şimdi onları idrakinin dışında, gebe oldukları ihtimaller hakkında
hiçbir fikir sahibi olmayı aklına getirmeden bir ders ezberler gibi
ezberliyordu. Bu kadar üst üste gelen şeyleri düşünmek beyhude
bir şeydi. Hele konuşmak...

İşte senelerdir, konuşmuşlardı. Herkes, her yerde, her fırsatla,
senelerdir bunu konuşmuştu. Her türlü fikir söylenmiş, her ihtimal
yoklanmıştı. Şimdi bütün insanlık en korkunç realite ile karşı karşıyaydı.

-Bankaların önünü bilmem gördünüz mü? Kaç gündür hıncahınç dolu...

Birdenbire aklına gelmiş gibi sordu, hasta kim?

-İhsan...

Dükkancı başını salladı:

-Epeycedir uğramıyordu. Tevekkeli değil. Geçmiş olsun, geçmiş
olsun. Üzüldüğü belliydi; fakat hastalığın ne olduğunu sormadı.
Mümtaz içinden -galiba bunu bir aile sırrı telakki etti...- diye
düşündü. Dükkancı, kedersiz insan olmıyacağını anlatmak ister gibi:

-Bizim çocukların ikisine de şubeden haber geldi. İçini çekti:
Vallahi bilmem ki ne yapacağım. Şaşırdım kaldım, bacanak memlekette
attan düşmüş, kaburgalarını kırmış... Evde kadın harap...

Mümtaz kendi sıkıntılarının hikayesiyle başkasını teselli etmek
isteyen bir adamın sözünün bir türlü bitmeyeceğini birkaç defa
tecrübe etmişti.

-Üzülme, hepsi düzelir, hepsi düzelir... diye ayrıldı.

Bunlar kendisinden çok yaşlılardan öğrendiği sözlerdendi.
Belki de böyle olduğu için senelerce kullanmaktan garip bir inatla
çekinmişti. Fakat şimdi bu adamın ıstırabı karşısında kendiliğinden
dilinin ucuna geliyorlardı. Demek ki sade ıstıraplarımız, üzüntülerimiz
değil, tesellileri, mukavemet çareleri de miraslarımızın arasında...

...

Çadırcılariçi her zamanki gibi şaşırtıcıydı. Çok defa kapalı duran
bir dükkanın kepengi önünde, Rus işi semaver borusu, kapı topuzu,
otuz sene evvel o kadar moda olan sedef bir kadın yelpazesinin
dağınık parçaları, büyükçe bir saate mi yoksa bir gramofona mı
ait olduğu kestirilemeyen birkaç alet, nasılsa buraya kadar bölünmeden,
parçalanmadan, gelmiş bazı şeylerle birlikte yere serilmiş -kim
bilir neyi?- bekliyorlardı. En göz alacak yerde sarı pirinçten bir kahve
değirmeni ile geyik boynuzundan bir baston sapı vardı. Dipte,
dükkanın kepengine kalın, sarı, tahta çerçeveli iki büyük fotoğraf
dayalıydı. Bunlar Abdülhamid devrinden, yahut biraz daha yakın
zamanlardan kalma Rum patriklerinin resimleri olacaklardı. Nişanları,
elbiselri, alametleri, gazetelerde gördüklerinin eşiydi. İyi silinmiş
camlarının arkasından geçmiş zaman gözleriyle önlerine yayılmış
eşyaya, her kımıldanışı bu camları bir an için zapteden sokağın
kalabalığına bakıyor gibiydiler. Belki de senelerden sonra gelmiş bu
hayat uğultusundan, bu güneş ve ses tedavisinden memnundular.

Mümtaz düşündü:

-Acaba fotoğrafçı, onları da benim vesika fotoğraflarımı çeken
adam gibi itip kaktı mı?

Bol elbiselerin kıvrımlarında, senelerce rahmaniyeti temsil
edici azametle birleştirmeğe çalışan yüzlerinde böyle bir zorlanışın
izini aradı.

Başlarının ucunda alçıdan manasız çerçevesi içinde güzel bir
-Hüvessemiualalim- levhası asılıydı. Donmuş alçı, yazının canlılığını
öldürmemişti. Her bükülüş, her kıvrım konuşuyordu.

Fakat bu küçük sokağın garip tezatları bir değildi. Biraz ileride
bir dükkanda çalınan Darülelhan plağından bir nevakar, hemen
karşısındaki gramofonun ağız dolusu fışkırdığı bir fokstrotun arasından,
sağanak altında kalmış bir gül bahçesi gibi kendi ledünni
dünyasını açıp kapıyordu. Mümtaz ikindi güneşinin altında bütün
uzunluğunca, adeta dikilmiş hissini veren; öylece gözlerine batan
sokağa baktı. Bir yığın eski eşya, karyolalar, kırık dökük mobilyalar,
bezi yırtık paravanlar, mangallar yol boyunca iki tarafta üst üste
yan yana diziliydi.

En hazini sadece oraya düşmeleriyle bir facia teşkil eden yatak
ve yastıklardı. Yatak ve yastık... Kaç türlü rüya ve kaç cins uyku
vardı burada... Fokstrot boşanmış zembereğin bir hırıltısı içinde
kayboldu, hemen yerini insanın ancak böyle bir tesadüfle karşılaşacağı
cinsten eski bir türkü aldı. -Çamlıca bağları...- Mümtaz Memo'yu
tanıdı. Abdülhamid devrinin son günlerinin bütün hüznü
Haliç'te boğulan bu Harbiyelinin hatırasında yaşıyordu. Ses bu hayat
artıklarının üstünde geniş, aydınlık bir çadır gibi açılmışti. Bu
küçük sokağın ne kadar üst üste, girift bir hayatı vardı. Nasıl bütün
İstanbul, her çeşit ve her türlü modasıyle, en gizli, en umulmadık
taraflarıyle buraya akıyordu. Sanki eşyanın, atılmış hayat parçalarının
yaptığı bir romandı bu. Daha doğrusu, yaşadığımız hayatın,
ferdi hayatımızın altında, herkesin ve her zamanın hayatı, içiçe, koyun
koyuna, güneş altında devamlı hiçbir şey olmayacağını göstermek
ister gibi buraya toplanmıştı.

Her gün, her saat, şehirde geçen her kaza, her hastalık, her yıkılış,
her üzüntü bunları buraya getiriyor, ferdiyetlerini siliyor,
umumileştiriyor, onlardan sefaletle tesadüfün elele kurdukları bir
terkip yapıyordu.

--Bazı eski medeniyetlerde ölenle eşyasının beraberce yanması
veya gömülmesi ne güzel adetmiş...- Fakat insan sade ölürken
bırakmıyordu ki... İki ay evvel Mümtaz en beğendiği kol düğmelerini
bir arkadaşına hediye etmişti. On beş gün evvel yeni ciltlettiği
bir kitabı takside unutmuştu. Sade bunlar mıydı? Birkaç ay evvel
sevdiği kadın yaşama iradesini tek başına kullanmak istemiş, ondan
ayrılmıştı. İhsan evde hasta yatıyordu. Dokuz gündür zatürree onu
yakalamış, yavaş yavaş bugün bulunduğu o dar geçide kadar sürüklemişti.
Her an çok fena bir şey olabilirdi. Hayır, insan sade ölürken
ayrılmıyor, arkada bırakmıyordu. Belki bütün ömrünce her an birçok
şeyler onu arkada bırakıyordu. Sonra olduğu yerde birdenbire
kabuklaşıyor, çok ince, görünmez bir şeyle o anda etrafında olanlardan
ayrılıyordu. -Biz mi gidiyoruz, onlar mı?..- sual buydu...

Bununla beraber bu kadar yaşanmış şeyin burada, güneşin bütün
borularını üstüne yıkılacakmış gibi ayakta çalan bu sokakta toplanması,
asıl hayatı, yaşananı unutturacak kadar kuvvetli bir şeydi.

...

Bir nefer yaklaştı, önünde durduğu eşyanın arasından gözüne
ilişen bir şey aldı. Bu bir tıraş aynasıydı. Onu çok ihtiyar bir adam
takip etti. Kısa boylu, zayıf, temiz ve eski elbiseliydi; evvela sedef
yelpazeyi eline aldı; bir dans esnasında sevdiği kadının kendisine
emanet ettiği eşyayı, kimse görmeden içinde birdenbire coşan tapınma
duygusuyle elinde evirip çeviren, o güzel mahluka ait olmasına
şaşırır gibi yoklayan çok toy bir delikanlı haliyle, adeta gizlice
birkaç defa açıp kapadı; sonra yerine aşikar bir kurtuluş hissiyle
koydu, geyik boynuzundan baston sapının fiatını sordu. Mümtaz,
eski Şura-yı Devlet azasından Behçet Beyefendi'yle ayak üstünde
konuşmak hoşuna gitmediği için yana çekildi ve oradan ihtiyar adamın
yarı kukla hareketlerini içinde tam bir yıkılış ile seyretti. -Kim
der ki bu biçare yirmi seneye yakın bir zaman bir kadını sevmiş ve
kıskanmış olsun... ve en sonunda...-

Behçet Bey, yirmi sene karısı Atiye Hanım'ı sevmiş ve kıskanmıştı.
İlk önce Atiye'yi kendisinden, sonra İttihat ve Terakki'nin ilk
azalarından Doktor Refik'ten kıskanmış, bu kıskançlık yüzünden
Doktor Refik'i saraya jurnal etmiş, fakat onun ölümünden sonra da
kıskançlıktan kurtulamamıştı. İhsan'ın kendisine söylediğine göre,
genç kadının ölüm döşeğinde Mahur Beste'yi mırıldandığını duyunca
ağzına eliyle birkaç defa vurmuştu, belki de böylece bu ölüme
sebep olmuştu. Mahur Beste, Nuran'ın dedesi Talat Bey'in eseriydi.
Bu ve buna benzer birkaç hadise onu birkaç koldan evlenme
ile çok genişleyen bu eski Tanzimat ailesi arasında uğursuz tanıtmıştı.
Buna rağmen bu garip eser hafızalarda yerleşmişti.

Çünkü Mahur Beste küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan
o acı çığlıklardan biriydi. Eserin kendi macerası da garipti.
Talat Bey'in karısı Nurhayat Hanım Mısırlı bir binbaşı ile sevişerek
kaçınca Mevlevi muhibbi olan Talat Bey bu eseri yazmıştı. Hakikatta
tam bir fasıl yapmak istiyordu. Fakat tam o esnada Mısır'dan
gelen bir dostu Nurhayat Hanım'ın ölümünü haber vermişti.
Daha sonra ise bu ölümün eserin bittiği geceye tesadüf ettiğini
öğrenmişti. Mümtaz'a göre Mahur Beste Dede'nin bazı beste ve semaileri
gibi, Tab'i Efendi'nin bayati yürük semaisi gibi hususi yürüyüşü
olan, insanı büyük manasında kaderle karşılaştıran bir parçaydı.
Onu Nuran'dan, büyükannesinin hikayesi ile beraber dinlediği
zamanı çok iyi hatırlıyordu. Çengelköyü'nün tepesinde, Rasathane'den
biraz ilerideydiler. Gökte büyük bulutlar vardı ve akşam
ta uzakta, şehrin üstünde bir altın bataklığı gibi çukurlaşıyordu.
Mümtaz uzun zaman etrafa çöken hüznün, o hatıra renkli ışığın bu
akşamdan mı, yoksa besteden mi geldiğini anlıyamamıştı.

Behçet Bey, elindeki baston sapını bıraktı. Fakat yaymacının
önünden uzaklaşamadı. Karısının ölümünden beri durmuş bir saat
gibi bütün fikri hayatı olduğu yerde kalan ve hatta üstündeki elbise,
boyunbağı, pödüsüetli ayakkabısıyla 1909 yılına ait canlı bir hatıraya
benzeyen bu adamı belli ki bu küçük kadın eşyası çok gerilere,
kendisinin Behçet Beyefendi olduğu, bir kadını sevdiği, kıskandığı
hatta onun ve sevgilisinin ölümlerine sebep olduğu yıllara
götürmüştü. Şimdi çoktan beri unuttuğu şeyler, bu hayat artığının
kafasında birdenbire canlanmıştı. -Kim bilir böyle ısrarla baktığı
bu kaldırım taşlarında hayatın hangi parçasını görüyor?-

İhtiyar bir kadın belki daha ileriden satın aldığı eski şiltelerin
arkasından düşe kalka yürüyordu. Hamal yükten ziyade sırtındakinin
havalesinden mustaripti. Mümtaz burada daha fazla vakit geçirmek
istemedi; bugün ne Sahaflar, ne Çadırcılar ehemmiyetliydi.
Bitpazarı'ndan içeriye girdi.

Çarşı kalabalık, serin ve uğultuluydu. Küçük dükkanların hemen
her tarafına bir yığın insan elbisesi, hazır hayat şekilleri, müstakil,
dört taraflı kilitli talihler gibi asılıydı. Bir tanemizi al ve giyin
ve öbür kapıdan başka bir insan olarak çık! Sarı ve lacivert amele
tulumları, eski elbiseler, teyelleri makine dikişinin üstünde görünen
açık renk yazlıklar, ucuz, bütün hayat hulyalarını görülmemiş makaslarla
sıfıra kadar olduğu yerde kırpan kadın mantoları, fistanlar,
iki yanı dolduruyordu. Hepsinin, masaların, küçük iskemlelerin üstünde,
döşemelerde, raflarda düzinelerce tekrarı vardı. Bütün bir
bolluktu bu! Darlık, ıstırap, sandığınız gibi az bulunur şeyler değildir;
hele sizler hayatınızdan bir kere soyunun; biz size ümitsizliğin
her çeşidini bulmaya hazırız!

Bir vitrinin önünde birdenbire durdu; küçük ve kırık bir mankene
nasılsa buraya kadar düşmüş bir gelin elbisesi giydirmişlerdi;
boynunun boş bıraktığı yerde dükkan sahibi bir moda gazetesinden
kesilmiş bir çiftin resmini koymuştu. Tel ve duvağın altında ve beyaz
elbisenin üstünde ve arkalarındaki sinema aşkları peyzajıyle bu
düzgün ve edalı çift, bu elbiseyi ilk defa giyenin kafasında olduğu
gibi, her tarafından saadet taşan, yaşanan anı, bir iklim gibi zapteden
bir hayat ve sevgi reklamı yapıyordu. Küçük bir elektrik ışığı
bu satılık saadetin başucunda, sanki düşünülenle yaşananın arasındaki
fark iyice görülsün diye yanıyordu. Daha fazla görmesine lüzum
yokmuş gibi acele acele yürümeğe başladı. Birtakım köşelerden
saptı, yol ağızlarından geçti. Artık etrafına bakmıyordu; zaten
ne var, ne yok biliyordu. -İçimdekini görecek olduktan sonra...-
Aylardır her tarafta yalnız içinde bulunanları görüyordu. O da biliyordu
ki, bütün bu gördüğü, önünde durduğu şeylerde ne şaşılacak,
ne de öyle korkulacak bir taraf vardı.

Bu çarşı şehrin hayatından bir parçaydı; oldum olasıya onu bir
tarafından sayar dökerdi. Fakat Mümtaz'ın içinde konuşan, gördükleri
değil, kendi hayat tecrübesiydi.

Şu dakikada iyi bir Bonnard'ın karşısında bulunsa, yahut Beylerbeyi
Sarayı'nın üst katından denize baksa, Tab'i Mustafa Efendiden
bir beste dinlese veya çok sevdiği Sihirli Flüt'ü çalsalar, yine
buna benzer şeyler duyacaktı. Kafası, üstüvanesi altindan geçen
her şeye kendi içindeki ufuneti basan, böylece manasını ve şeklini
örtüp kaybeden bir küçük el tezgahına benziyordu. Mümtaz buna
-soğuk baskı- derdi.

Aylardır ki Mümtaz'ın dış alemle teması böyle oluyordu. Ona
her şey Nuran'la aralarındaki dargınlığın içinden geçerek, onun tarafından
havası, rengi, mahiyeti bozularak geliyordu. Uzviyetinde
bir gizli zehirlenme vardı; onun değişikliklerine göre etrafla konuşuyordu.

Bu bazen herşeyi bir kalemde silen, İstanbul'un o yağmurlu,
puslu sabahları gibi her rengi söndüren bir yıkılış olurdu. Mümtaz
onun kat kat yığılan perdelerini istediği kadar zorlasın; tanıdığı, bildiği
hiçbir şeyi göremezdi. Kül rengi bir tıkızlık, akışı bile belli olmayan
bir nehir gibi, başta kendi varlığının şuuru olmak üzere, herşeyi
alıp götürürdü. Bu, ömür dediğimiz şeyle beraber yürüyen bir
nevi küller altında Pompei idi.

Böyle zamanlarda Mümtaz için iyi, kötü, güzel, çirkin hiçbir
şey yoktu. Tıpkı arkasındaki uzviyetten, kendisini besleyen sinir cihazından,
terkip ve tahlil imkanlarından alakası kesilmiş, adeta tek
başına kalmış bir gözde, son ihsas anlarını tek başına yaşayan müstakil
bir gözde sade sarsılıştan ibaret bir kainatın akisleri gibi,
Mümtaz bu ölüm bahçesinin canlı hayallerine, o kül rengi tıkızlıktan
kopup kendisine gelen her şeye anlamadan bakardı.

Bazen de evi sarsan, camlardan temellere kadar herşeyi çıldırtan
bir korku olur ve Mümtaz, melekelerinin azami hadde varmış
çılgınlığı içinde her şeyden adeta korkarak yaşardı. Hiçbir deniz
kazası, batmak üzere olan bir gemiyi bu kadar her parçasiyle sarsmaz,
her çivisini yerinden oynatmazdı.

Bedesten'e doğru saptı. Müzayede salonu boştu. Fakat iki taraflı
camekanlar, odalar, yarınki büyük satış için hazırlanmıştı. Camekanlardan
birinde iki aydan beri dedikodusu bütün İstanbul'u
dolduran eski mücevherlerden biri tek başına, küçük bir yıldız topluluğu
gibi haşin, insan dışı, fakat güzel parlıyordu.

Sanki bir gerçek, kendi büyük ve derin cevherinde tutuşmuş
yanıyordu. Bir nevi ulviyet, azami vuzuha varmış idrak, yahut insanı
kendisinde öldürmeğe, bütün zaaflarından kurtulmağa muvaffak
olmuş bir güzellik bu parıltıyı verebilirdi.

Bir an bu mücevheri Nuran'ın boynunda görmeğe çalıştı. Fakat
muvaffak olamadı; saadet hülyası kurmayı unutmuştu. Şüphesiz
ki, Mümtaz için bu mücevhere sahip olma imkanı yoktu. Fakat
genç kadınla tekrar aynı havanın içinde buluşmaları, tekrar sevişmeleri
ona büsbütün imkansız görünüyordu. Bu imkansızlık, önündeki
süsün insan dışı parıltısıyle zihnindeki kadının güzelliğini
onun için ayrı şey yapıyordu.

Sanki genç kadın hayatından uzaklaşmakla bütün zaaflarından,
paylaştıkları her şeyden yıkanmış, hayatın erişilmez tabakalarında
bu elmasın parıltılı katılığını kazanmıştı. Bir kelime ile ayrılık
onu Mümtaz'ın aleminin dışında, efsanevi bir mevcudiyet yapmıştı.

-Keşki hep böyle uzakta, bu kadar yalnız, kendisi olarak güzel
ve herşeyden uzak bilseydim...- O zaman bütün vicdan azaplarından,
içini burgu gibi delen bir yığın hatıradan kurtulacaktı. Bu belki
genç adamın hayalinde kendisini terkeden kadının zaman zaman
büründüğü çehrelerden biriydi. Fakat onun yanıbaşında, aylarca
günlerin ekmeğini beraber kırıp yedikleri insan, kendisi için o kadar
azaba katlanmış, bütün ümitlerini paylaşmış, bir an herşeyin dışında
yalnız onunla, yalnız onun için yaşamış bir varlık, kendi kadını
olan Nuran vardı. Fakat bununla da kalmıyordu. Küçük ve çoğu,
asıl fon ve rengini Mümtaz'ın ruhundaki arızalardan alan hadiselerin
çizgi çizgi yaptığı, adeta etine yapıştırdığı bir yığın Nuran
daha vardı ki, hepsi mahpus olduğu derinliklerden kurtulup suyun
yüzüne çıkmağa, oradan Mümtaz'ın hayatını idare etmeğe fırsat
arıyorlardı. Bunların hepsinin ayrı ayrı, bir Wagner operasının şahısları
gibi, hususi havalarla gelişleri, onun içinde uyanışları vardı.
Hepsi uzviyetini, sinirlerini ayrı hadlerde çıldırtarak zaptederlerdi.
Bazıları günlerce onu aynı haleti ruhiye içinde bunaltır, hiddetten
kine, en siyah ölüme kadar götürüp getirir, sonra bir küçük çağrı,
basit bir vesile ile yerini bir başkasına terkeder, o zaman kıskançlıktan
kısılmış yüz, hiddetten bozulmuş nabız birdenbire değişir;
dayanılmaz bir merhamet, içini parçalar, omuzları genç kadına karşı
işlediğini sandığı günahların ağırlığıyle çöker, kendini zalim, anlayışsız,
hodbin bulur, kendinden ve hayatından utanırdı.



DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:18 PM
Mesaj: #6
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Kıskançlığın, sevginin, pişmanlığın, arzunun ümitsiz tapınma
duygusunun bu üst üste uzattığı çehreler, kendi içinde ve teninde
bir büyük fırtına gibi derinden coşup çoğalan, ona yanaşacak, hatta
nefes alacak en küçük yer bırakmıyan ve genç adamı doğurdukları
alemde hapsedip tüketen bu çehreler, denebilir ki, onun üst üste
değişen dünyalarıydı.

Dışarıdan gelen her şey onun düzenine tabiydi. Onun renklerini
benimser, onun üstüne düşer, onun ışığıyle büyür, küçülürdü. O
kadar ki, Mümtaz'ın, hele son günlerde -benim- diyebileceği ve
kendi başına yaşadığı bir hayatı yoktu. Hep tezat halinde ve birbirini
kovalayan çehrelerin ikliminde yaşıyor, onlarla düşünüyor, onlarla
görüp duyuyordu. Halbuki zaman bu iç fırtınasında birçok
şeyleri durgunlaştırmış, kendi mantığına göre seçtiği bir yığın lüzumsuz
geçiciyi atmıştı. Bir bakıma göre Mümtaz şimdi sevgilisine
bu ayrılığın havasında daha başka türlü, daha kendisine benzeyen
çehrelerle sahipti. Artık onu eskisi gibi kıskanmıyordu. Mücrim,
zalim, insafsızca kayıtsız, sade insiyaklarının peşinde koşan
varlık, bu çehrelerin en zalimi ve en yalancısı ortadan çekilmişti.
Şimdi duyguları ve düşünceleri, daha ziyade durgun ve hüzünlü yüzüyle
öbürünü, kendisini itham eden, ona kabahatlerini saymadan
hatırlatan Nuran'ı sunuyordu.

Bu her türlü hatanın üstünde, bir yığın anlaşmazlığın zavallı
kurbanı, onu her budalalığında, her deliliğinde affetmiş, sakin tebessümüyle
ömrünün bütün acılarını örtmüş kadının hayaliydi. Bu
tebessüm arkasında kendisine ait o kadar büyük, facialı, muzlim
şeyleri gizlediği için, arkasında onun hatalariyle delikdeşik olmuş
bir kalb, insanlara itimadım kaybetmiş, bir bıkkınlık içinde her şeyi
bırakmış bir ömür bulunduğu ve bunların hiçbirini göstermediği,
hepsini örtüp sakladığı için, kendiliğinden en korkunç silah oluyordu.

...

Bu teşebbüs, içinde kendisine ait herşeyi, bütün hatalarını,
mücrim hareketlerini, hele kendisinin bu anlarda hiç anlamadığı taraflarını
seyretsin diye tutulmuş bir aynaya benziyordu. Sonra
Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren,
taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu
tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş
ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükunetin nasıl en son ve
çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün
ve sükunetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi
kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın
perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi.

Bu anlarda Nuran etrafındaki herşeyi tanısa bile kendisini tanıyamazdı.

Fakat dahası vardı. Ayrılığın ve azaplarının kendisine uzattığı
bu son hayal kaç tane Nuran'ın birden yerini aldı. Bu keskin, doğrudan
doğruya ciğerde çalışan hançer, bu tam öldürmeden kıvrandıran
kadeh, bütün sessiz kudretiyle hazırlansın diye tanıdığı kadının
hayran olduğu, tapındığı kaç hususiyeti birden kaybolmuştu.
Mümtaz'ı o kadar çıldırtan o çocuk neşesi, yalnız mesut kadınların
tanıdığı o feyizli bahar, kendisini bir aşkın ortasında, yarattığı bir
alemin içinde gibi idrak etmenin şuuru, o emniyet, o daima yaratış
halinde zeka ve ruh taşkınlıkları, artık hiçbiri, hiçbiri kalmamıştı. O,
neşe bir sırça kadehti ki, kırılmıştı. O taşkın, herşeyi örtmeğe hazır
bahar, bu önündeki elmasın katılığında feyizlerine son vermişti.
İşin en acısı Mümtaz'ın geçtiği yolların hiçbiri kaybolmasın diye
kendisine bir şeyler saklamasıydı, onun için bu durgun tebessümün
aynasında muhayyelesi her an ona kaybettiği cennetlerin bir köşesini
açardı.

Şimdi -biraz evvel olduğu gibi- bir şarkı, az sonra kaldırım taşında
kımıldanan bir aydınlık, bir konuşmada geçen tek bir cümle,
yolunun üstündeki bir çiçekçi dükkanı, bir başkasının gelecek günlere
dair bir tasavvuru, bir çalışma kararı, herşey geçmişe ait bir hayalle
onu bir sene evveline götürür, orada uyandırırdı.

Hakikat şuydu. Mümtaz Binbir Gece'deki eskicinin hikayesine
benzeyen ikiz bir ömrü yaşıyordu. Bir taraftan güzel günlerinin
hatırası zihninden ayrılmıyor; fakat o güneş doğar doğmaz, ayrılığın
gecesi bütün azaplariyle içinde kuruluyordu. Hulasa hemen hemen
muhayyilesinde yaşayan genç adam cennet ve cehennemini
beraberinde gezdiriyordu. Bu iki haddin arasında, uçurum kenarlarında
şiddetli uyanışlarla dolu bir somnambül hayatı vardı. Bu iki
zıt ruh haletinin arasından etrafla konuşur, dersini verir, talebelerini
dinler, yapacaklarını tarif eder, dostlarının işleriyle uğraşır, yakalandığı
zaman münakaşa eder, hulasa kendi hayatını yaşardı.

Genç adam bu kadar kalabalık ve kesif yaşamanın sıkıntılarını
adım başında çekerdi.

Zaman olurdu ki bütün hayatı sadece kaçışlardan ibaret kalırdı.
Zavallı Mümtaz, İstanbul sokaklarında bir nevi hayalet gemi gibi
yaşıyordu. Her özlediği yerden biraz sonra kendi içindeki rüzgar
onu kovuyor, haberi olmadan lengerler alınıyor, yelkenler şişiyor
ve uzaklaşıyordu.

Bu hissiliğin yanıbaşında çok zihni bir zaafı bulunmasa, Mümtaz
çoktan mahvolmuştu. Fakat seviştiği zamanlarda, bu aşka o kadar
zararlı olan bu ikiz yaratılış, şimdi onu kurtarıyordu. Onun için,
bütün yıkılışına rağmen, dış tarafında zaman zaman olsa bile az çok
kuvvetli ve velut görünüyordu. Bir ihtirasın, çok derine geçmiş bir
hayat tecrübesinin arasından etrafa baktığı için, gördüklerini daha
iyi anlıyor, görüş zaviyelerini ayarlamasını biliyordu. Zaten, yalnız
kendisine ait şeylerde acemi, çolpa ve ölünceye kadar hasta veya
çocuk kalmağa mahkum yaratılışlardandı.

...

Mümtaz, hiçbir şey düşünmemeğe karar vermiş insanların haliyle
acele acele yürüyordu. Çarşıdan Nuruosmaniye'ye çıktı. Oradan
aşağıya doğru saptı. Kiracıyı bir an evvel görmek istiyordu. Bir
an evvel bütün işleri bitmeliydi. -Hele bir İhsan iyi olsa... İhsan bir
kere iyi olsun da...- Bir dilenci sadaka istedi. Adam yerde, kıçına
bağladığı bir tekerlekli tahta üzerinde ellerine geçirdiği takunyalarla
yürüyordu. Bir örümcek kadar ince ve çarpık bacakları omuzunun
üstünden sarkıyordu; bu ayaklardan birisinin parmakları arasına
geçirdiği bir cıgarayı fosur fosur içiyordu. Yüzünün solgunluğu,
pejmürde hali, ilk yaklaşanı saran hasta insan manzarası olmasa, dilenciden
ve alilden ziyade, güç ve şaşırtıcı numaralar yapan bir akrobata,
dansın ve ritmin çılgınlığı içinde kah örümcek, kah yıldız
olan, şimdi bir kuğu kuşunu, biraz sonra bir gemiyi taklit eden bir
balet ustasına benzetilebilirdi.

Yüzü solgun ve zayıftı. Cıgarayı içine çekerken büyük bir haz
duyduğu aşikardı. Yaşı daha ziyade ince bıyıklarının tazeliğinden
belli oluyordu. Mümtaz, uzattığı parayı aldıktan sonra adamın vaziyetini
değiştireceğine, teşekkür etmek veya başka bir marifet göstermek
için daha şaşırtıcı bir hale getireceğine inanır gibi bekledi.
Fakat böyle olmadı. Bilakis başını eğdi, yüzünü görünmez yaptı ve
cıgarasından bir nefes daha çekti, sonra takunyalarına dayana dayana
daima bacakları, lifi bir ağaç dalı gibi omuzlarına ve gövdesine
sarılı, acele karşı kaldırıma geçti ve güneşte bir duvarın kenarına
dayandı. Bu haliyle daha ziyade bir kabusu, yarım doğmuş bir fikri
andırıyordu. Güneşte çimentosu düzlenmiş duvarın kenarında,
sokağa ait bir şeymiş gibi bekliyordu.

O zaman Mümtaz etrafına dikkat etti: Yol, güneşin altında harap
evleri, açık kapıları, dışarıya sarkmış cumbaları, çamaşır serili
balkonlariyle harap ve bitmiyecek korkusunu verecek kadar uzun,
bembeyaz, aydınlıkla adeta derisi soyulmuş gibi uzanıyordu. Şurada
burada, kaldırım kenarlarında bitmiş otlar vardı. Bir kedi, alçak
bir bahçe duvarından sıçradı ve sanki bu işareti bekleyen bir kereste
fabrikası, testeresini işletmeğe başladı.

-Hasta bir yol...- diye düşündü; bu manasız bir düşünce idi.
Fakat işte zihnine eklemişti. -Hasta bir yol...-, bir nevi cüzzama
yakalanmış, onun tarafından iki yana sıralanmış evlerin duvarına
kadar yer yer oyulan bir yol...

Başını kaldırdığı zaman, birkaç yolcunun durmuş, kendisine
baktığını gördü ve bulunduğu yerde bir nevi fenalık geçirdiğini anladı.
Halsizliği yüzünden bu cüzama tutulmuş, yer yer onun tarafından
yenmiş evlerden birinin duvarına dayanmağa mecbur oldu. Yol
güneşin altında, onun tarafından hala derisi yüzülerek uzuyordu.

Bir çocuk yaklaştı: -Su ister misiniz?- dedi. Mümtaz ancak,
-hayır!- diyebildi. Ah, bu yoldan bir çıkabilseydi. Fakat yürüyebilmesi
için yolun ayaklarının altında kaymaması, olduğu yerde durması
lazımdı. Acaba bu son mu? diye düşündü. Son... Kurtuluş...
Herşeyin bitmesi ve perdenin inmesi. O büyük ve ferahlatıcı boşanma.
Bütün kafasındakilere, hepsine birden -paydos!- demek, kapıları
açmak ve yol vermek, son zerresine kadar her hatırayı, her hayali,
her tasavvuru kovmak ve herhangi bir nesne, cansız ve şuursuz
bir mevcut olmak, bu güneşin altında parlak bir yılan sırtı gibi,
bir ucu dikilen sokağa, güneşin yer yer bir cüzam gibi kemirdiği
duvarlara, evlere katılmak, varlığın çemberinden çıkmak, bütün
tenakuzlarından kurtulmak...



Kiracı, küçük dükkanda ilk defa doğuracak bir kedi yavrusunun
sancılı telaşıyle, herşeyden, duvarlardan, çuval çuval nalbur eşyasından,
kasalardaki çivilerden, tavandan aşağı asılmış bir yığın öteberi
hevenginden imdat umar gibi, ellerini oğuşturarak geziniyordu.

Onu görür görmez gözlerini kıstı. Bu insanla karşılaşmasının
alametiydi. Masa başında geçen uzun yıllarda, bulunduğu delikten
insanlara böyle bakmak itiyadını almıştı.

-Buyurunuz beyefendi oğlum... Ben de sizi bekliyordum. O
kadar, her gün olduğu gibiydi ki, bu son cümle olmasaydı, Mümtaz,
üst üste gönderdiği haberleri bir başkası tarafından uydurulmuş
bir şaka zannedecekti. Bu düşünce içinde suallerine cevap verdi:

-İyidir, teşekkür ederim. Selamları var, biraz rahatsız... Teşekkür
ederim. Konuştukça onun aynı adam olmadığını, hiç olmazsa
içinde sabırsızlık ve ümit denen zembereklerin çalıştığını, onu
uzun, upuzun darağaçlarına kendi kalbinin küçük vuruşlariyle
mıhladıklarını anladı.

-Bir kahve elbette içersiniz, yahut soğuk bir şey...

Mümtaz, hiçbir şey içmiyordu. Bu dükkan, bu çuval çuval eşya
onu sıkmıştı. Zaten adamın da fazla ısrara niyeti yoktu. Yirmi senedir
çektiği mide sancıları yüzünden iki yemek arasında herhangi
bir şey almanın sıhhate ne kadar dokunduğunu bilirdi. Onun için
teklifinin arkasından, tıpkı bir lüks seyahat vagonundan sonra hemen
bir marşandizin gelmesi gibi, şaşırtıcı bir çabuklukla işe geçti:
Kontratlar hazır, mağazanın da, deponun da...

Müıntaz'ın -bu sapa yerde-ki dükkanın mağaza, -mahalleyi
kokutan rutubetli mahzen-in depo oluşuna şaşırmasına meydan
vermeden, genç adamın önünde iki kontratı birden açtı. -Tabii, yengenizin
mühürü yanınızdadır?..-

Evet, yanındaydı. Kontratlarda hiçbir eksik yoktu. Mümtaz,
yengesi namına mühürledi. Adam cüzdanını çıkardı ve:

-Bir senelik kirayı hazırlamıştım.. diye bir zarf çekti.

Mümtaz:

-Acaba hasta mı? diyordu.

Mavi zarfı, içinden paradan başka herşeyin çıkmasını bekleyen
bir yüzle aldı. Tam o anda telefon çalmağa başladı. Genç adam,
kendi hayretine dışarıdan başkalarının da iştirak ettiği vehmine kapıldı.
Başkaları, her ikisini de tanıyanlar, hepsi bu işe şaşırıyordu.
Fakat birdenbire İhsan'a bir şey olmak korkusuyle o da ayağa kalktı;
onu burada arayabilirlerdi.

-Sana kalay al! diyorum, kalay, kösele... O kadar. Ne kadar
bulursan. Öbürlerini geç. Kalay, kösele...

Sesi, şimdiye kadar hiç tanımadığı bir irade ile bu iki maddeden
başka yeryüzünde ne varsa hepsini ilga ediyordu. Sonra bu iradeye
küçük bir şüphe karıştı:

-Biz makine işinden anlamayız... Sen dediğimi yap.

Telefonu kapattı. Tekrar yerine geçti. Konuşmanın işitildiğinden
canı sıkılmış gibiydi. bir şey yapmak için siyah gözlüklerini
taktı. Son derece uzaktan, genç adama:

-Tamam, değil mi? diye sordu.

Mümtaz, mavi zarfı cebine soktu. Gözleri, başka bir öğreteceğin
var mı? diye telefona dikili, kiracıya veda etti. Adamın yüzüne
garip bir utanma hissiyle bakmamıştı.

Hiçbir siyasi münakaşa, hiçbir sefir dosyası, yalnız bir tarafına
şahit olduğu bu konuşma kadar ona vaziyeti öğretemezdi. Harp
olacaktı. Sendeliye sendeliye yürüyor, ikide bir alnını siliyordu.

-Harp olacak, diyordu, Bu herhangi bir seferberlikten başka
türlü; daha emin, daha kat'i bir hazırlanıştı. Bu yüzde yüzün, yüzde
binin kat'iliği idi. Demek bütün bu dükkanların içinde bu sessiz hazırlanış
vardı; telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve
makine eşyası kalkıyor; rakamlar değişiyor; sıfırlar çoğalıyor, imkanlar
azalıyordu. Harp olacak. -Gideceğiz, hepimiz gideceğiz...-
Korkuyor muydu? Kendisini iyice yokladı. Hayır, korkmuyordu.

Hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. Sadece
rahatsız olmuştu. İçine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz
cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. Ne olduğunu anlamak
için beklemek lazımdı. -Ölümden korkmuyorum, diyordu. Bütün
ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki... Ondan korkmama sebep
yok.- Fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek
başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi.
Kaç defa Mümtaz, tıpkı, şurada sekiz, on kulaç su kaldı;
ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün
yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet
toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes
için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi;
ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve herşeyle
beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş
on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. -Bütün ıstıraplarım,
orada, o eşikte bitecek... Acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün
mü, hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin
eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir
akıbet. Fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem
parçasına isabet etmiş. Mademki kainat, her zerresiyle benim için
canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip
Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!- Hayır,
böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak,
satıhta yüzmekti. -Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine
giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir, diyoruz, istiyoruz,
memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye
eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.

Bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden
yaratıyor, doğuruyoruz... Hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir
hali gibi kabul etmiyoruz.- Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna
kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Herşey bizden geliyor, bizimle
geliyor ve bizde oluyor.

Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar,
ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.
Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur.
Kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi,
yeni güneş manzumeleri kurulur. Denizlerin dibinde mercan
adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri
gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir
ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden
toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi.
Bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret
zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit
ve yer yer karartan akisleriydi.

Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde
ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı,
çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi
toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden
ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz
bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın
bu mahpusu, onun dışına fırlamağa çalışan bir biçare idi. Onun
içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde herşeyle beraber
akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ıstırap
makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; herşey
bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmağa razı olduk, bunu
kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor;
hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın
oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme
doğru eğiliyordu. Bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına
karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği
için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi
buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeğe
mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette
bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculos'un peşine takılıp
koşmasıydı. Fakat asıl Homunculos bir aksülamelden doğmuştu.
Onun için daha anlayışıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün
pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti.
Onun için Galathe'nin arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini
kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat
bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal
uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu.
Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan
sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. Orada her türlü
arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun
ıstırabı kadar tabii ne vardı! Şuurla var olmayı, gerçekten
var olmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük,
değişmez zaruretin yanında kendi de yenibaştan talihler icat ediyordu.
Yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar
hep o varlık vehminin çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi,
kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum.
Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan
bir zerre değil, kendisi. Aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın
gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük
su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, -Mademki
düşünüyorum. O halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım,
mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıztırap çekiyorum,
o halde varım! Sefilim varım, budalayım varım! Varım, varım!- diyordu.

Vİİ

Eminönü'ne kadar, ne yaptığını bilmeden, acele acele bu nizamsız
düşüncelerin birinden öbürüne atlayarak gelmişti. Şimdi şu
vapurlardan birine atlayabilse, Boğaz'a gidebilseydi. Bir ay vardı ki
evinde yatmamıştı. Emirgan'ın arka taraflarında bu ev, eski medreselerin
avlusunu andıran kapalı bahçesiyle, Kandilli'den Beykoz'a
kadar bütün manzarayı kavrayan balkonuyle gözünde canlandı.
Bahçe gündüz güneşle, arı ve böcek sesleriyle dolu olurdu. Birkaç
meyve ağacı. bir ceviz, kapısının önündeki kestane, kenarlarda adını
bilmediği bir yığın çiçek vardı; iç kapı, vaktiyle limonluk olan
dar, camlı bir koridora açılırdı. Ondan sonra yazın o kadar serin
olan taşlık gelirdi. Burada geniş orta masası, küçük içki dolabı, büyük
bir sedir vardı. Merdiven genişti. Bazen iki yastık atarak Nuran'la
orada otururlardı. Fakat genç kadın daha ziyade yukarı katı,
büyük balkonu, Beykoz'a kadar bütün manzarayı kavrayan sofayı
severdi. Dönmesi imkansız olan günleri kendisinden uzaklaştırmağa
çalıştı. Şu dakikada onları düşünmeğe hiç lüzum yoktu. İhsan
hasta idi; içindeki rahatsızlık, o renksiz külçe hakiki şeklini almıştı.

O, İhsan'ın hastalığı idi, onun dili ile, onun ıstırabıyle konuşuyordu.
Bir ahtapot gibi sayısız kollarını uzatmış, herşeyi kucaklamıştı.
İçinde ve dışında o vardı. Tekrar yanıbaşında oluncaya kadar
bu böyle olacaktı. Ta ki onun ellerini avucuna alsın, nasılsın ağabey?
desin, gözgöze gelsinler; o zaman iş değişir, Nuran'ın zamanına
geçerdi. O vakit ayrılığın dünyası başlardı; herşeyi kendisine yabancı
bulan, kendisini sonsuz bir gurbette duyan insanın, belkemiği
yalnızlıktan ürperen, kadınsız erkeğin dünyası. Bir yığın iç parçalayıcı
yokluktan ibaret bir dünya idi bu. Hep böyle oluyor, çoktan
beri içiçe odalarda yaşıyor gibi, birinden öbürüne geçiyordu.

Fakat dönmesi imkansız olan, onu bırakmak niyetinde değildi.
Şimdi de karşısına iki genç kız kıyafetinde çıkmıştı. Biri kırmızısı
bol empirmesi içinde sadece tül ve kıvrım, öbürü çok açık göğsü
omuza doğru, hiçbir şey tutmayan tek bir düğme ile kesişin düzlüğünü
mühmel yapan ve vücuda adeta o anda ve çarçabuk, ancak elden
geldiği kadar örtülmüş halini veren sarı elbisesinde sade telaş,
nefes nefese karşısına dikildiler:

-Ah, Mümtaz, seni gördüğümüz ne iyi oldu.

-Neredesin, ayol, görünmezsin, etmezsin?

İkisi de bu tesadüften memnundular:

-Sana öyle havadislerim var ki...

Nuran'ın halasının kızı lafı değiştirmek istedi; fakat Muazzez'in
bütün bildiklerini Mümtaz'a yetiştirmesine hiçbir kuvvet
mani olamazdı.

Zaten genç kız bunu yapacağını, meydanın kendisinin olduğunu
biliyordu; fakat işe nereden başlayacağını bilmiyordu. Öğrendiği
hiçbir şeyi kendisine saklayamıyan bu tatlı mahluk, -Mümtaz,
herşeye rağmen onu sevimli bulurdu- kısa ömründe ilk defa bu
cinsten bir havadisi verecek, hem bildiği bir şeyi anlatacak, hem de
senelerdir biriken bir hıncı alacaktı. Bu anı tutması lazımdı; fakat
bir üçüncü şey daha vardı; havadisini o tarzda vermeliydi ki, Mümtaz
bütün ahmaklığına rağmen, -Yarabbim, ne kadar aptaldı ve böyle
bir aptalı nasıl sevmişti?- kendisini sevdiğini, derhal teselliye hazır
olduğunu anlasın. Fakat kafasına hiçbir şey, hiçbir fikir gelmiyordu.
Sadece Mümtaz'a bakıp, dişlerinin ucu ile gülüyordu.

-Haydi, söylesene, ne oldu? Mümtaz, sualini gülerek sormuştu.

Hakikaten bu kızda hoşuna giden bir taraf vardı. Zalim, şımarık,
hodbin, beyinsiz, fakat güzeldi. Bir meyve gibi tatlı ve çekiciydi.
Onu beğenmek, sevmek, arzu etmek için hiçbir hazırlığa ihtiyaç
yoktu. Kumral saçların daima değişen, daima dalgalı çerçevesinden
bu yüzü kendine doğru çekmek, bu dişlerin parıltısını öperek, ısırarak
kapatmak yetişirdi. Kuyu gibi fakat aydınlık, lezzetli bir an.
Ondan ötesini düşünmek, bir ufuk aramak manasızdı. O, kendisinde
başlar, kendisinde biterdi. O kadar ki, doğrudan doğruya telkin
ettiği şeyleri bile, bir an düşündükten sonra insan vazgeçebilir, yoluna
gidebilirdi. -Hiç olmazsa benim. için böyle...-

Bununla beraber, bu kız şimdi kendisini zehirliyecekti. Şimdi
ona Nuran'ın evlendiğini söyleyecekti.

Nihayet İclal dayanamadı; oyun çok uzamıştı; belli ki genç kız
akrabasına, kendilerine ait bir işin üzerinde böyle durulmasını istemiyordu.
Nuran, eski kocasıyle barışmıştı; her yerde, her zaman
olagelen bir iş için, bu kadar tereddüde, manalı bakışmağa ne lüzum
vardı? Bir boşluğa kendini bırakır gibi anlattı:

-Belki biliyorsun, canım... Haber filan dediği, Fahir'le, Nuran'ın
barışması. Yarın İzmir'e gidiyorlar. Nikahları orada olacak.
Geçtiği yola bakar gibi durdu ve birdenbire kızardı.

Mümtaz'la böyle kupkuru konuşmağa hakkı var mıydı? Ne
yapsın ki Nuran'ı, Muazzez'e karşı müdafaa etmesi lazımdı. Sesini
yumuşatarak ilave etti:

-Fatma'nın sevincini görsen... Babam geldi! diye kıyamet koparıyor.
Babam geldi, bir daha gitmiyecek! diyor.

Şimdi artık kimseye hıncı kalmamıştı. Büyük bir yük altından
kurtulmuş gibi nefes aldı. İçinin tam rahat edebilmesi için Mümtaz'ın
bir şeyler söylemesini bekledi.

Mümtaz güçlükle bir -Allah hayırlı etsin...- dedi. Bu üç kelimeyi
nasıl bulmuş, nasıl birbirine eklemişti. Heceleri, kurumuş
gırtlağından nasıl çıkarttı? Bunu kendisi de bilmiyordu. Fakat sesinin
fazla boğuk olmamasına sevindi. Sonra İclal'in -Daha bir şeyler
söyle... Bu yılandan kurtar beni...- der gibi baktığını görünce,
Fatma'nın babasını çok sevdiğini ilave etti. Sonra başka bir mevzua
geçti. Yavaş yavaş hızlanıyordu. Biraz daha gayret etse tabii olabilecekti.
O söyledikçe İclal'in her zamanki tebessümü dudaklarına
geldi. Gözlerinin içi gülüyordu. Böyle zamanlarında kaşları, baygınlaşan
gözleriyle adeta birleşir, alnının altında çok mahmur, cazibeli
bir gölge yapardı. Şurası var ki İclal, genç kızlık denen mevsimi,
tabii yaşıyanlardandı. Onun bir kedi kadar kanaatkar hayatı vardı.
Etrafındakiler birbirine karşı iyi olsunlar, yeterdi; kendisine
bundan elbette bir hisse düşerdi. Mümtaz deminden beri onun içinden
neler geçtiğini biliyordu. Şimdi mesuttu. Hepsi mesuttular; Fahir
o kadar yıkıcı şeylerden sonra karısıyle, Nuran çocuğu ile, İclal
tatmin edilmiş aile duygusu ile, Muazzez ona saadetinin yıkıldığını
aşağı yukarı kendi ağzıyle haber verdiği için, hepsi mesuttular.
Artık ayrılabilirlerdi.

-Sizi vapura götürürdüm ama, çok işim var.

-Haydi canım, biz senin için beşi beş geçeyi kaçırdık...


DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:18 PM
Mesaj: #7
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Mümtaz, onlara, evde hasta olduğundan bahsetmek istemedi.
Beyhude yere kendisine acındırmış olacaktı.

-Hakikaten işim var, diye ayrıldı.

Biraz ileride, arkasına dönüp baktı. Sarı kostüm ve kırmızı
emprime, yine yan yana idiler, yine Muazzez'in etekleri İclal'in elbisesini
küçük çarpışlarla okşuyordu. Fakat artık kolkola değildiler
ve adımları, aynı düşüncenin ritmini dokumuyordu.

:::::::::::::::::

İKİNCİ BÖLÜM

NURAN

İ

Bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak
kadar basit bir aşk hikayesidir.

Mümtaz'la, Nuran bir sene evvel, bir mayıs sabahı Ada vapurunda
tanışmışlardı. Bir haftadan beri oldukça kuvvetli bir çocuk
hastalığı komşuları alt üst etmişti. Nuran, Fatma'yı daha ziyade evde
tutamıyacağını anlayınca, Ada'da teyzesine bırakmağa karar
vermişti. Kocasından kışın başında ayrıldığından beri garip, kendi
içine çekilmiş bir hayatı vardı. İstanbul'a bütün kış üç dört defa, o
da şu bu almak için inmişti. İki tarafın rızası ile olmasına rağmen
-Fahir'e bu son dostluğu da göstermiş, teklifi üzerine beraberce geçimsizlik
davası açmağa razı olmuştu- mahkemenin uzun sürmesi onu yormuştu.

Hadise zaten güzel değildi; inandığı, sevdiği adam, çocuğunun
babası, evlendiklerinden yedi sene sonra bir seyahatte tanıdığı Romanyalı
bir kadın yüzünden iki sene evini barkını bırakmış, şurada
burada sürtmüş, sonra da bir gün artık beraber yaşayamıyacaklarını,
ayrılmaları lazımgeldiğini söylemişti.

Gerçekte, bu, başından beri mesut olmayan bir evlenme idi.
İkisi de birbirini çok sevmişler; fakat vücutça hiç tanımamışlar, Fahir
sinirli ve bezgin, Nuran sadece sabırlı, yan yana, birbirlerine
kapalı, fakat gündelik işlerde açık, iki tesadüf mahkumu gibi yaşamışlardı.
Fatma'nın dünyaya gelişi, bu kapalı ve hemen hemen neşesiz
hayatı başlangıcında biraz değiştirir gibi olmuştu. Fakat çocuğunu
çok sevmesine rağmen ev, Fahir'i daima sıkmış, karısının
sessiz, yumuşak ve kendi alemine gömülmüş hayatını daima yadırgamıştı.
Fahir'e göre Nuran ruhen tembeldi. Hakikatte ise kadın
yedi sene bu yarı uyku hayatından onun kendisini uyandırmasını
beklemişti.

Tehlikeli denecek derecede zengin, her ihtimale gebe, her manasında
velut bir kadınlık hayatı, bakımsız bir tarla gibi sırf kendisini
işleyecek erkeğin yokluğundan yarı hulya, yarı verimsizliğin
bütün sebeplerini kendisinde gören bir aşağılık duygusu içinde akıp
gidiyordu. Fahir, sahip olma hissinin içinde her türlü arzu ve hevesi
uyuttuğu insanlardandı. Onun için bu zengin madenin farkına
varmadan onun yanıbaşında aslında kısır, ancak insiyaklarını uyandıracak
şiddetli sürprizleri bekleyerek yaşamıştı. Zaman zaman karısına
dönüşleri de içten beslenmediği, kadına karşı daima satıhta
kaldığı için, Nuran'ın üstünden bir kayanın üstünden aşan bir dalga
gibi, onda hiçbir akis uyandırmadan geçerdi. Böyle bir mizacı,
ten işlerini büyük bir mikyasta hesaba katan bir aşk, yahut da, onun
hayatına olduğu gibi nakledilmiş bir tecrübe uyandırabilirdi. İşte
Emma, Köstence plajlarında tesadüf ettiği Fahir'in hayatına böyle
bir tecrübe ile girmişti. Bu güzel erkekte bir başkasının derisiyle
uyuşma imkanı eksikti. Fakat Emma'mn on beş senelik aşk kadını
hayatı, bu eksikliği ikisi için de telafi edebilmişti.

Kıskançlık, bir yığın gürültü, vicdan azabı, telaş, hulasa türlü
uygunsuzluklar içinde, Fahir birdenbire kendisini olduğundan başka
görmeğe başlamıştı. Sanki bir yarışta imiş gibi, metresinin arkasından
nefesi tıkana tıkana iki sene koşmuş, yetişip onu geçemediğini
görünce bütün dizginlerini teslim etmişti.

İşte Mümtaz; hayatını baştan aşağı değiştirecek olan kadını bu
şartlar içinde, böyle bir yalnızlıkta tanımıştı. Mümtaz alt salonda
karanlığa gömülmektense, biraz rahatsız olacağını bile bile yukarıda
oturmayı tercih ederdi. Fakat hangi İstanbullu bindiği vapurda
kimlerin bulunup bulunmadığını merak etmez? Hele yersiz kalmak
tehlikesi yoksa. O da alt kamaraya göz atmadan yukarıya çıkmağa
razı olmamış, orada çoktan beri rastlamadığı bir dostunu karısiyle
beraber görmüş, içinden; -Sanki başka gün karşıma çıksan ne olurdu?-
diye diye yanlarına oturmuş, biraz sonra Nuran bir elinde birkaç
paketle, bir çanta, öbüründe yedi yaşlarında, lepiska saçlı bir
kız çocuğu, içeriye girmişti. Karı koca bu yeni geleni tıpkı biraz evvel
Mümtaz'ı karşıladıkları gibi sevinçle karşılamışlardı.

Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı
andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz
bu İstanbulludur, diye düşünmüş, -İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor,
ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor- dediği zaman kim olduğunu
anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı.
Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve
belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran'a benzemek, Türkçeyi
onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun
gözlerinin ısrarıyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral
başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri
yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak
öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi
görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi
kendisi olarak sakin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile,
o haftalar içinde öğrendi.

Mümtaz, kendisine tanıtıldığı zaman genç kadın gülerek:

- Ben sizi tanıyorum, dedi. Sabahleyin aynı vapurda geldik.
Siz, İclal'in arkadaşı Mümtaz Bey'siniz.

İclal'in arkadaşı kelimelerini, altları çizilmiş gibi söylemişti.
Mümtaz tanındığına memnundu; fakat İclal'in hüviyetine tuttuğu
fenerden korkuyordu. Genç kız fena insan değildi; aralarındaki
dostluk ömür boyunca sürecek cinstendi. Fakat geveze idi; -kim bilir,
edalı yarim, neler söylemiştir?-

-O halde ben de söyleyeyim, dedi. Siz meşhur Nuran ablasınız.
Çocuğu göstererek, -küçük hanım, biraz da hiç uğramadığı,
görmediği bizim sınıfta büyüdü. Her sabah umumi vaziyet raporunu
dinledik.- Çocuğa uzaktan gülümsedi; fakat Fatma, Mümtaz'ın
iltifatına kulak asmadı. Hiçbir yabancı erkeğe yüz vermek niyetinde
değildi; her erkek onun saadeti için bir tehlike idi. Yalnız annesi
gülüyordu. Mümtaz, Boğaz vapurunda ilk önce onun karşısında
oturmak istediğini, sonra nedense bunu yapmadığı için kendisini
Muazzez'in dişleri arasına attığını düşünüyor, tereddüdünü, utangaçlığını
farkettiyse, diye üzülüyordu.

Muazzez'le İclal'in ayrı ayrı yaratılışlarla birbirini tamamlayan
çok lezzetli bir dostlukları vardı. Muazzez günün meçhul ülkeler
ve lüzumsuz hadiseler gazetesiydi. İstanbul'un her semtinde gidip
göreceği bir akrabası, hiç olmazsa kardeş gibi sevdiği bir ahbabı
bulunan büyükannesine benzerdi.

Bu ihtiyar kadın sabahtan akşama kadar, her uğradığı yerde,
yolda veya bir evvelki ziyaretinde gördüğü, işittiği şeyleri tekrarlaya
tekrarlaya gezer, akşamüstü bir hususi metodla hafızaya tamamiyle
mal olmuş bir yığın havadisle dönerdi. Koca şehirde bilmediği
şey pek azdı. Biraz kalbur üstünde olmak şartıyle bütün İstanbul'u
tanır. Sene, ay, hatta gün zikrederek, insanlarının halinden
bahsedebiliyordu. Zaten evcek böyle idiler. -Hepimiz eve bir heybe
havadisle geliriz, derdi. Akşamüstü sofrada birbirimize onları
anlatırız, sabahleyin kahvaltı ederken fasulye ayıklar gibi lüzumlu
ve lüzumsuzunu ayırırız.- Dayısı, üç gün, başkasına ait havadisler
yüzünden kendisine ait çok mühim bir işi anlatmağa vakit bulamamış
ve üç gün sonra, -Çocuklar, sözünüzü kestim, kaç gündür söyliyeceğim,
vakit bulamadım, İkbal'den telgraf aldım, bir kızımız
olmuş!- diye ancak haber vermişti. Bu yüzden kızcağıza Nisyan
adını takmışlardı.

İclal, Muazzez'e bakılınca, çok az konuşurdu. O küçük dikkatlerin
insanıydı. Muazzez'in getirdiği havadisleri o tasnif eder, altlarını
çizer, adeta insani tecrübeye malederdi.

Her türlü hüküm, ışık, renk ondan gelirdi. Onun için Muazzez,
yüz kişi içinde de olsa sözünü ona bakarak -bilmem, sen ne dersin-
diye bitirirdi..

Her akşam onların fakülteden başları birbirine girmiş, kolkola
çıkışlarını görmek Mümtaz'ın en büyük zevkiydi. Bu yüzden iki kıza
-Zeyneb Hanım konağının iki acuzesi- adını vermişti. -Rektör,
bunların bildiğini bilmez-. -Muazzez'e sorun, o bilmiyorsa bu iş
olmamıştır, İclal unutmuşsa ehemmiyetsizdir, aldırmayın- diye
alay ederdi. İclal'le Muazzez'in aralarında birincisinin sadece tesadüfle
öğrenmesi, ikincisinin ise büyük bir tecessüsle herhangi bir
meselenin peşine düşmesi gibi bir fark vardı. Ta Iiseden beri tanıdığı
arkadaşının bu huyunu bildiği için, İclal o kadar sevdiği ve çok
defa tesiri altında yaşadığı Muazzez'i kendi aile muhitine sokmaktan
daima çekinmişti.

İclal'in akrabası, Muazzez için sık sık bahsedilen gaip dostlardır.
Bu sabah da Muazzez kendisine birçok şeyler anlatmıştı. Yeniköy'de
çok eski bir Rum ailesine ait yalının yok pahasına satıldığını,
yanıbaşındakinin kırmızıya boyandığını, damadın bunu görür
görmez, ben böyle zevksiz yerdc oturamam, diye çıkıp gittiğini -tabii
ayrılmağa vesile arıyordu-, Arnavutköyü'ndeki meyhanelerden
birinde dört gece evvel iki düşkün kadının birbirleriyle ettikleri
kavgayı, Bebek'te balıkçı Çakır'ın yeni bir sandal aldığını, üç nişan
ve iki düğün havadisiyle beraber söylemişti. Fakat İclal olmadığı
için hiçbiri derine, beşeri dibe inmemişti. Çünkü İclal'in dikkatlerinde
gerçekten tamamlayıcı bir şey vardı.

-Doktora tezini bitirdiniz mi?

-Dün akşam bitirdim, dedi ve deminki çocukça utanmasını daha
çocukça bir neşe ile tamamladı; dün akşam son sahifenin altına
kırmızı kalemle kocaman bir çizgi çizdim. Altına birinciden daha
kalın bir çizgi, bir tane daha, en altına dört mayıs, saat 23'ü beş geçe
diye yazdım. Bir imza attım. Sonra kalktım; balkona çıktım. İsveç
usulü üç dört derin nefes aldım. Şimdi de Büyükada'ya gidiyorum.
Utanmasa, yaşım yirmi altı, Emirgan'da, tepede güzel bir evde
oturuyorum, kötü dansederim; balıkta sabırsızlık yüzünden şansım
yoktur, fakat iyi yelken kullanırım. Hiç olmazsa deniz kazalarından
kurtulmakta birinciyim. Hatırınız için her gün iki tabak semizotu
yiyebilir, hatta içtiğim cıgaraları bir pakete indirebilirim, diye
tamamlayacaktı.

Bu çılgınlık biraz da tezin bitmesinden geliyordu. Artık hür olduğunu,
istediği gibi gezip tozacağını, istediği şeyleri okuyacağını
düşündükçe sevinci artıyordu. Mayısın dördünde tezini bitirmek,
yazı kazanmaktı. Dört seneden beridir, ilk defa yaz denen harikulade
kuş kendisinin oluyordu. Dört ay İstanbul onundu. Vakıa imtihanlar
vardı; fakat ne çıkardı? Daima bir kaçamak yolu bulabilirdi.

Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip
bir dikkati vardı. Adeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz
şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da bu gözlerin parıltısı
idare ediyordu. Mümtaz, ona baktıkça İclal'e hak veriyordu; gerçekten
güzeldi. Bir yığın şahsi tarafı vardı.

-İclal bu kış hep sizden bahsetti. Boğaz'da tek başına bir evde
oturuyor, diye...

-Evet, garip bir tesadüf oldu. Birkaç yaz evvel İhsan ağabeyim
çok güzel bir ev bulmuştu. Kış gelince onlar taşındılar, ben kaldım.

-Canınız sıkılmadı mı?

-Pek sıkılmadı. Zaten sık iniyordum. Sonra çocukluğumdan
beri tanıdığım yer. İlk önce güç olmadı değil. Fakat bahar gelince...

İkisi birden, ayrı ayrı yollardan bir ay evveline çıktılar; erguvanların
açılışlarını, her bahçenin üstünden dal dal uzanışlarını hatırladılar.
Nuran, Mümtaz'ın bu güzelliklere kendisi gibi bir yığın
acının arasından bakmadığını düşünmek istedi. Fakat onun birkaç
hafta içinde, hem de onbir yaşında iken, -İclal böyle söylemişti- anne
ve babasını kaybettiğini biliyordu. Hayır, hayat her çağda insanı
zehirleyebilirdi. Vapura gelirken peşleri sıra konuşan iki fakir çocuğun
geçim sıkıntısından bahsedişini duymuştu. O yaşta konuşulacak
şeyler miydi?

--Adamın parası yok... Olsa iş değişir. Elinden gelse canını
verecek. Baktım sonu çıkmıyor, ben okumak istemiyorum, diye
tutturdum. Zaten hocalar işin farkında değiller, bundan adam olmaz!-
diye söylenip duruyorlardı. Girdik çıraklığa. Haftada yüz elli
kuruş, bozdur bozdur harca... Ne ise, kitap, vapur parasından
kurtuldum. Öğle yemeklerim de oradan çıkıyor. Fakat yağ kokusuna
tahammül edemiyorum. Midem hep ağzımda. Annemin gebelik
haline benzedim...-

--Başka bir iş yok muydu?-

--Vardı ama, hesabıma gelmezdi. Sanat olduğu için başta para
vermiyorlar. Bakma, aşçı dükkanında bahşiş, falan gene on lirayı
buluyoruz. Babam iyi olsun, kunduracılığa gireceğim... Ama iyi
olacak mı?-

Başını çevirip bakmıştı. On iki, on üç yaşlarında, zayıf, üzüm
gözlü bir delikanlıydı. Elinde taze kesilmiş bir çubuğa dayana dayana
yürüyordu. Halinde üzüntü, alay, yaradılıştan gelme zarafet
birbirine karışıyordu.

Sabih, Mümtaz'a sordu:

-Plakları buldun mu?

-Buldum. Ama biraz eski. Fakat asıl bilmediklerimiz, hiç tanımadığımız
parçalar var! İhsan ki bu işe o kadar meraklıdır, o halde
mevcudun yüzde birini bilmiyoruz, diyor. Biri çıksa da şunları tanıtsa,
notaları neşredilse, diskleri yapılsa, hulasa, şu piyasa musıkisinden
bir parça kurtulsak! Düşün bir kere, Dede gibi bir adamı yetiştirmişsin,
Seyid Nuh, Ebubekir Ağa, Hafız Post gibi adamlar gelmiş,
muazzam eserler vermişler. Benliğimizin bir tarafı yapılmış.
Sen farkında değilsin; ruh açlığı içindesin. Felaket şurada; bugünkü
nesil ortadan çekildi mi, çoğu ezbere olan bu eserler kaybolacak.
Mesela tek başına Münir Nurettin'in bildiklerini düşünün.

Sabih, Nuran'a döndü:

-Siz, Mümtaz'ın eski musıkimize merak sardığını biliyor
muydunuz?

Nuran, genç adama dostça baktı. Yüzünü çok lezzetli bir meyveye
benzeten bir gülümseme içinde:

-Hayır, dedi. İclal burasını saklamış olacak...

Adile Hanım'ın sesi, unutulmuş olmanın korkuları içinde silkindi,
uyuduğu dolaptan çıkmış bir kedi gibi sırtını kabarttı:

-Ben, bu cinsten insanlara kızıyorum, doğrusu. Sanki öbürkünü
anlarlarmış gibi...

Adile Hanım, İclal'i tanımazdı. Musıki bahislerinde ise hiçbir
davası yoktu. Alaturkayı alışmış sularda gezer gibi, bir de bazen yarattığı
curcuna havası için severdi. Ona göre musıki ve herşey şu
zaman dediğimiz boşluğu doldurmak içindi. Bir geçit alayı, bir
boks maçı hikayesi, şöyle rahatça yapılan dörtbaşı mamur bir dedikodu,
ona en güzel sanat eserinin verebileceği sıcaklığı verebilirdi.
On vapurunu kapıcının karısının ikinci kattakiler için anlattığı şeyler
yüzünden kaçırmıştı. Vakıa Huriye kadın onun için yeni şeyler
söylememişti. Adile Hanım ondan yalnız öteden beri yaptığı tahminlerin
doğruluğunu öğrenmişti. Evet, adam gizlice bir çare bulmuş,
karısının hiç haberi olmadan, çocuksuzluk iddiasıyle mahkemeden
ikinci bir evlenme kararı almıştı. Böylece üç sene evvel Kadıköy
vapurunda tanıdığı ve kendisinden bir de çocuğu olduğu esmer
kız, şimdi ikinci karısıydı. İşin garibi, eski karısının da tam bu
sırada gebe kalacağı tutmuştu. Şimdi biçare adamcağız iki çocuğun
birden babası olmuştu. Allah verince böyle verir.

Adile Hanım'ın bu işteki derin görüşüne hiçbir şey denemez.
Hadise patlak vermeden altı ay evvel o şüphelenmiş, sonra Kadıköy
tarafındaki dostlarını iyiden iyiye istintak etmişti. İşin garibi,
adamın iki karısının kısırlığına hakikaten inanmış olmasıydı. Bu,
yanlış çıkınca -Adile Hanım yalnız bu işlerde doktorluğa inanırdı-
iki çocuğun ikisinin de babası olmaması ihtimali kalıyordu. Adile
Hanım deminden beri çetrefil bir ehli hibre raporunun tekrar tekrar
üzerinde duran bir hakime benziyordu. Hiç kadın kabahatli olmasa,
bu rezalete tahammül eder miydi? Adile Hanım, kendisinde eski
zürriyet tanrılarının kudretini vehmeden ve bu yüzden tıpkı bir
Asur boğası gururuyle gezinen, semt kadınlarının, işçi kızlarının
karınlarına hep bu vehimdeki imkanların sonsuzluğu içinde, behemahal
doldurulması lazım gelen bir kap gibi bakan komşusunu
şimdi boşalmış bir balon gibi biçare, başı düşük, bütün emniyeti yığılmış
tasavvur ediyor, -gülmeden yüzüne bakabilecek miyim?- diye
düşünüyordu. Bu kadarı da biraz fedakarlıktı ya... Hafif bir tebessüm,
hayırlı olsun! gibi bir bakış hiç de fena olmazdı. Bu zulüm
değildi, sadece bir öc almaydı.

İşte bu düşünceleri birdenbire Nuran'la Mümtaz'ın birbirlerine
bakış tarzları, Nuran'ın mesut gülüşü, Mümtaz'ın hayranlığını
bozmuştu. Bu iki ahmak birbirlerini tanıyarak buraya gelmişlerdi.
Birbirlerini seveceklerdi. Yoksa elalemin filan şeyi bilip bilmemesi
onun nesine gerekti. Biliyoruz dedikleri şeyin ne kadar cahili olduklarını
şu ikinci kattaki musibetten tutun da, Sabih'in üst üste
kaybettiği paraların acısı ona iyice öğretmişti.

Nuran'ın tebessümü Adile Hanım'a döndü. Fakat artık eski parıltısı
yoktu. Sadece dediğinin doğruluğuna inandırmak istiyordu:

-İclal başka... dedi. O on dört sene piyanoya çalıştı. Konservatuara
devam etti. Gerçekten anlar ve sever.

Nuran akrabası için mübalağa etmiyordu. Genç kız daha şimdiden
bir musıkişinas sayılabilirdi. Fakültedekı tahsiline kadar öğrendiği
herşeyi unutmuş, yalnız musıki duruyordu. Adeta nağmeden
bir dünyası vardı.

-Doğrusunu isterseniz, ben ikisinden de anlamam. Hiç çalışmadım.
Fakat seviyorum. Her dinlediğim şey uzviyetime yapışıyor
gibi beni sarıyor, tercihlerim, sade oyun bulduklarım, beğenmediklerim var.

-Bilmeden sevilir mi? Birşey söyleyin- der gibi genç kadına
baktı.

-Çok şey bulabildiniz mi?

- Daha ziyade Bedesten'de ve eski... Fakat buluyorum. Daha
üç gün evvel iki tane Hafız Osman aldım. -Fakat ben ağız açtıkça
niçin gülüyor? Ben çocuk değilim ki... Ama, gülüşün o kadar güzel
ki; kızacağım yerde hoşlanıyorum.- Ve Nuran'ın sessiz gülüşünün
kendisine uzaktan gösterdiği altın meyveye doğru içinden bir
şey kayıyordu. Garip bir gülüştü bu. Mümtaz farkında olmadan ona
cevap veriyor, kendi içinde bu gülüşün bir ağaç gibi büyüdüğünü,
çiçek açtığını duyuyordu.

Bundan sonra ister istemez, evindeki plakları, o ferahfezaları,
acemaşiranları, nihüftleri, tesadüf ettiği herşeyi yaldıza, bahar kokusuna
boğan, onlara kendi uyanışındaki sıcaklığı geçiren bu gülüşün
arasından ve onunla dinleyecekti.

Bu düşünceler arasında başını kaldırdı. Genç kadınla gözgöze
geldiler. Sakin, yumuşak, çok derinlerden gelen, hiçbir şeyi kendisinden
esirgemiyen bir bakışla ona bakıyordu.

Bu, çok sevdiği şairin dediği gibi, insana aydınlıktan ve arzudan
biçilmiş libaslar giydiren bir bakıştı. Altın bir tepside veya kadife
bir yastıkta bir galibe uzatılan o eski kale anahtarları gibi, genç
kadın bütün hüviyetini bu bakış ve tebessümle kendisine uzatıyor,
hediye ediyordu.

Adile Hanım susmuştu. O bu cinsten tebessümlerin, dönüp dolaşıp
gözgöze gelmelerin manasını çok iyi bilirdi. Onun için, artık
ikinci katın iki karılı ve kendisinin olmayan iki çocuklu beyini
düşünmüyordu. O iş kendisi için manasını birden kaybetti: -Selam bile
vermem. Elin budalasına ne diye selam verecekmişim? Nihayet
mahallenin hizmetçileriyle düşüp kalkan bir herif işte... Her kepazeliğe
layıktır.- O da yandaki apartmanın altındaki kolacının eşiydi.
Ne diye düşünecekti. Bu kararla Adile Hanım kendi içinde Sabit
Bey'in dosyasını kapattı. Hakikatte Mümtaz'la Nuran'ın münasebetsizlikleri
onu sıkmıştı. Mümtaz senelerdir evinin devamlı
dostlarındandı. Vakıa henüz onu salondaki divanda yatmağa razı
edememişti ama, gene evdendi. Onun için kendisine daha iyi bir istikbal
isterdi. -Bu dul kadınla...- ama Adile Hanım'ın talihi böyle
idi. İnsanları sevdiği için onlardan ihanet görecekti. Bütün ömrü
böyle geçmişti. Kendi akrabaları bile onun etrafından birisini almaktan
hoşlanırlardı. Şimdi sıra Mümtaz'a gelmişti. -Ne yaparlarsa
yapsınlar...- der gibi omuzlarını silkmek istedi. Fakat muvaffak olamadı.

Biz düşüncelerimizi çok defa omuzlarımızda taşırız. Onun için
onları kımıldatmamız bu düşüncenin ağırlığı nisbetinde güç olur.
Şimdi Adile'nin omuzları böyle idi. Mümtaz, akibetinin bütün ağırlığiyle
bu omuzlarda yaşıyordu. Ama kendi deliliği; Mümtaz'dan
ona ne? Zaten kimin işine karışmıştı? Yüzü talihten gördüğü bu son
ihanetle küskünleşmiş, kendi kendine -ahmak herif...- diyordu.
Zaten hangisi ahmak değildi? Bütün erkekler ahmaktı. Biraz iltifat,
uzaktan şöyle bir gülümseme, gizli manalı bir çift lakırdı, sonra o
kuluçka tavuk edasiyle bir bakış... Artık vur boyunduruğu. Adile
Hanım, öyle herkesin hayatına karışanlardan değildir. Zaten hiç
kimsenin üstünde iddiası yoktu. Yalnızlıktan korkardı, yalnız kalmaktan
korktuğu için, tanıdığı insanların kendisine muhtaç olmamaları
onu çıldırtabilirdi.

Halbuki işte Mümtaz'la Nuran kendisine muhtaç olmadan birbirleriyle
anlaşıyorlardı. Bu affedilmiyecek bir şeydi. Çoktan beri
hayatta kendisine rol olarak, iki cins arasında bir nevi katalizörlüğü
kabul etmişti. Evinin hayatını, gününü, bu iyi niyet idare ederdi.
Gelsinler, birbirlerini görsünler, hatta sevişsinler; fakat daima onun
yıldızı altında, daima kendisine muhtaç olarak. Bu tanışmadan sonra
bir akşam kendi evinde Mümtaz'la Nuran'dan bahsetmek, küçük
çizgilerle onun tecessüsünü uyandırmak, adeta iğnelemek, ertesi
gün bir ikindi ziyaretinde Nuran'a aynı şeyi yapmak, ikisinin de zihinlerini
karıştırmak, sonra bir akşam onları yemeğe davet etmek,
ikisini de böylece evinin, sofrasının, tek başına dolduramadığı gece
saatlerinin bir nevi demirbaşı yapmak! O, işlerin böyle başlamasını,
böyle gelişmesini isterdi. Büyük, müstakil bir hayat kuracak
kadar derin alakalardan pek hoşlanmazdı; o zaman ister istemez
unutulurdu. Onun için sonuna doğru tedbirlerini alırdı. Fakat başlayan
bir dostluğu, onun aşka doğra yürüyüşünü adım adım seyretmeğe,
iki tarafın biricik mahrem-i esrarı sıfatıyla bütün küçük sırları
dinlemeğe, anlaşmazlıkları halletmeğe bayılırdı. İş büyüyüp de
alaka ciddileşti mi? İki tarafı birbirinden uzaklaştırmak için elinden
gelen gayreti sarfederdi ve bu gayret şöyle on, on iki yıllık bir tecrübeye
dayandığı için çok defa muvaffak da olurdu. Şurası muhakkak
ki, Adile Hanım'ın birleştirici tarafı kadar, yangın söndürücü
tarafı da vardı. Vakıa evlenme denen müesseseye hürmet ederdi.
Fakat tanıdığı kadınlar, kendi muhitinin dışından evlenseler, daha
memnun olurdu. Kendi arkadaşları kendisine kalmalıydı. Onlarla
ancak küçük flörtler yapılabilirdi. Adile Hanım buna ses çıkaracak
kadar zalim değildi. Sonunda evlenseler bile, bu yeni yuvayı kurmak
için Adile Hanım'ın gayreti, yardımı istenmeliydi. Bu hayat ve
onun zahmetleri, bu kadarcık bir tatmin de olmasa, çekilir iş miydi?
Halbuki Mümtaz'la Nuran birbirlerini tanıyarak işe başlamışlardı.
Zaten Adile Hanım ikisinde de, öteden beri tek başına iş görmek
hevesini sezerdi. Bu yüzden, demin Mümtaz'ın genç kadına
bakış tarzını gördüğü zaman, onları üç gün sonra sofrasında birleştirmek
için verdiği karardan derhal dönmüştü.

Adile Hanım da herkes kadar hata işler, fakat bir meziyeti vardır;
hatasını anlayınca tashih etmekten çekinmez.

Hayır, onları çağırmıyacaktı. Şimdi, yalnız bir şey istiyordu:
Sabih'e bu kararından vazgeçtiğini bir an evvel söylemek. Çünkü
bu iyi kadının kafasında bir düşüncenin, bilhassa böyle mühim bir
kararın Sabih'e söylemeden beklemesi, en kat'i, en kısa cümlelerle
tebliğ edilmemesi rahatsız edici bir şeydi. Halbuki bu karar bir nevi
idam kararı kadar ciddi idi. Mümtaz, bu kararın daha ziyade Nuran'a
ait olduğunu iyi biliyordu; Adile Hanım erkeklere pek kıymazdı.
Onlar kadınlar gibi hodbin değildirler; en çirkinin bile öyle
tatlı rehavetleri, uysallıkları vardı ki...

Adile Hanım'ın kendisini feda etmiyeceğine, hatta bu hafta çağırmağa
kalkacağına, fakat Nuran'ın onun evine ancak kendi kendine
gidebileceğine emindi.

Adile Hanım'ın endişelerinin yanında, Sabih'inkiler daha basit
kalıyordu. O, Mümtaz'la Nuran'ın birbirlerinden hoşlanır görünmesinden
büyük ümitlere kapılmıştı. Son banyo malzemesi meselesinden
beri -Polonyalı bir dostu onu iyi atlatmıştı- Adile, bütün
kederini kocasının urtikerini tedavi ile avutuyordu. Aylardır suda
pişmiş havuç, tereyağlı sebze yiyordu. Hele Nuri'nin evlenmesinden
sonra, perhiz, son derecede sıklaşmıştı. Haftalardır ki rakının
yüzünü görmemişti. Meğer eve beklenmedik bir misafir gelsin. Fakat
aksi gibi semtlerine kimsecikler uğramıyordu. Bu budalalar işi
biraz idare etselerdi, yarın akşam... Hayır, Sabih, yarın akşam da,
dün akşam, evvelki akşam gibi, gene kendisini önünde bir tabak
haşlanmış havuç, taze kabakla görüyordu. İçini çekti... İnsanlar zalimdi.
Hayat, tahammül edilmez birşeydi; havuç yemekle, acıkmış
bir örümcek gibi kendi bacaklarından birini yemek arasında ne fark
vardı? Kendi bacaklarından birini yemek... Bunu bu sabah önündeki
Fransızca gazetede okumuştu.

Adile Hanım olduğu yerde bu örümceklerden birine benziyor,
düşüncesi tıpkı o cinsten açılışlara kendi kendisini yiyordu. Birdenbire
masanın öbür ucunda sabırsızlanan Fatma'yı gördü. Kız çok
güzeldi, fakat garip bir hırçınlıkla bu güzellik kaybolmuştu. Annesini
kıskandığı belliydi. İçinde bir ümit belirdi; yüreği sonsuz bir
merhamet ve şefkatle suya atılmış Japon oyuncağı gibi birdenbire
açıldı. Önünde bir ufuk vardı. Çocuğa baktıkça bu işin çıkmıyacağını
anlıyordu. -Zavallı yavrucak...- Derhal onunla meşgul olmağa
başladı. Azap meleklerini ağlatacak bir şefkatle onun hal ve hatırını
sordu. Fatma'nın kaşları, kendisine acıdıklarını farkettikçe, iyiden
iyiye çatılıyor, Nuran gelecek sağnağın korkusu ile şaşkın
-yapmayın!..- der gibi bakıyordu. Fakat Adile Hanım, önünde açılan
bu merhamet ve şefkat yolunda ona bakmadan yürüyordu:

-Gene eskisi gibi güzel dansediyor musun, bakalım?.. Hani bizim
evde oynadığın geceki gibi... Şimendiferini ne yaptın? Sesi ne
kadar yumuşaktı. Nasıl insanın ta derinliklerine kaymasını biliyordu.
Bu şimendifer ve küçük kızın dansı, babasıyle geçirdikleri son
yılbaşı gecesine aitti. Adile Hanım'ın şefkati bu hatırayı iki senenin
arasından bulup çıkarmıştı. Tıpkı eski şeylerle dolu bir tavan arasından
çok öldürücü bir hançer gibi...

Fatma'yı deminden beri daldığı içlenmelerden, unutulmanın
acılarından, en keskin harekete geçirmek için bu kadarı kafiydi.
Mümtaz, o gün kıskanç bir çocuk kafasının nasıl bir tabiye makinesi
olduğunu gördü. Bütün yol boyunca Fatma, Nuran'ın bir dakikasını
boş bırakmadı. Genç kadın küçük bir ifrit tarafından zaptedilmiş
gibiydi. Ancak tebessümü ile orada, yanlarında idi. Mümtaz, bu
uzak tebessümün ışığı altında Sabih'in dünya vaziyeti hakkındaki
fikirlerini dinledi. Büyük havuç yiyicisi, mahremiyetlerinin intikamını
şimdi insanlıktan alıyordu. Bir elinin ayasıyle, sanki işte delillerim
der gibi, önündeki Fransızca gazetelere basarak hepsini mahkum ediyordu.

Mümtaz karşısında, Adile ile çok uzaktan, çekildiği meçhul
derinliklerden konuşan Nuran'ın yüzünü, bu yüzü dışarıdan aydınlatan
ince tebessümü görmese, dünyanın sonunu yaşadığına ve bunun
böyle olması çok iyi olduğuna ve insanoğlu denen bu ahmaklar
kafilesinin buna layık olduğuna inanacaktı. Fakat Nuran'ın tebessümü,
başının üstüne bütün bir mevsim gibi toplanmış kumral
saçları onu hayatın siyasetten, çekişmeden başka, onların çok üstünde,
daha çok güzel ve daha iyiliğe götürücü ufukları olduğuna,
saadetin bazen insana bir metre kadar yaklaşabileceğine, dünyanın
zannedildiğinden çok iyi kurulduğuna inanıyordu. Vapur Ada'ya
yaklaşınca genç adamdaki bu iyimserliğe hafif bir acı katıldı. Genç
kadından ve kızından orada ayrılmak lazım geliyordu.

İİ

Mümtaz onlardan ayrılır ayrılmaz, acele ettiğine pişman oldu.
Genç kadından böyle birdenbire uzaklaşmamalıydı. -Acaba görebilir
miyim?- diye iskelenin biraz ilerisinde bekledi. Fakat kalabalık
biter tükenir gibi değildi. Nihayet yolcular ve karşılayıcılar seyrekleşince
evvela Sabih'le Adile'yi gördü. Adile sokakta kocasına
dayanmadan pek az yürüdü. İhtimal, onun için koca denen sermayenin
iyi işletilme şekillerinden biri de kendisini yolda yarı yarıya
olsun taşıtmaktı; bu sefer de kol kola idiler. Sabih, bir yanını çökerten
Adile'nin ağırlığına, dünya olan bitenleriyle bir muvazene
yapmak ister gibi, öbür elinde gazete paketi, can sıkıntısından alnı
kırışık içinde, şüphesiz kafasında Garp memleketlerindeki vapur
seyr ü seferlerinin, girip çıkma usullerinin mükemmelliği hakkında
bir yığın fikir ve kıyasla yürüyordu.

Mümtaz lafa tutulmamak için bir grubun arkasında kendini sipere
çekti. Biraz sonra Nuran'la kızı göründü. Genç kadın belli ki
rahat yürüyebilmek için en sona kalmayı tercih etmişti. Yüzü çocuğuna
doğru, çok sade ve tatlı bir gülüşle eğilmiş, bir şeyler söyleyerek
yürüyordu.

Fakat ne bu tebessüm, ne bu konuşma çok sürmedi. İskele binasından
çıkar çıkmaz, Fatma:

-Babam!.. anne, babam geliyor, diye bağırarak ileriye atıldı.
Mümtaz o dakikada gördüğü şeyi bütün ömrünce unutamazdı. Nuran'ın
yüzü kül gibi beyazlanmıştı. Genç adam gözleriyle etrafı
araştırdı; kendisinden yirmi, yirmi beş adım ötede, sarışın, iri kemikli,
dolgun göğüslü, hülasa, malzeme itibariyle oldukça zengin
ve sağlam, fakat garip şekilde güzel, -sonradan bu sahneyi tekrar
düşününce -hiç olmazsa bazı erkekler için güzel...- diye karar vermişti;-
bir kadınla, esmer, otuz beş yaşlarında, siyah saçlı, yüzü ve
kolları güneşten yanmış, her halinden deniz sporlarına alışık bir
adamın onlara doğru yürüdüğünü gördü. Nuran'ın bütün vücudu
titriyordu. Mümtaz iri kemikli kadının kendi yanından geçerken,
yavaş sesle, yarı Türkçe, yarı Fransızca:

-Fakat bu skandal... Fahir, Allah aşkına sustur şunu! diye fısıldadığını
duydu. Nihayet Fahir'le metresi genç kadına yaklaştılar.
Emma çocuğu bir yığın -Maşallah!- ile ve -Ne güzel çocuk
bu...- diyerek kucakladı. Fahir ise buzdanmış gibi duruyordu. Çocuğun
ancak yanağını okşayabilmişti. Bu, garip çok garip bir sahne
idi. Nuran olduğu yerde hala titriyordu; Emma, harfleri çatlata
çatlata:

-Ah ne güzel çocuk!.. diye hayran oluyor, Fatma bu yabancı
sevgiden ve bilhassa babasının soğuk duruşundan mustarip, annesinin
eteklerine yapışmış ağlıyordu. Dışarıdan görenler, bu sahnenin
Nuran tarafından hazırlanmış olduğunu, yahut da Fahir'in eski
karısına karşı alakasızlığını Emma'ya göstermek için bu tesadüf
fırsatını kaçırmadığını zannedebilirdi. Saatlerce devam etmemesine
hiçbir mani olmayan bu hazin vaziyete Nuran mizacının birçok
taraflarını gösteren bir hareketle son verdi; çocuğunu kucaklıyarak
ikisinin arasından çıktı, biraz ötede bir arabaya atladı. Mümtaz yanından
geçerlerken Fatma'nın katılasıya ağladığını gördü. İçi garip
surette burkuldu. Yolun başında arkadaşları bekliyorlardı. Onlara
doğru yürüdü:

-Nerede kaldın, hep seni bekliyoruz...

-İhsan geldi mi?

-Evet, yanında bir de akraban var!

-Kim?

-Suat adında biri. Garip bir adam. Sanatoryumda imiş!

-Ata benziyor...

Mümtaz sadece bir:

-Tanıyorum; sonra Nuri'ye dönerek: -Hakikaten ata benzer...
dedi. Ve zihninden Nuran'ın şakaklarından ikide bir gözlerine doğru
kayan saçlarını düşündü.

Orhan bu dikkati tamamladı:

-Galiba biraz da yamyam!

-Hayır, sadece katil, yahut telaşlı katil, yani müntehir!..

Bu, üniversiteden kalma bir şakalarıydı. Bir gün Küllük'te büyük
bir tarihçimizin insanları, -Esafil-i-şark, Nizam-ı-alem, Şiş-
diye üçe ayırdığını işitince, bu tasnifi genişletmişlerdi. Yamyamlar,
herhangi bir ideolojide, sağ veya sol, mutaassıp olanlardı. Katiller,
birtakım meseleleri olan ve her gördüklerine onlardan bahsedenlerdi.
Telaşlı katiller, bu meseleleri fazla enfüsileştiren, isyan hissiyle
dolu olanlardı. Müntehirler ise bunları iki taraflı azap haline sokanlardı.

Kol kola girerek tıpkı senelerce evvel olduğu gibi, caddeyi yarı
tutarak, güle konuşa yürüdüler. Hiçbiri Mümtaz'ın dalgınlığını
farketmedi.

Lokanta bu öğle saatinde denizi içine almıştı. Suat'la İhsan köşede
bir masada oturmuşlardı. Denizde kırılan bütün ışıklar Suat'ın
yüzünde toplanır gibiydi. Mümtaz, onu son defa gördüğünden daha
zayıf ve solgun buldu. Bütün kemikleri meydanda gibi...

İhsan sabırsızlıkla:

-Vakit geçirmeden oturun? dedi. İhsan pek nadir zamanlarında
içenlerdendi. Fakat bunu sıhhi bir endişeden ziyade, içkiye hayattaki
yerini vermek için yapardı. -Onun sihrini kendimizde eskitmemeliyiz...-
derdi. İçmeğe karar verdiği zaman ise, bir çocuk gibi
sabırsız olurdu. Bu lokantayı iskeleye yakın diye seçmiş, Mümtaz'ın
vapurunu dört gözle beklemişti. Birdenbire yeğenine döndü:

-Senin gözlerın pırıl pırıl... neyin var?

Mümtaz şaşkın:

-Suat'ı gördüm, sevindim... dedi. Hakikatta Suat'ı görmekten
sevinmemişti; zekasını, konuşmasını çok beğenirdi. Fakat onda
kendisini rahatsız eden bilmediği bir taraf vardı.

-Ne saadet... beni görüp, sevinen insanlar da var...

Mümtaz bu gülüşün karşısında içinden, -İşte seni bunun için
seviyorum!- diye düşündü. Filhakika Suat'ın gülüşünde kalbden
gelen herşeyi reddeden garip bir hal vardı. Sanki yüzü birdenbire
herşeye yabancı ve düşman kesilmiş gibi gülüyordu. -Hayatından
mı şikayetçi? Yoksa benimle mi alay ediyor?-

Fahri, İhsan'a gülümsedi:

-Ben, size geleceğini söyledim, siz inanmıyordunuz... dedi.

-Ama iki vapur gecikti...

-Hayır, yalnız bir vapur kaçırdım.

-Kaçta uyandın?

Mümtaz gecesinin büyük zaferini bir daha hatırladı:

-Bu gece kitabı bitirdim... dedi. Geç yattım; uyku tutmadı;
Sümbül Hanım'ı da bir türlü beni vaktinde uyandırmağa alıştıramadım!

Sümbül Hanım, Mümtaz'ın Emirgan'da işlerini gören kadındı.
Suat, Mümtaz'a sordu:

-Bugünlerde ne okuyorsun Mümtaz?

Mümtaz önüne sıralanan meze tabaklarını ciddiyetle süzüyordu.
Kapıya karşı oturmuştu. Fakat yeni tanıştığı genç kadının buraya
gelmiyeceğini iyi biliyordu.

-Hemen hemen her şey... Cevdet Tarihi; Sicill-i Osmani, Şakayık...

Suat çok ciddi bir teessür içinde idi:

-Felaket... dedi. Şimdi nasıl konuşacağız? Eskiden Mümtaz'la
çok rahat konuşurduk. Evvela okuduğu muharriri sorardım;
sonra onun ağzıyle veya meseleleriyle konuşurdum. Ve kapalı yüzünden
hiç beklenmeyen bir çocuk gülüşüyle güldü. Mümtaz, -İşte
bunun için de seviyorum...- diye deminki düşüncesini tamamladı..

Nuri:

-Herkes az çok öyle değil midir? diye itiraz etti. Dört arkadaş
Galatasaray'dan beri ayrılmadıkları Mümtaz'ı çok severler, ona toz
kondurmak istemezlerdi.



DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:19 PM
Mesaj: #8
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Suat eliyle işaret etti:

-Maksadım şaka tabii... Mümtaz'ı eskiden böyle kızdırırdım.
Yoksa ne olduğunu biliyorum. Akrabayız. Fakat doğrusunu isterseniz
herkes bizim kadar çok mu okuyor? diye düşünüyorum..

Fahri'nin fikri büsbütün başka idi:

-Avrupa bizden çok fazla okuyor. Birkaç dilde birden okuyor.
Mesele orada değil...

-Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz.

İhsan kadehinde buzun geçirdiği değişmeği, renksiz alkolün
yavaş yavaş bulanmasını, sanki mermer damarlarla zenginleşmesini
takip ediyordu. Şimdi kadeh hiç de saf olmayan bir mayi ile dolu idi.

-Haydi çocuklar!.. dedi. Sonra Suat'a cevap verdi: Mesele,
okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz
zaman hayatın haşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı,
bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin
ediyor. Hulasa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar
gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni
bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz. Zannederim ki Suat'ın dediği budur.

-Evet, bir adımda eski yeni ne varsa hepsini silkip, fırlatmak.
Ne Ronsard, ne Fuzuli...

-İmkanı mı var? Ve Mümtaz içinden tekrar Nuran'ın saçlarını
düşündü:

-Hep böyle düşer mi bu saç... daima elleriyle başını biraz geriye
atarak onu düzeltir mi?..

Suat, Nuran'ın saçlarından habersiz onu dinliyordu:

-Neden imkansız olsun?..

-Şundan imkansız ki... fakat asıl imkansız olan şu anda bu işleri
konuşmasıydı. -Güya Adadayım! Ve o da burada... ne kadar
birbirimizden uzağız... aynı evde, ayrı ayrı odalarda olsak yine netice
aynı olacak...

-Çünkü, evvela siyah tahtayı beyhude yere temizlemiş oluruz.
Bu inkarla ne kazanacağız sanıyorsun? Benliğimizi. Benliğimizi
kaybetmekten başka.

Suat çok yumuşak bir bakışla:

- Yeniyi... yeni bir alemin masalını kurarız. Amerika'da, Sovyet
Rusya'da olduğu gibi.

-Onlar herşeyi, hepsini unuttular mı sanıyorsun? Bence bu yeni
masalı yaratacak olan bizim maziyi inkarımız veya bu işteki yaratma
irademiz değildir. Olsa olsa yeni bir hayatın hızıdır.

-Ne yapalım istiyorsun?

Fakat Mümtaz cevap vermedi. Zihni Fahir'le -muhakkak o
olacaktı, Nuran'ın arasındaki sahnede idi. -Yüzü ne kadar bozulmuştu.
Ağlayacak kadar bedbahttı.- Ve birdenbire içinde kabaran
merhametle onu mesut etmeği, bütün ömrünce mesut etmeği kendi
kendine vadetti. Ve hemen o anda çocukluğundan utandı: -Bu kadar
çocukça!- bu kadar hissi olduğunu ilk defa farkediyordu.

-Unutma ki, onların ikisi de Avrupa'yı devam ettiriyorlar...

-Peki o halde ne yapacağız?

İhsan kadehini kaldırdı:

-Evvela içeceğiz... dedi. Sonra bu güzel denizin bize hediye
ettiği şu balıkları yiyeceğiz. Ve şu bahar saatinde bu lokantada, bu
denizin karşısında olduğumuza şükredeceğiz. Sonra da kendimize
mahsus, şartlarımıza uygun yeni yeni bir hayat kurmağa çalışacağız.
Hayat bizimdir; ona istediğimiz şekli vereceğiz. Ve o şeklini
alırken, kendi şarkısını yapacak. Fakat fikre, sanata hiç karışmıyacağız!
Onları hür bırakacağız. Çünkü, onlar hürriyet, mutlak hürriyet
isterler. Masal bir anda, biz istiyoruz diye teşekkül etmez. O hayatın
içinden fışkırır. Hele mazi ile bağlarımızı kesmek, garba kendimizi
kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz şarkın en
klasik zevkli milletiyiz. Herşey bizden bir devam istiyor.

-Eskiyi devam ettirdikten sonra, yeni hayat şekli aramak ne
için?

-Hayatımızın henüz şekli yok da onun için! Zaten hayat tanzim
edilmeğe daima muhtaçtır. Hele asrımızda.

-O halde maziyi tasfiye ediyoruz?..

-Elbette... Fakat icabeden yerlerde. Ölü kökleri atacağız; yeni
bir istihsale gireceğiz: Onun insanını yetiştireceğiz...

-Bunu yapmak için nereden hız alacağız?..

-İhtiyaçlarımızdan, yaşama irademizden; zaten hıza değil,
derse ihtiyacımız var. Bunu da realite bize verir, müphem ütopyalar
değil!..

Suat eliyle alnını sildi:

-Ben ütopyadan bahsetmiyorum... fakat bakir türküler istiyorum.
Dünyayı yeni gözle görmek istiyorum. Bunu sade Türkiye
için istemiyorum, dünya için istiyorum. Yeni doğan insanın teganni
edilmesini istiyorum.

-Adalet istiyorsun, hak istiyorsun.

-Hayır, öyle değil! Çünkü kelimeler eski. Yeni insan eskinin
hiçbir artığını kabul edemez...

Mümtaz bir güzü kapıdan giren müşterilerde:

-Suat bize bu yeni insanı tarif etsin!.. dedi.

-Edemem!.. Çünkü, daha doğmadı. Fakat doğacak, eminim...
Bütün dünya onun sancısını çekiyor. İşte İspanya!..

İhsan:

-Eğer bütün imrendiğin o ise, hiç merak etme; yakında Avrupa,
hatta dünya, İspanya'ya benziyecek. Fakat hakikaten İspanya'da
veya Rusya'da yeni insanın doğduğuna inanıyor musun? Bana
daha ziyade insanlığın felaketi hazırlanıyor gibi geliyor.

-Falcılık mı?..

- Hayır, sadece bir müşahede... Alelade bir gazete okuyucusunun
müşahedesi... Suat bir müddet boş kadehiyle oynadı, sonra kadehi
İbrahim'e uzatarak:

-Lütfen... dedi. Dolan kadehe su koydu; ilk yudumu içti.

-Böyle olsa ne çıkar, zaten olmasını istemiyenlerden değilim. İnsanlık
ölü kalıplardan ancak böyle bir yangınla kurtulur...

-Daha beterlerine düşmek için; geçen harbin neticesini gördük.

Fakat Suat dinlemiyordu:

-Kaldı ki, harp bir zaruret oldu artık... bu kadar karışık hesabı
ancak o temizliyebilir.

Sonra birdenbire başını kaldırdı. İhsan'a baktı:

-Hakikaten insanlıktan yeni bir şey ümit etmiyor musunuz?

-İnsanlıktan ümit kesilir mi? Yalnız harpten iyi şey ummuyorum.
Medeniyetin yıkımı olacaktır. Ne harpten, ne ihtilallerden, ne
de halk diktatörlerinden birşey çıkacağını umuyorum. Harp Avrupa'nın,
belki dünyanın mutlak felaketi olacaktır. Ve kendi kendisine
söyler gibi konuşmasına devam etti:

-İnsanlıktan ümit kesmedim, fakat insana güvenmiyorum. Bir
kere bağları çüzüldü mü; o kadar değişiyor, o kadar kurulmuş makine
oluyor ki... bir de bakıyorsun ki, o sağır ve duygusuz tabiat
kuvvetlerine benzemiş... Harbin, ihtilalin korkunç tarafı, asırlarca
gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birdenbire
başı boş bırakmasıdır.

-İşte ben de bunu istiyorum.

İhsan içini çekti.

-Halbuki daha iyi şeyler isteyebiliriz. Fakat istemek neye yarar;
insanoğlu bu kadar zayıf olduktan sonra?.. Evet, insana güvenilmesi
güçtür, halbuki talihini düşününce, onun kadar alınacak
mahluk yoktur.

-Ben insanı seviyorum. Onun şartlarıyle döğüşme kudretini
seviyorum. Kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum.
Hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyle sırtımızda
taşımayız. Hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz.
Şair olsaydım tek bir manzume yazardım; büyük bir destan.
İki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın
macerasını anlatırdım. İlk düşünceler, ilk korkular, ilk sevgi, kainatı
gittikçe ihata eden, kendi başlarına mevcut olan herşeyi birleştiren
zekanın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler...
Allah'ı etrafımızda ve kendi içimizde yaratmamız. Evet tek
bir manzume yazardım. İnsanı teganni etmek istiyorum, derdim;
maddeyi uykusundan uyandıran ve kainata kendi ruhunu geçireni
teganni edeceğim, ey bütün büyüklüğü ihata eden lisan! Sen bana
yardım et!

İhsan yeğenine şüphe ile baktı:

-Bu ne coşkunluk Mümtaz? Adeta ondokuzuncu asrın medeniyet
müminlerine benzedin.

-Hayır benzemedim. Çünkü, meselelerin halledileceğine inanmıyorum.
Daima öleceğiz ve öldüreceğiz. Daima bir tehdit altında
kalacağız. Ben trajedinin kendisini seviyorum. Asıl büyüklük, ölüm
şuuruna rağmen gösterdiğimiz cesarette.

-Mümtaz gorilden insana doğru yürüyüşün şiirini yazmak istiyor.

- Evet, gorilden insana doğru yürüyüş. İyi hatırlattın. İstediğin
harp, bu cümlenin sonudur. -Şimdi insandan tekrar gorile doğru mu
gideceğiz?..- Dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi
gören adamdır. -İhsan kadehini içmeden masaya bıraktı.- İstediğin
harp bizi oraya götürür. İki Cihan Harbi daha olsun, ne kültür, ne
medeniyet kalır. Hürriyet fikrini ebediyen kaybederiz.

-Bunu ben de biliyorum. Fakat içimizdeki ruh darlığı ve dışımızdaki
sefalet, insanı bir malzeme gibi kullanmak itiyadımız ve
bunun doğurduğu korku. Sonra bütün bunların hayatın zaruri tarafı
olduğunu bilmek felaketini düşünün! Hepsi bir devir sonunun yaklaştığını
gösteriyor. Ben bir felaket de olsa, onu bekliyorum.

-Üstü senin olsun...

Adile hınçla kocasına baktı ve yavaşça, fakat içinde bütün bir
katliam arzusu parıldayan sivri bir sesle fısıldadı:

-Sokakta topluyorsun, değil mi?

Sabih karısına her zamanki tatlı bakışla bir göz işaret etti.
Onun bütün gün niçin herşeye hiddet edeceğini biliyordu. -Bir köşeye
otururum, lafa karışmam. Ev sahipleri tahammül etsinler!- Zamanla
karısına, bütün aksak taraflarını öğrendiği eski bir otomobil
gibi alışmıştı. O istediği yerde durur, bazen hiç fren kabul etmez,
vitesleri kendi kendine değiştirir, bazen doludizgin yürürdü. Sabih'in
vazifesi bu eski makinenin bir kaza çıkarmasını önlemekti. Aslında
iyi kadındı ve ona alışmıştı. Hayatı onun yanında rahattı. Vakıa bu
rahatı Sabih oldukça mühim fedakarlıklarla elde etmişti. Onu kendisine
temin edebilmek için hemen hemen şahsiyetinin yarısından
vazgeçmişti. -Yarım şahsiyetle de bilmem iş görülür mü?-

Arabacı aldığı bahşişten memnun, arabasının başak sarısı hasırını
ve renkli tentesini güneşte parlatarak geniş bir kavisle Adile'nin
yanıbaşından geçti. Adile bu neşeli kavis ve iyi beslenmiş atların
bahar sabahı keyfini şahsına karşı bir hakaret sayıp saymamak
için bir müddet düşündü ve hızlı hızlı, topuklarını, zaten gevşemiş
asfaltı adeta delmek ister gibi, sert sert basarak yürüdü. Fakat önünde
inilecek çok taşlı, karmakarışık bir yokuş vardı. Durdu ve Sabih'in,
koluna girmesini bekledi: -Bu uzun ökçelerle!- Ayakkabıyı
daha dün almıştı, bu taşlık yolda parçalanmasına razı değildi: -Hiç
olmazsa bu işe yarasın!- Sabih, talihin kendisine uzattığı barışma
fırsatını kaçırmadı. Hatta aklı, yolun yan tarafındaki evin verandasında
şezlonga uzanmış kız irisinin kasığına kadar açık kalçalarında
kalmasına rağmen, karısının kolunu on üç senelik bir tecrübenin
verdiği ustalıkla hafif ve iç gıdıklayıcı bir tazyikle sıkmayı bile
unutmadı: -Nasıl olsa misafirlikteyiz...- Ve yavaşça kulağına fısıldadı:
-Mümtaz'ın hayatı tehlikede... ne dersin?- Bu tek cümlenin
Adile'nin üstünde yapacağı tesiri merak etmiyordu. Şu dakikada
karısının yüzünün, üzerine limon sıkılmış bir istiridye gibi, bir yığın
küçük sarsıntı içinde kaldığını biliyordu. Ve sırf bile bile yaptığı
bu zulmü telafi etmek için, tekrar Adile'nin kolunu sıkmağa devam
etti; fakat karısına karşı olan muhabbeti sadece bu jestlerle
kaldı. -Tehlikede! Çünkü Nuran'ın da ona karşı bir zaafı olduğu
muhakkak...- Ve birdenbire işkenceyi azami haddine götürmeğe
karar veren bir katı kalblilikle ilave etti: -Yoksa birbirlerini daha
evvelden tanıyorlardı da, bize komedi mi oynadılar?

-Vallahi bilmem, ama zannetmiyorum... Nerede o zeka onlarda.
Hem niçin yapsınlar?

-Fakat dikkat ettin mi, kız bile farkına vardı.

-Tabii, zavallı çocuk... Ve Adile, Nuran'ın kızına duyduğu
merhametten kalbi parça parça Sabih'e bütün gövdesiyle yaslandı:
-İşin garibi, ilk fırsatta nişanlılık zamanımızın sesini bulabiliyor...
Acayip şey şu kadın kısmı vesselam... Zavallı Mümtaz budalası da
durup dururken başına dert açıyor...-

İçinde Mümtaz'a karşı garip bir merhamet vardı. Bununla beraber
şoförlük hocasının mesafe tayini nasihatlerini zihninden geçire
geçire gidecekleri evin kapısiyle bulundukları yeri ölçtü ve tekrar
Adile'nin kolunu hafifçe okşamağa devam etti:

-Sen rahat dursana bakayım!

Emma, erkek ruhuna aşine olduğunu sanan kadınların hesaplı
işvesiyle sevindi:

-Oh, istakoz var... Neredeyse sevincinden ellerini çırpacaktı.
Biliyorsun Fahir, dünkü istakoz ne güzeldi! Sesi hafif hardalda bırakılmış
bir hıyar gibi garip ve dili yakıcı bir gevreklikle Türkçe
kelimeleri değiştiriyordu. Bununla beraber, gayet az aksanı vardı.
Fahir, genç kadının sıhhatli çenesine ve bembeyaz dişlerine korku
ile baktı:

-Sonra?..

Emma, en şirin tebessümlerinden biriyle cevap verdi:

-İstakozdan sonra düşünürüz... Fakat beraber yaşadığı adamın
sofrada yemek beklemekten -tabii bütün Türkler gibi- ne kadar
sıkıldığını hatırlıyarak ilave etti:

-İstersen bir şinitsel veya bonfile...

-Peki, sana bir şinitsel veya bonfile... Garsona döndü: -Hangisini
tavsiye edersin?-

Rum garson bir müddet Buridan'ın merkebi oldu ve şinitselin
nefasetiyle bonfilenin asaleti arasında sallandı:

-Ama, sen yemezsen olmaz... Emma'nın sesi şefkatten neredeyse
ateşte kalmış bir cam parçası gibi çatlıyacaktı.

Fahir ta belkemiğinden gelen bir ürpertiyle bu şefkate, onun
soğuk hücumuna gerilmişti:

-Muhakkak sen de yiyeceksin! Emma, erkek ruhunu anlayan
kadın dikkatiyle ve bir anne şefkatiyle -çünkü her erkek biraz çocuktur
ve iradeye muhtaçtır- diye devam etti. Bu sabah kültür fiziğini
de unuttun!

Köstence'de plajda bu kültür fiziğe ilk başladıkları zamanlarda
Fahir'i ne bu ses, ne de bu ısrar bu kadar rahatsız ediyordu. O
zaman şahsına gösterdiği bu ahlaka onu çıldııtıyor, bu hesaplı ve
iradi arkadaşlıkta imkansız lezzetler buluyordu.

-Peki, ben de yiyeyim! Böylece hiç olmazsa onun konuşmasını
önleyecekti. Kendisinin de farkına vardığı garip bir ısrarla başını
listeye gömmüş, Emma'nın dişlerini, sağlam vücudunu, erkek
kudretlerine meydan okuyan geniş göğsünü, bir zamanlar kendisini
hazdan, şimdi sabırsızlıktan ve hatta hiddetten çıldırtan bütün bu
birinci sınıf zevk makinesi teferruatını görmemeğe çalışıyordu.

Emma'nın dişleri Fahir'i İstanbul'a dönüşünden beri korkutmuştu.
Lekesiz, bembeyaz, bir çehre için oldukça mübalağalı karoserisi
içinde hiç şaşmadan işleyen bir cihaza benziyen bu dişler,
onun üzerinde her rastgeldiğini öğütebilecek bir değirmen hissini
bırakmıştı. Şimdi bu değirmen evvela istakozu öğütecek, sonra Viyana
usulü şinitseli çiğniyecekti. Ağır ağır...

-Şarap mı, su mu?..

-Rakı...

Fahir bu sefer hakikaten gafil avlandı ve karşısındakine bir saniye
için hayretle baktı. Fakat Emma, uzakta ilk mimozaların arasında
tropikal bir lacivertlikle uzanan denize dalmıştı.

-Hani sen rakıyı sevmezdin?

-Alıştım artık! Sonra çok muhabbetli bir bakışla Fahir'e döndü:
Ben artık İstanbullu oldum!

Emma, rakıya hiç alışmamıştı. Ve Fahir'in içmesini de belki
sadece otoritesini kullanmak için istemezdi. Fakat iskelede Nuran'la
ve bilhassa kızıyla karşılaşması onu birkaç gün için bazı
prensiplerinden fedakarlık etmeğe mecbur ediyordu. Ne olur ne olmazdı,
birkaç gün için daha sokulgan, daha uysal görünmeliydi.
Yeni tanıştıkları yat sahibi zengin İsveçli ile anlaşana kadar Fahir'in
sevgisi ona lazımdı. Kendi kendisine: -En aşağı bir ay...- diye
tekrarladı. Evet, hiç olmazsa Fahir'le bir ay dost kalmalıydı. Ondan
sonra hususi bir yatla ve o kadar distingue insanlar içinde bir
Akdeniz seyahati yapmak... Bahusus tam mevsimiydi. -Atina, Sicilya,
Marsilya...- Daha ilerisini düşünmüyordu. Çünkü yaz, kış,
hangi mevsim olursa olsun, behemehal Paris'i istiyordu. Bir kere
oraya gitmeliydi. Geçen sefer Fahir'i tanımadan evvel yaptığı Paris
seyahati hiçbir işe yaramamıştı. Sefil bir oda, bir nevi mahalle
aşçısına benzeyen bir lokanta, akşama kadar yandaki odanın piyanosu,
ufak ekonomilerle alınan birkaç parça eşya... Şüphesiz uzviyet
bakımından çok eğlenmişti; fakat velev ki onun için bile olsa
artık bazı mahrumiyetlere tahammül edemiyordu. Sonra yerleşeceği,
ev bark sahibi olacağı zaman gelmişti. Onun için bu fırsatı kaybetmek
istemezdi. Fakat talih Emma'ya daima garip oyunlar oynardı.
Bu sefer de öyle olmuştu. İhtiyar ve zengin İsveçli tek başına
gelmemişti. Yanında yatın kaptanı olan genç, esmer bir delikanlı da
vardı. Ve işin fenası, bu delikanlı, Emma'nın zaaflarını sanki ezberden
bilirmiş gibi davranıyor, ona bir türlü reddedemediği başbaşa
kalma fırsatları hazırlıyor ve üzüm gibi siyah gözleriyle bir iki saniye
onu süzdükten sonra, başka hiçbir mukaddemeye lüzum görmeden...
Dün akşam denizde böyle olmuştu. Herkesin sarhoşluğundan
ve mehtaptan, sessizlikten ne kadar çabuk istifade etmişti.
Emma, kendi zaafına içinden kızmakla beraber, tekrar o dakikaları
hatırladığı için mesut, gözlerini kapadı.

Fakat bu mesut hayalde fazla gecikmedi. Bütün bunlar geçici
şeylerdi. Esası unutmamalıydı. Esas şimdilik Fahir'di. Fahir'de bu
sabahki karşılaşmanın tesirini çok merak ediyordu. Nuran'ı bir dakika
ancak görebilmiş ve çok tecrübeli aşk kadını hayatının içinden
onu kıskanmıştı. Kendisinden çok başka türlü, daha derin şekilde
güzeldi. Bununla beraber onu merak etmiyordu, uzviyetleri birbirine
yabancıydı. Onun korktuğu kızın kendisiydi.

-Biliyorsun Fahir, sen bugün Fatma'ya çok fena muamele ettin?..

Fahir'in sesi hiç tanımadığı bir sesti:

-Biliyorum... -Bu üçüncü!.. Hep bildiğim şeyler...-

Garip bir şekilde bedbahttı. Nuran'ı hiçbir zaman bu kadar güzel
bulmamıştı. Bu ne boşandıkları ayların bıkkınlığı içinden gördüğü
Nuran'dı, ne de on senenin arkasından beyaz bir hayal gibi
görünen nişanlıydı. Bu ayrı, hiç tanımadığı, büsbütün yabancısı olduğu
bir kadındı. On sene yanında yaşadığı halde farkına varmadığı
kadındı. -O kadar şaşırdım ki... Fatma ile doğru dürüst konuşmadım...
Tıpkı bir başkasının çocuğu gibi muamele ettim.- Fakat
hakikaten bunun için mi çocuğuna o kadar soğuk davranmıştı, yoksa
Emma yanında olduğu, onu gücendirmekten çekindiği için mi?
-O kadar zayıfım ki, her alçaklığı yapabilirim...-

Başını kaldırdı. Emma'nın içinden geçenleri adeta ezberden
okuyan gözleriyle karşılaştı. Genç kadın:

-Biliyorsun Fahir, istersen barış, ben seni hiçbir zaman çocuğundan
ayırmak istemem... Ve bu kararın kat'iliğini göstermek için
Emma, iş üstünde bir umumi grev ilan eder gibi, çatalını tabağın
kenarına bıraktı. Yüzü baştan aşağı feragat, insan hislerine hürmet
kesildi. Bütün ömrünce yalnız kendisine acımaktan gelen bir itiyatla
çehresi değişmiş, alt üst olmuştu.

Emma hiçbir şey istemezdi. Sadece alırdı. Tecrübeli aşk kadını
hayatı ona istemeği katiyyen yasak etmişti. -Al, yakala, dört tarafından
sar, nefes aldırma! Fakat katiyyen isteme...- Bu biricik düsturu
idi. -Arkadaşlıkla başla! Daima anlayışlı ve sabırlı ol! Erkeği anladığını
hissetsinler... Sonra kanatlarını ger, nefes aldırma... fakat istemek,
asla...- İsveçli zengin, bu anlaşmayı, bilgiç şefkati, fedakar
dostluğu yavaş yavaş derisinde duymağa başlamıştı.

Fahir Emma'yı bir müddet süzdü:

- Ne münasebeti var şimdi bu sözün?

Kadın büyük bir hata yaptığını anladı. Bu işten hiç bahsetmemeliydi!
Başını eğdi ve istakozunu yemeğe başladı. Bu akşam İsveçli
zenginle daha açık konuşmak lazımdı.

Fahir bir haftadan beri şimdi Emma'nın kendiliğinden teklif
ettiği şeyi düşünüyordu. Fakat nefsine karşı o kadar itimatsız, itiyatlarına
o kadar bağlı, Emma'nın onu içine soktuğu hayat o kadar
değişikti ki, bir türlü karar veremiyordu. Sonra Nuran'ın böyle bir
teklifi nasıl karşılayacağını hiç bilmiyordu. Genç kadın kendisine
vaktinde barışmak, hepsini unutmak için üst üste bir yığın mühlet
vermişti. -Asıl güçü Emma'dan ayrılmak...- Bu sevdiğinden değildi,
nefsine karşı daima alçak oluşundandı. Hiçbir zaman iradeli bir
insan olmamıştı, ne de vaktinde kaçacak kadar akıllı. Bununla beraber
Emma bu iradeyi gösterebilirdi. Belki de hakikaten kendisinden
bıkmıştı. -Kim bilir belki de...- Dün akşamki sarhoşluğu arasından
hayal meyal hatırladığı şeyleri düşündü. Cenubi Amerikalı
kaptanın sert bir usturaya benzeyen yüzü, insanın içinde dal budak
salan bakışları, gözünün önüne geldi. Bir aralık beraberce kaybolmuştular.
Kendisi bir türlü briçten kurtulamamıştı. -Kim bilir belki de...-
ve ömrünün cenneti olan anları, Emma'nın hazza dolu dizgin
atılışını, o çılgın mısraları birdenbire içinde taze bir bıçak yarası
gibi hatırladı. Bu acıyla başını kaldırdı. Emma'nın otuz iki dişinin,
önündeki istakozu yavaş yavaş, son derecede masum ve dalgın
bakışlarla, adeta ezberinde olan bir şiiri hafızasından okur gibi
öğütmesini, hakiki bir güzellik mucizesi gibi seyretti. En iyisi bu
manasız düşünceleri bırakmaktı. Kadehini kaldırdı. Emma Türkçe
öğrendiği ilk kelimeyi, sanki vefasız aşkına geçmiş güzel günleri
hatırlatmak isteyen bir acemilikle tekrarladı:

-Şerefinize efendim...

Gözleri kendi rızasıyle hazırladığı ayrılığın yaşlarıyle doluydu.
Ve hakikaten kendi içinden de böyle düşünüyordu. -Bütün hayatım
hep kadrimi bilmiyenler tarafından tekmelenmekle geçmedi mi?-
Besarabya'daki o zengin arazi sahibi böyle yapmamış mıydı? Vakıa
Emma'nın da ufak bir kabahatı olmuştu. O seyisle yatmasına hiç lüzum
yoktu, hele güpegündüz yarış atlarına mahsus ahırın üstündeki
odada... evet, bütün hayatı böyle ufak tefek hataların, tedbirsizliklerin
sebep olduğu facialarla geçmişti. Fakat ne yapabilirdi? Erkekler
böyleydi. Arazi sahibi uşağını kovacağı yerde kendisini kovmuştu.
Fakat uşak da arkasından gelmişti. Nişanlısı ile de böyle bir kaza
yüzünden ayrılmışlardı. Tam böyle değilse bile, ona yakın birşey.
Fakat kabahat bu sefer de kendisinin değildi. Müstakbel kaynı, Mihael'den
o kadar gençti ki... aralarında üç kız kardeş vardı.

-Bu akşam istersen bir yere gitmiyelim, Emma?

-Nasıl istersen Fahir... Biliyorsun ben de çok yoruluyorum...
Dün akşam... fakat dün akşamdan bahsetmenin hiç münasebeti
yoktu.

Bu kelimeyi söyler söylemez, yüzünü ateş basmıştı. Hakikaten
bu gece bir yere gitmiyecekler miydi? Bütün geceyi Fahir'le başbaşa
geçirmek azabı içinde tekrar istakoza döndü.

Fahir hayretle metresini süzdü. Tanıştıkları zamandan beri
Emma'nın yorgunluktan bahsedişini ilk defa istiyordu. -Ya hakikaten
ayrılamazsam, yani beni bırakıp gitmezse!- diye düşündü:

-Biliyorsun Fahir, sen çok değiştin...

Fakat Fahir dinlemiyordu. Gözü garsonun ceketinin kopmuş
düğmesine takılmıştı. Bir kopmuş düğme bazen bir can kurtaran
olabiliyordu. İşte boş düğme yeri onun düşüncesine garip bir hürriyet
vermişti. -Mademki aslında kadın denen şey beni sıkıyor, ne diye
musallat ederim kendime?..-
...

Sabih'in teyzesi şişman, yüzünden iyilik ve hayat neşesi akan
bir kadındı. Otuz beş sene astımlı, huysuz, bir saati öbürüne uymaz
bir kocanın kahrını çekmiş, üst üste, nasıl, hangi sebeplerle yaptığını
bilmediği borçlarını ödemiş, kocasını düşündükçe huy ve ahlaklarına
bir türlü güvenemediği dört çocuğunu büyütüp yetiştirmiş,
hepsini teker teker evlendirip yer yurt sahibi etmiş, şimdi ömrünü
misafir ağırlamakla geçiriyordu. Gençliğinde kocasının huyu
yüzünden genç kadın dostluğuna adeta hasret olmuştu. Yedi seneden
beri bol bol misafir çağırıyor, sırrına pek az eşinin sahip olduğu
bir mutfağın bütün nefasetini tanıdıklarına ikram ediyordu.

Adile ile çok sevdiği Sabih'i hemen bahçe kapısının önünde
karşıladı.

-Neredesiniz canım?.. Gözlerimiz yolda kaldı. Eliyle uzun ve
üç boğumlu küpelerinden birisini yokladı. Sabriye Hanım, böyle
günlerde çok sevdiği kaynanasının hediyesi bu küpeleri takmaktan
vazgeçmezdi; fakat küpelerden birinin orta kafesi telinden koptuğu
için ince bir tireyle bağlı dururdu. Taşıdığı büyük pırlantanın ve altındaki
küçük zümrüdün kaybolmasından da korktuğu için ikide bir
eliyle yoklardı. Sabih teyzesini öperken yan gözle eski bahçıvan
kulübesinin damına baktı; onu da üç sene evvelki çökük vaziyetinde
gördü. Sabriye Hanım tamir ve düzeltme denen şeyi bilmezdi.
Zaten kopan, kaybolan, yıkılanla alakası yoktu.

-Size öyle güzel şeyler hazırladım ki... Sonra Sabih'e döndü;
senin perhiz yemeklerin de hazır...

Adile kocasının birdenbire ekşiyen yüzüne hiç sevincini gizlemeden
baktı:

-Allah razı olsun teyzeciğim, dedi. Ödüm patlıyordu dokunacak
bir şey yer de hastalanır diye... Sesi, korkudan ziyade sevinçten
titriyordu.

-A kızım hiç unutur muyum onun sıhhatını?.- Biricik Sabihim
o benim... Adile bu teminattan memnun, birkaç akşam evvel öğrendiği
tangoyu mırıldanarak verandaya doğru yürüdü. Sabih sade
isyandı. -Görürsünüz, diyordu. Şimdi görürsünüz!- Ve Polonya
meselesine, Alman iktisadi hayatına dair son okuduğu makaleleri
başından sonuna kadar onlara anlatmağa karar verdi. İntikamını
alacaktı.

Bu perhiz yemeğini başına çıkartmasalardı, onlara fok balıklarının
yaşayış tarzı hakkında bildiği şeyleri söyliyecekti. Bu balıkların
hakikaten tuhaf bir hayatı vardı; sanki denizde balık, karada insandılar.
Evet Lu de onlara dair yazılan şeyleri okurken aynen böyle
düşünmüştü: Sanki denizde iken balık, karada iken insandılar ve
onlardan bu cümle ile bahsetmeğe karar vermişti. Fakat şimdi ne
fok balıklarından, ne de Eskimolardaki acayip itikatlardan -büyük
babanın hemen ölümü günlerinde doğduğu için onun yerine geçen
köpek yavrusundan- bahsedecekti. Şimdi bu perhiz müjdesiyle Alman
sanayiinin ve iktisadının devrine girmişti. İçindeki hınçla ve
artık küpenin büyük pırlantasının kaybolma ihtimalini hiç aklına
getirmeden, teyzesinin kulağına tekrar baktı. Bütün o bilgiler, kafatasıyle
kırk beş derecelik bir zaviye teşkil eden bu huniye akacaktı!
Sabih senelerden beri gazete havadislerini bir nevi iltifat veya takdir
vasıtası olarak kullanırdı. Bir gün Adile'nin hayranlarından ve
evin gedikli misafirlerinden birine bu cinsten bir makaleyi anlatırken,
genç adamın evvela sabırsızlıkla esnediğini, sonra da çekilip
gittiğini görünce, birdenbire dünya havadisleri karşısında herkesin
aksülamelinin kendisininkine benzemediğini anlamıştı. İşte o zamandan
beri Sabih, hafızasının ve bol vaktinin kendisine temin ettiği
bu silah üzerinde çalışmış, onu adeta mükemmelleştirmişti.

Verandada her zamanki gibi yedi sekiz misafir vardı. Sabriye
Hanım'ın bütün çocukları kendi ahbaplarını ona devrederek evden
ayrılmışlardı... Büyük oğlunun piket arkadaşı Yaşar Bey -Nuran'ın
dayısının oğlu- büyük kızının görümcesi Nuriye Hanım, ortanca
oğlunu kumara alıştırdıktan ve tahsilini yarıda bırakmasına
sebep olduktan sonra, kendisi mühendis mektebini birincilikle bitiren
İffet Bey, küçük kızının lise arkadaşı Muazzez, hepsi oradaydılar.
Sabriye Hanım kendisini pek az ziyaret eden çocuklarının yokluğunu
onlarla telafi etmeğe çoktan alışmıştı.

Adile verandaya girer girmez:

-O, Yaşar Bey de burada... ne tesadüf efendim.

Yaşar eliyle vaktinden evvel ağarmış saçlarını düzeltti, gözlüğünü
parlattı. Ve Adile'yi tam bir etiketle selamladı. O, ne de olsa
Avrupa görmüş adamdı.

-Şimdi sizin Nuran Hanım'la beraberdik... Aman ne ciciydi
görseniz, sonra Sabih'in teyzesine döndü. Mümtaz da beraberdi.

Sabih'in teyzesi, Sicill-i Osmani'de dedesinin adını ve tercüme-i
halini bulduğu için Mümtaz'ı çok severdi. Merhum zevcinin
bulmasını tam otuz sene vadettiği bu tercüme-i hali hemen ertesi
günü telefonla kendisine söylemesi, -bilhassa Sabriye Hanım bu
mazi hikayesinin telefonla söylenmesine çok ehemmiyet veriyordu-
ona bir nevi mucize gibi gelmişti.

-Neye getirmediniz? Aylardır görmemiştim, çok yazık doğrusu.
Bak, Muazzez de buradaydı.

Sabih karısından evvel bahsi kapatmak istedi:

-Arkadaşları ile buluşacağını biliyorduk, ısrar etmedik...

Muazzez Hanım oturduğu şezlongtan doğruldu:

-Suat Bey hastalanmış, bir hafta evvel İstanbul'a gelmiş,
sanatoryumdaymış, o da oraya gidiyordu. Gelirken gördüm.

Sabih bu sabahki Ada vapurlarının bütün bir kabileyi buraya
taşımasının şaşkınlığı arasında söylendi:

-Vah vah... Nesi var acaba? Yani mühim mi?.. Hayır, verem
o kadar mühim hastalık değildi, insan yer içer beslenirdi. Asıl mühim
olanı kendi hastalığıydı. Çünkü perhiz mecburiyeti vardı. Biraz
sonra yiyeceği tereyağlı kabakla havucun ıstırabı içinde nerede
ise her rastgelenin, -bol bol ye, kuvvetli şeyler ye, hamur işi, ızgara...
beslen, bir şeyin kalmaz!- diye nasihat verecekleri Suat'ın hastalığını
kıskanacaktı. Fakat bu Muazzez de olur şey değil, nerden
bilir, nerden, nasıl görür?

Adile Hanım başka zaman olsaydı, Suat'ın hastalığına çok
üzülürdü. Onun kadar neşeli, kadın ruhunu anlayan insan azdı. Fakat
şimdi tam Mümtaz'la Nuran'dan, hem de Muazzez'le Yaşar'a,
sıcağı sıcağına bahsedeceği zamanda adının ortaya bir engel gibi
çıkması tahammül edilir şey değildi. Adile Hanım bu ani engelin
üstünden çok iyi terbiye edilmiş bir koşu atı gibi tereddütsüz atladı:

-Doğrusunu isterseniz, aklımdan geçmedi değil... Fakat Nuran'la
o kadar meşguldü ki, bize söz sırası kalmadı. Ve yan gözle
Yaşar'a baktı. Onun Nuran'ı ötedenberi sevdiğini ve kıskandığını
biliyordu. Hatta Fahir'le ayrılmalarında oldukça kötü bir rol oynamış,
hem Fahir'le Emma'nın münasebetlerini kolaylaştırmış, hem
de bu münasebetten günü gününe Nuran'ı haberdar etmişti. Yaşar'ın
yüzü kül gibi sararmıştı.

-Evvelden mi tanışıyorlardı? Nerede ise kekeleyecekti.

Adile adeta sevinçle cevap verdi:

-Hayır, biz tanıştırdık. Sonra Sabih'in teyzesine dönerek ilave
etti: -Teyzeceğim bilmezsin ne kaynaştılar! Doğrusu hoşuma gitti.
Hani, hiç de fena olmaz! Biraz yaş farkı var ama...

Sabih karısına hayretle bakıyordu. Muazzez'in yanında buna
cesaret etmemeliydi. Muazzez kendilerinden kaç yaş küçüktü.

-Kimdir bu Mümtaz Bey?

-Bizim fakültede asistan... Muazzez saçlarını güneşte salladı,
gözlerini kıstı. Şımarığın biri... Gözü hep bahçenin ortasındaki
büyük Hollanda yıldızlarındaydı. .-Kıpkırmızı... kıpkırmızı...
Sonra birdenbire fikrini değiştirdi: Biz çok severiz ya... Mahzun,
çok mahzundu. Bu sabah Mümtaz'dan Ada'ya gideceğini öğrendiği
için buraya gelmişti. Fakat vapurda isabetsizlik etmişti. -Demek
bu tesadüf...- Adile'ye yarı örtük kirpiklerinin arasından hınçla
baktı.

-Canım nasıl tanımazsınız?.. Babanızın dostu İhsan Bey yok
mu? İşte onun yeğeni. Bizde kaç defa gördünüz!..

Fakat Yaşar Bey Mümtaz'ı unutmuştu. İçerde saat bir buçuğu
çaldı. İlaç vakti gelmişti. Yaşar Bey, hatta Nuran'ın bir başkasiyle
evlenmesi ihtimali bile ona ilaç saatlerini unutturamazdı. Cebinden
küçük bir şişe çıkardı. Dikkatle tıpasını açtı; ambalaj kağıdına, el
değdirmeden iki komprimeyi şişenin ağzını biraz eğerek döktü.

-Biraz su emreder misiniz? Sonra Sabih'e döndü. -Müthiş bir
kudret azizim... dedi. Vitamin. Başladığımdan beri kendimi o kadar
rahat ve zinde buluyorum ki...

Sabih, Adile'nin gözlerinde parlayan istihza ve istihfafı görmedi.

İİİ

Ertesi akşam söz vermiş gibi iskelede birbirlerini buldular. Sabih'le
karısı ortada yoktu; genç kadın Fatma'yı halasına bırakmıştı.
İskele ağır bir bahar kokusu içindeydi. Hemen herkesin elinde büyükçe
bir çiçek dalı vardı. Birkaç kişi yeni açmış gül demetleri taşıyorlardı.
Bütün kalabalık bir çiçek yağmasından geliyor gibiydi.

Nuran onu uzaktan görünce eliyle küçük bir işaret yaptı. Genç
adam, hiç ihtimal vermediği bu tesadüften ve kendisine daha imkansız
görünen bu aşinalıktan mesut, ona doğru yürüdü.

-Bu kadar erken döneceğinizi zannetmiyordum...

-Ben de zannetmiyordum ama, oldu. Siz ne yaptınız?

Adeta günün hesabını istiyordu. Mümtaz onun arkasından
Anadolu kıyısının bütün şatafatı bir kurutma kağıdiyle alınmışa
benzeyen pastel renklerine bakarak cevap verdi:

-Biz, dedi, konuştuk... Bizim memlekette en rahat yapılan iş
de budur, konuşmak. Sonra dostlarına karşı haksızlık etmemek için
ilave etti: -Ama güzel şeyler konuştuk. İhsan da gelmişti. Hemen
hemen dünya işlerinin yarısını hallettik... Gece de bir ala ney dinledik!

-Kimden?

-Ressam Cemil'den... Emin Bey'in talebesi! Bize bir yığın
Sazsemaisi, eski Mevlevi ayinlerinin terennümlerini çaldı.

İkisi de bir tanıdık çıkıp rahatlarını bozmasın endişesiyle etrafa
gizli gizli bakıyorlardı. Nihayet iskelenin parmaklığı açıldı, kırk
yıllık ahbaplar gibi beraberce vapura girdiler, yine alt salonda oturdular.
Mümtaz:

-Küçük hanımı ne yaptınız? Sizden ayrıldığına üzülmedi mi?
Çok bağlı görünüyor.

-Hayır, yani lazım olduğunu biliyordu. Bizim taraflardaki
boğmacadan korkuyoruz. Bütün kış zaten hastaydı. Hastalık meselelerinde
söz dinliyor.

-Dört sene evvel olsaydı bunları bilirdim, fakat şimdi İclal'siz...
Dört sene evvel İclal'i her gün görür, ona ait şeyleri dinlerdi.

Nuran bu latifeyi dinlemedi; o, kendi fikrinin peşindeydi.

-Garip çocuk, diyordu. Sanki kendi başına değil de etrafındakilerin
alakasıyle yaşıyor. Hastalık korkusu olmasaydı kıyamet koparırdı.

-Ben sizi de kalırsınız sandım...

Sağ taraflarından gelen bir ışık parçası genç kadının saçlarına
yapıştı, oradan yavaşça boynuna doğru kaydı, küçük, insana alışık
bir hayvan gibi beyaz tenin üstünde hazla oynamağa başladı.

-Niyetim öyleydi, fakat fena bir tesadüf oldu...

Ancak o zaman Mümtaz, Nuran'ın dünkü kadar neşeli olmadığını,
dalgın, hatta mahzun olduğunu gördü.

Mümtaz'ın içini Ada iskelesinde Nuran'la kocasını gördüğü
zamanki ıstırap yeniden kapladı. Bir müddet cevap vermedi, sonra
düşünceli düşünceli:

-Ben dünkü tesadüfe şahit oldum, dedi. Arkadaşlarımı arıyordum;
-hiç yalan söylemeği beceremediği için olacak, yüzü kızarmıştı,
-Fahir Bey'le karşılaşmanızı gördüm. Nuran bir şey söylemeden
ona bakıyordu. Mümtaz bu bakışın altında genç kadının hayatına
ait çok hususi bir şey görmüş olmaktan üzüldü; -eğer sizden
bir şey saklamamağa karar vermiş olsaydım tabii bahsetmezdim!-
sonra birdenbire kendisini yangın kulesinden aşağıya hiçbir paraşütsüz
bıraktı; -asıl fenası iskeleden çıkarken o kadar sevimli bir
yüzünüz, dikkatiniz vardı ki...

Nuran mahzun gülümsedi:

-Benim çıkışımı beklediğinizi söylesenize... ben sizi gördüm.
Beyhude yere yüzünüz kızarmasın. Böyle şeyler, siz erkeklerin
adetinizdir: Yalnız, asıl fenasını bulamadınız! Asıl fenası, imdadıma
gelip çocuğu kucağımdan almamanızdır. Az kalsın ikimiz birden
düşecektik... Mümtaz'ın yüzü karmakarışıktı; fakat Nuran ona
dikkat etmiyordu; -ama daha fenası da var. Fatma'nın asabı alt üst
oldu. Babasını unutmağa başlamıştı. Bu çocukta garip bir sahip olma
duygusu var. Şimdi babasını kıskanıyor. -Varsın babam beni
sevmesin! Ben onu seviyorum...- diye sabaha kadar ağladı. Sonra
bu bahsi kapatmak ister gibi sözü değiştirdi; -İhsan Bey bizim tanıdığımız
İhsan Bey mi?

-Bilmiyorum, sizin tanıdığınız İhsan Bey kimdir?

-Dayım Mütareke senelerinde Müdafaa-i Hukuk'ta çalışırken
bir İhsan Bey'e yardım ettiğini söyler. Nadir Paşa'nın yaveri imiş.
Onun ölümünü üzerine yükletmişler. Kaçması kabil olduğu halde
ben üzerimde bu töhmetle hiçbir yere gitmem demiş. İdamdan biraz
da dayım kurtarmış.

-Nadir Paşa'nın kendisine yazdığı bir mektup sayesinde. Evet
o İhsan. Fakat niçin İclal bahsetmedi. Ben dayınızı birkaç defa gördüm!

-İclal realist romancılar gibidir. Günlük şeylerden başkasından
bahsetmez.

Mümtaz'ın hayretine son yoktu.

-Demek Tevfik Bey sizin dayınız... Talat Bey de büyük dedeniz?

-Evet, Talat Bey annemin büyük babası.

-Ben Tevfik Bey'i hatta bir kere de dinledim. Bize Mahur
Beste'yi okudu. Mahur Beste'yi seviyor musunuz?

- Çok... hem çok severim. Fakat biliyor musunuz, bizim evde
uğursuz sayılır.

Mümtaz genç kadının yüzüne ciddiyetle baktı:

-Böyle şeylere inanır mısınız?

-Hayır, yani düşünmedim. Tabii herkes gibi bende de birçok
şeyler için o müphem korku var. Mahur Beste'nin benim üzerimde
tesiri çok başka türlü oldu. Beni büyük annemin yaptığı hata korkuttu.
Bizim ailede ihtirasları yüzünden etrafını mustarip eden çoktur.
Çocukluktan beri beni büyük anneme benzetirler; onun için büyük
annemi çok düşündüm. Belki de bu yüzden hislerimden ziyade
aklımla yaşamak istedim. Fakat ne çare, talih istemeyince... Çocuğum
yine bedbaht oldu.

-Behçet Bey de akrabanız mı?

-Hayır, sadece evlenme yolu ile... o da çok bedbaht oldu.
Atiye Hanım'ın bende bir resmi var! O kadar garip bir şey ki. Fakat
isterseniz bunlardan bahsetmiyelim.

-İhsan Mahur Beste'yi çok sever. Tevfik Bey'den meşketti.
Biliyor musunuz, dedenizin eseri büyük eser.

-Ayin yapmak istiyormuş, sonra bu beste çıkmış. Gözlerini
yumdu. Mümtaz pencereden kül rengi denize baktı, hemen hemen
aynı renkte tül tül bulutların dolaştığı göğü seyretti. Sonra genç kadını
bahçesinde böyle havalarda adeta narinliğinden titreşen o küçük
gül fidanlarına benzetti. Bir ışık bu kül rengi boşluktan, ikisinin
de tanımadıkları birtakım hazların müjdesi gibi, onlara doğru
uzandı. Genç kadının yüzünde, ellerinde adeta sevinçle gezindi.

-Siz dün akşam hiç uyumamışa benziyorsunuz?..

-Hayır, uyumadım. Fatma sabaha kadar sayıkladı.

-Nasıl bıraktınız?..

-Halam ısrar etti. Sen gidince değişir, dedi. Ben de ister istemez
razı oldum. Ben yanında olunca fazla şımarıyor.

-Fakat çok müteessirsiniz... ben olsam...

-Siz olsanız... fakat siz kadın değilsiniz, değil mi?

-Evet, yani bunu büyük bir kabahat saymazsınız... Hakikaten
Nuran'ın kederini paylaşmak istiyordu; bunu yapamadığından son
derece mahçup ve müteessirdi. İşte bu teessür Nuran'ı kahkahalarla
güldürdü. Dost olmuştular. Ve bu dostluk, çok evvelden geçeceği
yollar hazırlanmış bir seyahata benziyordu. O kadar alemleri birbirine
yakındı.

-Siz garip bir adamsınız. Mahsus mu yapıyorsunuz, yoksa tabiatınız
daima böyle çocuk tabiatı mı? İçinden: -hakikaten ahmak
değilse eğer...- diye düşünüyordu. Mümtaz cevap vermedi; sadece
gülümsedi. Neden sonra:

-Bana Mahur Beste'yi bir gün söyler misiniz? Sesinizin güzel
olduğunu biliyorum. Zihni hep Mahur Beste'de, aşkın, ölümün bu
garip ve zalim terkibinde idi. Nuran kısaca, -olur...- dedi, -bir gün
söylerim.- Sonra ilave etti: -Bilir misiniz, ben sizi hiç yabancı saymıyorum.
O kadar çok müşterek tanıdık var ki arada.

Mümtaz:

-Ben de öyle, dedi. O kadar öyle ki, bir gün dost olursak, bu
dostluğun yolu bana, çok evvelden çizilmiş gibi gelecek.

Sonra büsbütün başka şeylerden bahsettiler. Mümtaz gülüşünü
çok mucizeli bulmuştu. Bu mucizeyi sonuna kadar tatmak istiyordu.
Ona üst üste bir yığın hikaye anlattı. Konuşurken hep İhsan'ın
repertuvarını sarfettiğinin farkındaydı. -Demek ki satıhtayım...
daha kendimi bulamadım...- Hakikatte büyük bir eşikteydi.

Bu olgun, zarif, güzel kadında, güneşin öz bahçesi imiş gibi
baştan başa aydınlık ve füsun olan bir taraf vardı, o zamana kadar
tanımadığı, kendisinde eksik sandığı bir taraf, sadece meşguldü,
onun varlığı ile dolup boşalmağa hazırlanıyordu. Her düşünce serin
bir uyanış durumunda değişiyor, uzviyetin derinliklerinden gelen
küçük ve esrarlı dalgalar, unutulmuş hayat şarkılarını tekrarlıyordu.
Bu sessiz musıki ikisinde de vardı, ikisinin de içinden yüzlerine
doğru yükseliyor, Nuran bunu göstermemek telaşiyle, olduğundan
çok mahzun görünüyor ve Mümtaz ise aksine, tabiatındaki mahcupluğu
da gizlemek telaşiyle, zorla cesur ve kayıtsız olmağa çalışıyordu.

O zamana kadar Mümtaz'ın aşk tecrübesi, başıboş birkaç çapkınlıkla,
kendini dörtyol ağzında rüzgara dağıtmağa benzeyen bazı
arkadaşlıklardan ileriye geçmemişti. Bunlar bir erkeğin hayatına
kadın varlığının girebileceği şeylerden ziyade, küçük kaçışlar, ufak
arzular, kendi can sıkıntısının ve küçük iştihalarının değişik yüzleri
idiler. Hatta yalnız kendi etrafında dolaşan muhayyelesinde böyle
bir ihtiyacı henüz duymamıştı bile. Kadın, onun için Macide'nin
dostluğu, büyük yengenin şefkati, annesinin ölümü ile İhsan'ın evine
alıştığı zamana kadar hayatında eksik bulduğu ve bu ikisiyle tamamlanan
şeylerdi.

Şimdi Nuran'ın karşısında onun güzelliklerini, bu küçük kaçışların,
arzu, iştiha ve itiyatların üstüne çıkan bir bakışla sayıyor,
bu kadar değişik şekilde güzel bir kadının yanıbaşında geçecek hayatı,
imkansız bir şey gibi düşünüyordu. Tam adını koymadığı bir
nevi ümitsizliğin verdiği pervasızlıkla gözleri genç kadının yüzünde,
ellerinde dolaşıyordu. Nuran, onun bu pervasız bakışlarından
sakınmağa çalışıyordu. Kendisini her serbest bırakışında birdenbire
çırçıplak yakalanmış gibi mahçup, kendi kabuğuna çekiliyor,
karşısındaki adamdan kendisini gizleyebilmek için ikide bir çantasını
açıyor, yüzünü pudralıyordu. Hulasa ikisi de kendileri için hazırlandığını
seziyor ve içlerinden konuşuyorlardı.

Üsküdar açıkları, lodoslu akşamın suda kurulmuş malikanesi
olmağa başlamıştı. Sanki Kızkulesi'nden Marmara açıklarına kadar
denizin altına, su tabakalarının arasına yer yer, iyi dövülmüş bir yığın
mücevher parıltısından geçirilmiş bakır levhalar döşenmişti.
Bazen bu bakır levhalar suyun üstünde yüzüyor, adeta mücevher
sallar yapıyor, bazen da primitif ressamlarda, mağfiretin timsali ışığın
kaynaştığı derinlikler gibi hasretle, bir hakikate yükseliş arzusu
ile dolu, büyük ve kıpkırmızı uçurumlar açıyordu.

Bu, sıcak renklerin göz için bir lezzetten, bir ruh miracına kadar
her imkanı denediği andı.

Mümtaz:

-Çok güzel akşam... dedi.

Genç kadın şaşırmış görünmek istemedi:

-Mevsimi! dedi.

-Mevsimi olması hayretimize mani değil ki... İçinden, -Sen
güzelsin, ve bu güzelliğin gençliğinden geliyor. Fakat ben gene
şaşırıyorum.- diye düşündü. Fakat hakikaten güzel miydi? Karşısındakini
sarhoşluklarından uzak seyretmek istedi. Hayır, bir şey söylemiyecekti.
Hatta görmüyordu bile. Bir kamaşmadan başka hiçbir
şey görmüyordu. Daha ikisi içindeki hayranlığın aynasıyle karşılaşmıştı.
Tılsımlı bir aynada kendi içini, yavaş yavaş uyanan arzuyu
seyrediyordu.

Nuran bu cevabın doğrudan doğruya kendisine olduğunu, deminden
beri bilinmez yerlerden gelen davetin, şimdi aydınlığa çıktığını
anladı.

-Öyle demedim, dedi. Bundan sonra böyle çok güzel akşamlarımız
olacak demek istedim. Ve sözünün başka bir manası olduğunu;
bunu bile bile söylediği için kendisine kızdı.

Boğaz vapuruna epeyce vakit vardı. Kitapçı Kemal'in önünde
durdular. Nuran bir iki gazete, roman aldı. Mümtaz onun çantasını
açmasını, para çıkarmasını seyrediyordu. Her gün tekrarlanan bu
hareketler, ona harikulade şeyler gibi geliyordu. Zaten Köprü değişmiş,
kitapçı değişmiş, kitap alma, okuma denen şey değişmişti.
Sanki bir masal dünyasında, canlı çizgilerin ve parlak renklerin her
şeyi dirilttiği, her şeye en geniş rahmaniyete kadar giden bir mana
verdikleri, her kımıldanışın geniş ve durgun bir suda uzanan ışıklar
gibi bir sonsuzluğa doğru ürperdiği, çalkandığı bir dünyada yaşıyordu.
Kitapçı paranın üstünü verdi.

Sonra kendi hediyesi, onun aldığı şeyler, hepsi elinde ve o yanında,
Boğaz iskelesine doğru yürüdüler. Onunla beraber yürüyordu.
Daha dün sabah vapurda uzaktan gördüğü, sonra bir tesadüfle
tanıdığı kadınla şimdi İstanbul'a çıkmış bir başka vapurla Boğaz'a
gideceklerdi. Bu kendisi için inanılmıyacak işti. Varsın, her gün
tekrarlanan şeylerden olsun, varsın yüz binlerce kişi bu hisleri hayatında
bir defa, yüz defa tatmış olsun; bundan hiçbir şey çıkmazdı.
O da biliyordu ki, sevmek, mesut olmak, sevmeden evvel tanışmak,
sevdikten sonra unutmak, hatta düşman olmak olağan şeylerdi.
Fakat denizde yıkanmak da öyleydi; uyumak da öyleydi. Her
şey, herkeste olduğu gibiydi. Tecrübenin yeni ve ilk olmaması
onun ruhundaki şevki eksiltmiyordu. Kendisinde mademki ilk defa
oluyordu; mademki ilk defa teni ve ruhu beraberce harekete gelmişler,
tam bir terkip, bir anlaşma içinde mesuttular. O halde yeniydi.
Fakat o da böyle mi düşünüyordu: o da mesut muydu? İstiyor
muydu? Yoksa sadece tahammül mü ediyordu? Bu korku, bu
şüphe, Mümtaz'ı bedbaht etti. Niçin konuşmuyordu? Birbiri peşinden
gelen bu sualler, karanlıkta gerilmiş bir ipe ayağı dolanmış insan
gibi, yolunda rahat yürümesine mani oluyordu. Ah bir şey söyleseydi!..

Fakat Nuran, bir şey söyliyecek halde değildi. O, Mümtaz gibi
hayat yollarının ağzında ve serbest beklemiyordu. Yaşanmış bir
hayatı vardı; erkeğinden ayrılmış kadındı. Bu kalabalıkta yüzlerce
gözün üzerinde olduğundan şüphelenebilirdi. -Gitse, diyordu; ne
olur, bıraksa ve gitse... Gelişi o kadar ani oldu ki, kendi kendime
kalmağa ihtiyacım var. Ne sanıyor beni, dolaştığı arkadaşlarından
biri miyim?-

-Hayatını yapmış, sonra bozulduğunu görmüş bir kadınım. Bir
kızım var. Aşk, benim için yeni bir şey değil. Bu tecrübeyi ondan o
kadar evvel geçirdim ki...- Onun bir yığın lezzet bulacağı yerde, o,
sadece azap bulacaktı...

-Ben bir kere geçtiğim yoldan bir daha geçeceğim. Bundan
büyük azap olur mu? Niçin bu kadar hodbin oluyorlar? Niçin bizi
kendileri gibi serbest sanıyorlar...- Fakat bu ayakkabıyı muhakkak
değiştirmeliydi. Topuklarını o kadar kaba yapıyor, kendisini adeta
Kolej'deki o ihtiyar hocalara benzetiyordu. Bunlarla ancak mitinglerde
kadın hukuku için konferans verilebilirdi. Tabii ayakkabılarla
değil... -Ayakkabıların konuşmıyacağı malum... Onlarla beni nasıl
güzel ve zarif bulabilir?-

Dün sabahki kızın dudakları nar çiçeği gibiydi, ve hep ona
dönmüş bakıyordu. Ben bile olduğum yerden bu dudakların davetini
görüyor ve onun hesabına sabırsızlanıyordum. Fakat o, olduğu
yerden beni görmek için bana bakıyordu. Başını ne garip uzatışı
vardı. Ne kadar çirkinleşiyordu... Ona: -Haydi gidin artık, burada
ayrılalım... Bu manasız işte ısrara ne lüzum var?- demeği çok isterdi.
Fakat bir türlü söyleyemiyordu: Biliyordu ki, ölesiye mahzun
olacaktı. Halbuki onu mahzun etmek istemiyordu. Bunu, sokak ortasında
başını elleri arasına alıp teselli edebilseydi, bu imkan elinde
olsaydı, sırf bu lezzeti tatmak için yapabilirdi. Çünkü zalim olmak
da bir lezzetti. Bunu da uzviyetinde şimdi bir ihtiyaç gibi hissediyordu.
Kısa, çok kısa bir an için tabii. Çünkü fazlasına tahammül
edemezdi; fazlasını istemezdi. O kendisinden bir parça idi. Fakat
böyle olduğu için saadet, ıstırap hepsini kendisinde tatması lazımdı.
Hepsini ona Nuran tattıracaktı; bunu bildiği için kendisini
kuvvetli, o kadar kuvvetli buluyordu. Tebessümü, bu yüzden bir bıçak
ağzı gibi inceydi. Fakat içindeki korku hala konuşuyordu. -Beni
onunla beraber görenler, kim bilir ne derler? Benden küçük olduğu
o kadar belli ki... Onun için Fahir'den ayrıldığımı zannedecekler.
Ben Fahir'den ayrılmadım... O benden ayrıldı.- Ah, gitse ve
kendisini rahat bıraksa...

İV

Boğaz vapuru başka türlü bir kalabalıkla doluydu. Orası Ada
gibi, asıl İstanbul'un çöküş devrinde, bir mevsim denecek kadar kısa
bir zamanda ve adeta birden oluvermiş, zengin, müreffeh, her
hususiyetini paranın düzenleyip ayarladığı, geniş asfalt yollu, çiçek
tarhı kılıklı sayfiyesi değildi. O başından beri İstanbul'la yaşamış,
onun zengin olduğu zamanlarda zengin olmuş, çarşı ve pazarını
kaybedip fakir düştüğü zamanlarda fakir olmuş, zevki değiştiği zaman,
kendi içine çekilmiş, hayatında geçmiş modaları elinden geldiği
kadar muhafaza etmiş, hulasa bir medeniyeti kendine ait bir
macera gibi yaşamış bir yerdi.

Mümtaz'a göre insan Ada'ya giderken anonim bir şey olurdu.
Orası bir nevi standart insanların yeriydi; orada gerçekte kendimize
hiç lazım olmayan, hiç değilse bizi kendimizden uzaklaştıran ve
bunu yaparken hiçbir noktaya da yaklaştırmayan şeylerin hasreti
çekilirdi. Boğaz'da ise herşey insanı kendisine çağırır, kendi derinliğine
indirirdi. Çünkü burada terkibi idare eden şeyler, manzara,
kalabildiği kadar olsa da mimari, hepsi bizimdi. Bizimle beraber
kurulmuş, bizimle beraber olmuştu. Burası küçük camili, bodur minareli
ve kireç sıvalı duvarları o kadar İstanbul semtlerinin kendisi
olan küçük mescitli köylerin, bazen bir manzarayı uçtan uca zapteden
geniş mezarlıkların, su akmayan lüleleri bile insana, serinlik
duygusu veren ayna taşları kırık çeşmelerin, büyük yalıların, avlusunda
şimdi keçi otlayan ahşap tekkelerin, çıraklarının haykırışı İstanbul
ramazanlarının uhreviliğini yaşayan dünyadan bir selam gibi
karışan iskele kahvelerinin, eski davullu, zurnalı, yarı milli bayram
kılıklı pehlivan güreşlerinin hatırasiyle dolu meydanların, büyük
çınarların, kapalı akşamların, fecir kızlarının ellerindeki meşalelerle
maddesiz aynalarda bir sedef rüyası içinde yüzdükleri sabahların,
garip, içli aksisadaların diyarıydı.

Zaten Boğaz'da herşey bir akisti. Işık akisti, ses akisti; burada
insan bile znman zaman bilmediği bir yığın şeyin aksi olabilirdi.

Mümtaz, çok küçüklük hatıralarına eğilip de vapur düdüklerinin
bu tepelere çarpa çarpa kendine kadar gelen akislerini dinlediği
zaman, ara sıra içinde kabaran ve kendisini gündelik hayatın ortasında
birdenbire o kadar zengin yapan hüznün şifasızlığının hangi
pınarlardan toplanıp geldiğini anlardı.

Vapur hıncahınçtı. Şehirdeki işlerinden dönen küçük memurlar,
gezmelerden, uzak plajlardan gelenler, genç mektepliler, zabitler,
ihtiyar hanımlar, hayatlarınin üzüntüsü, günün yorgunluğu yüzlerinden
akan bir yığın insan güvertede, bilerek bilmiyerek kendilerini
bu akşam saatine teslim etmişe benziyorlardı. O bütün başları
Hayyam'ın anlattığı testici gibi eline alıyor, içten ve dıştan işliyor
çizgilerini değiştiriyor, boyuyor, vernik, cila sürüyor, gözleri dalgın,
dudakları daha yumuşak yapıyor, gözlere hasretten, ümitten
yepyeni ışıklar koyuyordu. Herkes bu aydınlığın ortasına kendisi
olarak geliyor; fakat bir sihirin ortasına düşmüş gibi, onun değişmeleriyle
değişiyordu. Bazen bir kalabalıktan biraz fazla gürültülü
bir kahkaha yükseliyor, uzakta, ta başta, yalı çocukları ağız çalgıları
çalıyorlar, tecrübesiz seslerle şarkı söylüyorlar, beraber yolculuk
yapmağa alışmış olanlar birbirlerini çağırıyorlardı. Fakat bunlar
pek az sürüyordu. Bin nevi bekleyişe benzeyen sessizlik yeniden
sonsuz yapraklı ağacıyla büyüyor, hepsini örtüyordu.

Bu ağacın kökü, orada, ufukta ince bir Herat cildinin tezhipleri
arasında kıpkırmızı kavsi, bu altın oyunlarını gittikçe daha derin
şekilde aydınlatan, her an eritip yeniden kendi fantezisine göre döken
güneşteydi. Oradan dal dal etrafa yayılıyordu. Nuran bu aydınlıkta
sertleşmiş yüzü, darılmağa hazır gibi duran küçük ve toplu çenesi,
kısık gözleri, çantası üzerinde kilitlenen elleriyle, bu sükut
ağacının bir meyvesi olmuştu.

-O kadar ki akşamın bahçesinden sarkmış gibisiniz... O söner
sönmez, yere düşeceksiniz, sanıyorum.

-O zaman hepimizi birden gece toplıyacak... Çünkü siz de
öylesiniz... Ve öyle oldu. Daha Üsküdar'a yaklaşmadan akşamın
dört tarafa savurduğu güller solmuş, deniz kararmıştı. Herat tezhipli
büyük kitap cildi şimdi mosmor bir bulut parçasıydı. Yalnız uzak
minarelerin tepelerinde gecikmiş kuşlar gibi bir iki beyaz uçuş vardı.
Karşı kıyıyı saran ışık dalgası, bir musıkinin son akisleri halinde
sallanıyorlardı.

Mümtaz, gece ilerledikçe havada, hala kıştan bir şeyin bulunduğunu
sezer gibiydi. Garip bir üşüme hissiyle içine büzüldü.

-Kışın Boğaz başka türlü güzel oluyor, dedi. Garip bir yalnızlığı var...

-Ama, siz pek tahammül edemiyorsunuz.

-Edemiyorum. Buna tahammül etmek için ya bulunduğu yere
adamakıllı kök salmalı, yahut da hayatı çok zengin olmalı. Yani kafi
derecede yaşamış olmalı. Halbuki ben...

Sözünü birdenbire kesti; neredeyse, ben hala çocuk gibiyim,
diyecekti. Hayatında bir yığın hulyadan başka ne vardı; yarın sabah,
sen de bir hayal olmıyacak mısın?..

-Benim en sevdiğim şey nedir, bilir misiniz? Ta çocukluğumdan
beri kapalı, arkasında ışık yanmayan, yalı pencerelerinde
ışık oyunları... Vapurla beraber yürüyen ve camdan cama değişen,
bazen ateşten kavisler çizen ışıklar... Fakat şimdi bakmayın,
madem ki dikkat etmediniz. İyi bir yerden, daha ileriden seyredin...

Mümtaz bu kadarcık şeye nasıl dikkat etmediğine şaşıyordu.
Boğaz'ın gece haritası benim için biraz da bu ışıklardır. Dediğiniz
şey... İnsan burada bir hayalde yaşıyor, bazen kendisini bir masal
sanıyor..

Mümtaz beraberce daldıklari bu hissilikten utanır gibi oldu.
Üsküdar'dan sonra gecenin tam saltanatı başladı. Tepelerde keskin
sokak fenerlerinin hudutlandırdığı büyük ev kitleleri, aralarındaki
karanlık uçurumlariyle olduklarından daha haşin, daha esrarlı ve
hayali görünüyorlardı. İskele meydanları daha geniş bir hayat vadeden
ışıklariyle bu ahengi kırıyordu. Hemen her penceresi aydınlık,
çok eski bir yalı, uzun zaman suda kalmış, bütün kesafetini kaybetmiş
bir cisim gibi önlerinden geçti.

-Ne kadar çok insan var... dedi.

Filhakika her pencerede birkaç baş görünüyordu. Hepsi üst üste
yığılmış, vapuru seyrediyordu. Bir vapur düdüğü öttü.

-Daha vapur düdükleri yazlık seslerini bulmadı...

İkisi de birbirlerine dikkatlerini söylüyorlardı. İki küçük çocuk
gibiydiler. Ayrı ayrı, önlerinden geçtikleri şeylere bakıyorlar, tek
tük konuşuyorlardı. Genç kadın eliyle pancursuz, karanlık bir pencereyi
göstererek: -Bakın, dedi, nasıl hareli bir kumaş gibi dokunuyor...
Sonra kavisler... İşte bir tane daha, sanki akan bir yıldız gibi...
Daha yukarılarda, bizim tarafta bu akislere balıkçı sandallarının
feneri de karışır. Fakat en güzeli bu kavislerdir... Işıktan bir
riyaziye...-

Sonra beraberce eğildikleri bir kitabın üstünden başlarını kaldırır
gibi doğruldular ve birbirlerine baktılar. İkisi de gülümsüyordu.

-Sizi evinize kadar götüreceğim, dedi.

-Sokağın başında ayrılmanız şartiyle... Eğer annemi kalbden
öldürmek istemiyorsanız...

Mümtaz içinden kızdı. Annesi... Yarabbim, ne kadar çok engeli
var, diye düşündü. Genç kadın bu düşüncenin farkındaymış gibi:

-Ne yaparsınız, hayatımızı olduğu gibi kabul etmek lazım. İnsan
istediği kadar hür olamıyor... Bilir misiniz ki, bu yaşta hesap
vermeğe mecburum. Geleceğimi bilseydi meraktan çıldırmıştı.
Şimdi sevdiği kızı için, en aşağı yetmiş beş türlü felaket düşünür.

Sonra birdenbire lafı değiştirdi:

-Yalnız, eski musıki mi seversiniz?


DEVAMI VAR
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:20 PM
Mesaj: #9
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
-Hayır, hepsini... Tabii, anlıyabildiğim kadar... Musıki hafızam
zayıftır ve çalışmadım. Siz de seviyorsunuz galiba?

-Bana bakmayın... Bizde eski musıki aile yadigarıdır, dedi.
Baba tarafından Mevlevi, anne tarafından Bektaşiyiz... Hatta annemin
dedesini İkinci Mahmud, Manastır'a sürmüş. Eskiden evimizde
küçükken her akşam fasıllar yapılır, büyük eğlenceler olurdu.

-Biliyorum, dedi, Mevlevi kıyafetiyle eskiden çekilmiş bir
resminizi vaktiyle görmüştüm. Babanızdan gizli çekmişler.

İclal'in adını söylememeğe dikkat etmişti. Bu bir nevi korkaklıktı.
Fakat ikide bir başka bir kadının adını onun yanında anmak istemiyordu.

-Tabii İclal de... dedi. Yarabbim, bu kız için gizli hiçbir şey
yok. Onu tanıyanlar camdan evde oturuyorlar.

Mümtaz:

-Ama fotoğrafı bana o göstermedi. Hatta siz olduğunuzu ben
kendim tahmin ettim, dedi.

Genç kadın bu hatıra ile olduğu yerden o kadar gerilere atlayacağını
hiç sanmamıştı. Babasını elinde ney, büyük sofanın sediri
üstünde gördü. -Gel, otur...- diye sanki ona işaret ediyordu.
Bütün çocukluğu bir kuş kafesi gibi bu ney sesleri içinde geçmişti.
Başkalarında bin türlü duyumdan kurulan dünya, onun içinde
sanki yalnız sesten ve musıkiden kurulmuştu. Tıpkı aynı sofanın
avizesinin altında sarkan, yeni dünya dedikleri o donuk renkli camdan
küreden akseden eşya gibi, sadece hayal bir kainatla işe başlamıştı.

-Onu çektirdiğim zaman babam hala yaşıyordu. Fakat Boğaz'da
değildik. Libade'de oturuyorduk. Bilmem, Çamlıca'yı tanır
mısınız?

Fakat Mümtaz düşüncesini fotoğraftan ayıramıyordu:

-Tuhaf bir resimdi; eski minyatürlere benziyordunuz... Elbise
hiç de aynı olmamakla beraber, mesela, Ali Şir Nevai'ye şarap kadehini
sunan gence... Gülerek ilave etti: O oturuşu nereden buldunuz?..

-Dedim ya, ecdat mirası... Uzviyetimde var. Onlarla doğmuşum.

Biraz sonra o günün üçüncü mühim hadisesi oldu. Kandilli'ye
beraber çıktılar. Sanki her zaman böyle oluyormuş gibi iskelenin
tahta döşemesi üzerinde beraberce yürüdüler, Mümtaz kapıdaki
memura ikisinin biletini birden verdi ve adam hiç şaşırmadan aldı.
İskele meydanından beraberce geçtiler: Yokuş yukarı yürümeğe
başladılar. Birbirlerinin varlığına sarılmış yürüyorlardı. Biraz sonra
genç kadının ayağı bir taşa takıldı; Mümtaz koluna girdi. Solda
bir sokağa saptılar. Sonra küçük bir yokuş daha çıktılar. Genç kadın
dar bir sokağın başında ondan ayrıldı:

-Bu bizim bahçe... Ev öbür tarafta, siz gelmeyin artık, dedi.

Başlarının üstünde bir sokak feneri, büyük bir çınarı sanki
içinden aydınlatıyordu. Üstlerine yaprak yaprak dökülen bu aydınlığın
altında, bahar kokuları, çeşme ve kurbağa sesleri içinde birbirinden
ayrıldılar. Mümtaz bir daha buluşup buluşmıyacaklarını sormadığına
pişmandı. İçinde onu bir daha görmemek ihtimalinin verdiği
korku vardı. Bu korku ile, geldikleri yollardan biraz mahzun;
fakat genç kadının cazibesinden bir yığın şeyle zengin, kalbi hiç tanımadığı
bir dostluğa açılmış, döndü.

V

Birkaç gün sonra Nuran, İclal'in güle güle evden içeri girdiğini
gördü. Genç kız, iskelede Mümtaz'a rastlamış, beraber oturmuş,
kahve içmişlerdi. Sonra Mümtaz onu yolun yarısına kadar çıkarmıştı.

Eve girdiği zaman bile, hala onun anlattığı şeylere gülmekteydi.
Bu Mümtaz'ın ayak üstünde uydurduğu bir köpek hikayesiydi.

Genç adam beş gün, elbette birinden birine rastlarım diye,
Kandilli önlerinden ayrılmamıştı. Şüphesiz isteseydi doğrudan
doğruya İclal'den bunu rica eder, yahut da İhsan'ın vasıtasiyle Tevfik
Bey'i görmeğe giderdi. Fakat hislerinden bir başkasına bahsetmek
istemediği için, sessiz sedasız sahili muhasarayı tercih etmişti.
Henüz yelken mevsimi değildi. Fakat Boğaz'da kayık mevsim
işi değildir. O, Boğaz'ın tabii vasıtası, her saat başvurulan çare, her
mizaca göre spor, eğlencedir. O kadar ki, bir Newyorklunun neden
bir Ford veya başka bir marka otomobille doğmadığına şaşmıyanlar
bile, Boğaz'da doğan çocukların beraberinde bir sandalla dünyaya
gelmediklerine şaşırabilirler. Onun için hiç kimse Mümtaz'ı
sandalında ve bu sandalı Kandilli iskelesinde görünce şaşırmadı.
Uyanır uyanmaz kayığa atlıyor, sırasına göre yelkenle, bazen motörle
iskeleye geliyor, orada balık avlamağa çalışıyor, kahvede kitap
okuyor, ihtiyar bahçıvanlarla ve semtin eskileriyle konuşuyor,
çok bunaldığı, denizde iş bulamadığı zamanlar, yukarılara çıkıyor,
Nuran'ın evinin etrafından uzak durmak şartıyle tepelerde dolaşıyor,
Boğaz baharının o sert rüzgarında kır çiçeklerinin, otların arasında
geziniyordu.

Beşinci günü sabrının mükafatını gördü. İclal vapurda idi. Bu
tesadüfün sevinciyle yerinden sıçramaktan kendini zor menetti.
Genç kızı iskelede yakaladı. İclal onu burada bulacağını hiç zannetmiyordu.
Mümtaz, bir arkadaşına söz verdiğini, çocuğun hala gelmediğini söyledi.

Nuran, Mümtaz'ın bu kadar çapraşık yollardan becerikli olmaya
kalkacağını hiç sanmamıştı. İclal'in hikayesini dinleyince o da
güldü:

-Niye alıp getirmedin?

-Doğrusu aklıma geldi ama, cesaret edemedim. Sana sormadan...

-Biz onunla tanıştık...

-Ada vapurunda... Adile Hanım'la berabermişsiniz. Sana selamı
var... İsterseniz öğleden sonra gelin, sizi gezdireyim, dedi.

İskeleye indikleri zaman Mümtaz kayıkta tembel tembel sıya
yapıyordu. Onları gülerek karşıladı:

-Geleceğinizi umuyordum, dedi.

Nuran onun yüzünü zayıflamış ve güneşten yanmış buldu. Kadınlar
sandala binince o da arkaya geçti.

-Ne o, yelken açmıyacak mıyız?

İclal'le Nuran, yelkeni, onun tehlikelerini, dalgalarla beraber
gelen o küçük sarhoşluğu tercih ediyorlardı. İki kıyının yalpa vurması,
iyi bir kavalye ile dansa benziyen o mihverinden çıkmalar,
aydınlığın, suyun içinden süzülmeler. Fakat Mümtaz, yelken zamanı
değil, diyordu. Hakikaten bu lezzeti tatmaları için daha çok vardı.
Sonra kadınların elbiselerinin harap olmasından korkuyordu.
Böyle bir gezinti için giyinmiş değillerdi.

İclal lacivert döpiyesiyle bir çaya gider gibiydi. Nuran gri pardesüsünü
ona vermişti. Sırtında kırmızı çizgili bej rengi bir kostüm,
ceketin altında, kıvrılan kenarından, boynun dışarıda kalan kısmını
daha yumuşak, daha kadifeli yapan sarı bir süeter vardı. Saçlarını
en son dakikada sağa sola iki üç tarakla düzelttiği belliydi.

Daha ziyade içinde son dakikaya kadar süren tereddüdü meydana
koyan bu acele tuvaletle başı daha güzeldi. Mümtaz bu saçların
gecesine yüzünü gömmek arzusuyle damarlarının tutuştuğunu
hissediyordu. Bütün uzviyetinde senelerdir uyku uyumamış bir insanın
yorgunluğu vardı.

İclal kayığı beğenmişti. -Anlamam ama, güzel,- diyordu. Nuran
deniz işlerini daha yakından biliyor gibi, onun fikrini tamamladı:

-Güzel sandal, balığa, gezintiye, yelkene, herşeye gelir. Hem
de yeni...

Mehmet sandalın ucundan bir eli rıhtımda:

-Ben İzmit'e kadar giderim, bununla... diye cevap verdi.

Genç kadınların kıyafetlerinden, hallerinden hoşlanmıştı. Ağabeysinin
-Mümtaz'a ağabey derdi- ilk defa böyle arkadaşları olduğunu
görüyor ve onun hesabına seviniyordu. Fakat kayığa atlarken,
kendisine bir yığın cam eşya emanet edilmiş gibi ürktü. Onun kadını
başka türlüydü. O, mesela Boyacıköyü'ndeki kahveci çırağının
sevgilisi cinsinden kadınları seviyordu. Onlara hayatın her safhasında
güvenilebilirdi. Bunlar dayanıksız olmalıydı; fakat güzelliklerine
bir diyeceği yoktu.

-Balığı sever misiniz?

-Babam ölmeden evvel çıkardık... Daha doğrusu evlenmeden evvel...

Bu ikindi saatinde rüzgar muayyen sevkülceyş noktalarına çekilmiş
gibiydi. İlk önce aşağıya, Beylerbeyi'ne doğru indiler. Sonra
tekrar geldikleri yoldan geriye döndüler. Anadoluhisarı'nı, Kanlıca'yı
geçtiler. Akıntıburnu'nda rüzgar ve dalga, hakikaten engine
çıkmışlar gibi, onları kucakladı.

Bir adım ötelerinde bahçeler, çocukların uçurtma denedikleri
yol, çiçek açmış meyve dalları, olta ile sabır terbiyesi yapanlar vardı.
Fakat altlarında deniz geniş su tabakalariyle kayıyor, garip, keskin,
büyük davetlerin sesi ve kokusuyle onları taşıyordu.

Mümtaz ömrünün hazinesini taşıyordu. Onun için korktu:

-Ben şimdi hem Sezarım, hem de kayıkçısı. Onun için, buradan
ilerisi yok.

Bunu genç kadının gözlerine bakarak söylemişti. Fakat Nuran
yalnız etrafla ve biraz da kendisiyle meşguldü. Beş gündür kafasında
bir yığın kararlar vermiş, kah evini ve hayatını can sıkıcı bulmuş,
genç adamın daveti için sabırsızlanmış, kah çocuğunun kendi
yatağının yanıbaşında duran karyolasına bakarak, dışarıdan gelecek
hiçbir şeyin kendi sükunetini bozamıyacağını sanmıştı. Fakat işte,
üç saat süren bir didişmeden sonra gelmişti. Bu bir zaaf mıydı?
Yoksa tabii bir hakkı kullanmak mı? Bunu bilmiyordu. Yalnız, bütün
ömrüyle bu kayığa yıkıldığını, orada külçelendiğini biliyordu.
Dönüşte Emirgan'a çıktılar. Kahvenin mevsimi başlamıştı. Her
cinsten, her yaşta insan vardı. Hava biraz serinlerse kalkıp gitmek
karariyle yaklaşan akşamı ve baharı tadıyorlardı.

Bahar bir nekahet sıtması gibi derin ve ürperticiydi. Bütün gezinti
boyunca bu ürpermeyi duymuşlardı. Sanki herşey, taze ve yumuşak
yaprağın, parlak renklerin, beyaz aydınlıkta kendisini gölgesiyle
bulmanın telaş ve sevinciyle birbiriyle kaynaşıyordu. Mor,
kırmızı, erguvani, pembe, yeşil, kümelendikleri sırtlardan insanın
derisine hücum ediyorlardı.

Fakat burada, bu meydan kahvesinde bahar sadece bir küçük
ürperme, bir yaşama hasretiydi. Sıcak çay, topluluk, biraz evvel
geçtikleri yerleri şimdi karşıdan ve büsbütün başka ışıkta seyretmenin
insana verdiği o garip hisle birbirlerine sokulmuşlardı.

-Peki, anlatın bakalım, bizim Kandilli'yi neden böyle muhasara
altına aldınız?

Mümtaz yüzünün kızardığını göstermemek için başını eğdi:

-Bilmem buna muhasara denir mi? Kara yolları baştan başa
açıktı. Ben sadece iskeleyi zaptettim. Elimden bu kadarı geliyordu,
ne yapayım? der gibi bir işaretle güldü. Fakat çehresiyle -bu hafta
çok sıkıntı çektim- diyordu. Bu gülüşte, gözlerin ve dudağın kenarlarında
ancak farkedilen; fakat bütün yüze ıstırabı kabule hazırmış
gibi bir mana veren bir şey vardı.

-Anlatsana şu Kandilli sarayını, Mümtaz?

Mümtaz sabahleyin genç kıza anlattığı şeyleri zihninde aradı:

-Hayal... Duman. Bir mısraın peşine takıldık. Hakikaten şimdi
hepsi hayaldi. Fakat bir şey söylemesi lazımdı.

-Bu sarayın tamiri için söylenmiş bir tarih. Tabii ne saray, ne
temeli var şimdi. Ne de eski bahçeler. Fakat mısra duruyor:

Yeniden şule-bar-ı sahil oldu köhne Kandilli

İşte bir mısraın bana ettiği bir oyun. Sonra Kandilli'den, Kanlıca
körfezinden, Çengelköyü ve Vaniköy'den bahsetti.

Garip bir erüdisyonu vardı. Bilgiden ziyade, vaktiyle yaşanmış
hayatların peşindeydi:

-Asıl mühim olan şey insandır. Gerisinden bana ne?.. Belki bir
insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk
yanıyor. Belki hayat, hakikaten bazı filozofların dediği gibi, gülünç
bir oyundur. Tam bir ümitsizlik içinde bir yığın karar kılıklı tereddüt
ve küçük, ümitsiz savunmalardır, hatta hulyadır. Ama, gerçekten
yaşamış bir insanın ömrü yine mühim bir şeydir. Çünkü ne kadar
gülünç olursa olsun, biz yine hayatı tam inkar edemiyoruz. Onda
kafamızın vehimleri olsa bile, iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz.
Aşka, ihtirasa yer veriyoruz. Sanatkarcasına yaşamanın, küçük hesap
ve israflarda kaybolmanın farklarını buluyoruz.

-Peki, ya hareket... Nuran eliyle bir işaret yaptı. Aksiyon manasına
söylüyorum. Büyük yollarda kendisini denemek.

Mümtaz şüphe içindeydi:

-Yolun büyüğü, küçüğü yoktur. Bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız
vardır. Fatih, yirmi bir yaşında İstanbul'u fethetmiş. Descartes
da yirmi dört yaşında felsefesini yapar. İstanbul bir kere fethedilir.
Usul Üzerinde Konuşma da bir kere yazılır. Fakat dünyada
milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. Fatih veya
Descartes değillerdir diye, ölsünler mi? Kesif yaşasınlar yeter. Yani
büyük yollar dediğiniz şeyin büyüklüğü bizim içimizdedir.

Nuran dikkatle genç adama bakıyordu:

-Hareket, hareketten bahsetmiyorsunuz?

-Bahsettim işte... Herkes bir şey yapmağa mecbur. Herkesin
bir talihi var. Ne bileyim, ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından
bir şeyler katarak yaşamağı seviyorum. Yani sanatı seviyorum. Belki
o bizi ölümün en iyi, en rahatça kabul edebileceğimiz çehreleriyle
karşılaştırıyor. Şurası muhakkak ki, bir insanın hayatı bazen bir
sanat eseri kadar güzel olabiliyor. Onu bulduğum zaman...

-Mesela...

-Mesela Şeyh Galib... Genç yaşta, en parlak devrinde ölüyor.
Başlıbaşına hikmet olan bir terbiyeden geçmiş. Bu terbiye onda birçok
şeyleri, muzır şeyleri, başında öldürmüş. Ne sabahı, ne ikindisi
var. Sakin bir akşam gibi, hareket, ışığın oyunundan, sevilen şeylere
sadakatten ibaret. Mesela, Dede. Bine yakın eseri var. Hayatına
bakıyoruz; herhangi bir hayat. Fakat sade kendisinin.

-Devir de yardım etmiyor mu bunlara?..

-Elbette. Fakat istisnaları devrin üstünde gibi görünüyor. İnsan
neredeyse şartların üstünde yaşıyor, sanacak. Mesela bunların hiçbiri
dünyayı ıslaha kalkmıyor. Halbuki sizin komşunuz Vani Efendi,
o kalkıyor, insanoğlunun huzuruyle, saadetiyle oynuyor. Ümitsizlik
onu yenmiş... Birinciler nefsine sadık olarak yaşamanın sırrını
bulmuşlar. Öbürleri kendilerini aldatıyorlar gibi geliyor bana...

Mümtaz, hiç istemeden girdiği bu karışık bahisten çıkmak ister
gibi etrafına bakındı. Akşam, geniş musıki faslına başlamıştı.
Aydınlığın bütün sazları güneşin veda şarkısını söylemeğe hazırlanıyordu.
Ve herşey aydınlığın sazıydı. Hatta Nuran'ın yüzü, kahve
kaşığı ile oynayan eli bile...

-Bir yere gitsek mi dersiniz?..

-Nereye mesela?..

-Büyükdere'ye, İstinye'ye...

Gün burada bitiyordu. Halbuki onun bitmesini istemiyordu.
Belki oralarda, daha ötelerde güneş devam edecekti.

Şu ümitsizlik dediğinizi anlatsanıza...

-Ümitsizlik, ölümün şuuru, yahut bizdeki terbiyesi... Onun hayatımızdaki
bir yığın kıskacı... Dört tarafımızı saran mengene dişleri,
ne bileyim. Her hareket, cinsi ne olursa olsun, onun neticesidir.
Hatta şu devrimizde olduğu yerde kabuklaşmadan korku var ya...
Sevilen şeylerin birbiri peşinden inkarı. Babam gibi olacağım korkusu.
Nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamıyacağım. Hiç
olmazsa beni bir uçta, bir kutup yolculuğunda bulsun. Yahut toplu
bir halde enternasyonal söylerken, yahut, kaz ayağı adım atarken...
Kendisi de, bu anda, biraz bu korkunun içindeydi. Karşı sahilde
evlerin pencerelerinde, dalgalarda sarı bir ışık vardı. Kendilerini
yalnız bu ışığın kurtardığını sanıyordu. O da olmazsa burada, bu
çınar dibinde boğulacaklar, gömüleceklerdi. Hakikatte mesuttu ve
saadeti içinde bir şeyler yapmak istiyordu. Eski tuzak, onda da çalışıyordu.

Nuran artık bir şey sormuyordu. Kendi düşünçesine dalmıştı.
Bu biraz da akşamın iradesine kendisini bırakıştı. Açık hava onu
yormuştu. İkide bir önüne bu sual çıkıyordu:

-Sonu ne olacak bu işin? En iyisi, unutmak, bir şey düşünmemekti.
Yaşadığı ana kendisini bırakmanın sükunetini tadıyordu. Fakat
İclal düşünüyordu. İclal akşamın iradesine tabi değildi. O ölümün
terbiyesini bir kere bile aklına getirmemişti. Küçük, temiz, etrafındaki
herşeyde vefalı genç kız hayatını yaşıyordu. Önünde sayısız
günler vardı ve onları küçük kuklalar gibi ümitleriyle giydiriyordu.
Aşkın, arzunun, sakin evin, çalışma saatlerinin, beklemenin,
hatta icap ederse çalışmanın, dostlukların kumaşlariyle, süsleriyle
hepsini giydiriyordu. Üstlerinde olan herşeyi biliyordu, fakat yüzlerini
göremiyordu; yüzleri gelecek dediğimiz duvara dönüktü. Saati
gelince bu yüzler geriye dönüyor, İclal'le karşılaşıyor, önünde
bir reverans yapıyorlar, sırtından o süslü elbiseleri, parlak kumaşları
yavaşça ve hiçbir şikayetsiz çıkarıyor, ben değilmişim, muhakkak
öbürüdür, diye uzaktakilerden birini işaret ediyorlar, sonra arkasına
geçiyorlar, orada kendinden evvelkilerin yanına diziliyorlardı.
İşte bu bahar da böyleydi. Bu bahar, kışın ortasında o kadar beklediği,
özlediği bahar...

-Köşkü gezsek mi? Bunu İclal istemişti, hazır buraya gelmişken...

-Bu akşam saatinde?..

-Niçin olmasın. Hem daha akşam değil ki... Burası kuytu, bize
öyle geliyor. Daha saat altı yok. Sonra konuştuğumuz şeyler.
Kolay değil, hemen hemen bir haftadır kimseyi görmedim. İçimde
çok şey birikti.

Nuran bu hareketi inkar eden adamı, kayığı içinde iskeleyi
muhasara altına almış gördü. Tam ümitsizlik içinde bir teşebbüs...
Bu toy adam bir kadının hayatına yerleşmenin yolunu biliyordu.
İçinde ona karşı garip bir merhamet ve beğenme hissi vardı. Dişisini
çağırmasını biliyordu. Fakat bu kadar kuvvetle ve sabırla çağırabilmek
için ne kadar yalnız olması lazımdı? Hiç olmazsa başındakilerin
hepsini dağıtmış olmalı idi.

Nuran köşkü hiç de hayal ettiği gibi bulmadı. Fevkaladeliği
yoktu. Dördüncü Murad, gözdesine hemen hemen küçük bir ev
yaptırmıştı. Ancak Mümtaz'la kendisinin oturabileceği kadar bir
yer. Ve bu düşünce ona köşkü sevdirdi. Planı bir gün lazım olur diye,
ezberlemek istiyordu. Hiç olmazsa bu gece Mümtaz'ı yatağında
düşünürken. Mümtaz onlara burasının, asıl binanın denize bakan
kısmı olması lazım geldiğini söyledi. -Belki de yukarıdaki koru ilk
önce buraya aitti.- Fakat o değilse bile, muhakkak yerinde başka
bir büyükçe köşk vardı.

Nuran duvarlardaki yazıları okumağa çalışarak, eski aynalarda
kendi hayalini seyrederek dolaşıyordu. Herşeyde garip bir mazi kokusu
vardı. Bu, tarih içinde kendi kokumuzdu, ne kadar bizdik.

Nuran geçmiş yılların imbiğinden çekilmiş bu iksiri tadıyordu.
Mümtaz'ın muhayyilesi başka türlü çalışıyordu. Nuran'ı bir geçmiş
zaman dilberi, Dördüncü Murad devrinin bir ikbali gibi giydiriyordu.
Mücevherler, şallar, sırmalı kumaşlar, Venedik tülleri, gül şeftali
pabuçlar... Etrafında bir yığın yastık. Düşüncesini genç kadına
söyledi:

-Yani bir odalık gibi, değil mi? Hani şu Matis'inkiler cinsinden.
Ve gülerek başını şalladı. Hayır, istemiyorum. Ben Nuran'ım.
Kandilli'de otururum. 1937 senesinde yaşıyor, aşağı yukarı zamanımın
elbisesini giyiyorum. Hiçbir elbise ve hüviyet değiştirmeğe
hevesim yok. Hiçbir ümitsizlik içinde değilim ve bu aynalar beni
korkutuyor.

Bununla beraber çıkmak istemiyordu. Gezdikçe köşkün zevkini
tatmıştı. Burada çok basit şeylerin güzelliği vardı. İllüstrasyon'da
veya İngiliz mecmualarında resimlerini seyrettiği şatolar, on sekizinci
asır köşkleri gibi bolluk ve lüks içinde değildi. Burası içten
zengin bir yerdi. İnsanı kendi içinde topluyordu. Tıpkı babasının
kendisine öğrettiği o Hint şalı renkli, ağır, işlenmemiş mücevher parıltılı
besteler gibi... Ve içinde o bestelerin hüznünü duyuyordu.

Çıktılar. İclal:

-Şimdi ne yapacağız, dedi.

-Eve döneceğiz. Bu ümitsizlik içindeki adam bizi yokuşa kadar
çıkaracak. Ona zahmetine mükafat olarak biraz yemek yedireceğiz.
Beş gündür belki de açlıktan ölmüştür. Sonra isterse iskeledeki
muhasarasına devam eder.

Konuşurken Mümtaz'ın yüzüne biraz evvelki karanlık bir aynanın
önünde öpüştükleri anın sıcaklığını duya duya bakıyordu. Dibinde
tanımadığı, hiç görmediği yüzlerce insanın hayatından bir
şeyler uyuyan aynanın sularında başları ve elleri birdenbire birleşmişti.
Bu o kadar ani olmuştu ki, ikisi de hayret içindeydiler. Nuran'ın
neşesi biraz da bu şaşkınlığı örtmek arzusundan geliyordu.

Kayıkta hemen hemen hiç konuşmadılar. Mümtaz ayakları,
sandalın ucundaki delikte, motörü idare ediyordu. Deniz ağır bir
sessizlik içindeydi ve bu sessizlik onları mumyalamış gibiydi. Sanki
batan güneş yerine bu üç hayal, altın, bal sarısı ve mor ışıktan şeritlere
sarılmıştı. Bu sükutu ilk önce Nuran bozdu. Belki de ne kadar
tehlikeli olduğunu biliyoidu. Belki de kendisini seven adamı tanımak
istiyordu:

-Hakikaten hiçbir büyük işe hevesiniz yok mu?

-Büyük işe, hayır... Fakat bir işim olduğunu biliyorsunuz.
Bunu yapıyorum, o kadar.

Büyükten korkuyordu. O tehlikeli bir şeydi. Çünkü çok defa
hayatın dışına çıkmakla oluyordu. Yahut insan serbest düşünceyi
kaybediyor, hadiselerin oyuncağı oluyordu.

-O zaman insan kendisinin veya hadiselerin ağında kayboluyor.
Hakikatte bu konserde büyük küçük yoktur. Herşey ve herkes
vardır... Tıpkı etrafımız gibi. Hangi dalgayı, hangi ışığı atabilirsiniz.
Onlar kendiliğinden yanarlar, sönerler... Gelirler, giderler,
tezgah durmadan işler. Fakat siz niçin saadeti aramıyorsunuz da büyük
işi arıyorsunuz!

Nuran'ın cevabı onu şaşırttı:

-İnsanlar o zaman kendilerini daha rahat hissediyorlar!

Mümtaz:

-Ama o zaman etrafları daha fazla rahatsız oluyor!

Kavaklar'a kadar akşamı seyrede ede gittiler. İclal kendi hülyalarına
dalmıştı. Müstakil bir ev, iş, bir yığın iş, mesuliyet, hesaplar,
uzun beklemeler, çocuk elbiseleri, mutfak ve yemekler... Ara
sıra onların içinden sıyrılıyor ve Muazzez'i düşünüyordu. Nuran'la
Mümtaz sevişiyorlardı. Bunu anlamıştı. Muazzez'e bu haberi verecek
miydi? Birdenbire genç kızın Mümtaz'ı sevdiğini düşündü. Bu
sevgi onun sadece başkalarının hayatiyle dolu ruhunda kendine ayırabildiği
tek yerdi... -Hayır, hiçbir şey söylemem!- Fakat havadis
de mükemmeldi. -Ömrümde bir kere zafer kazanacaktım.-

Mümtaz o gece Nuran'ın, o kadar tahayyül ettiği evini göremedi.
Yolda Nuran, İclal'in ayakkabısiyle uğraşmasından istifade ederek
ona yavaşça, eve gelmesinin münasip olmayacağını söylemişti.
Deminki cesareti, pervasızlığı, semtlerine gelince kaybolmuştu.

-Ben size telefon eder gelirim... Fakat onunla biraz daha beraber
kalmak için fıstık ağaçlarına kadar çıkmayı teklif etmiş, orada
geceyi beklemişlerdi. Mümtaz işte orada Nuran'dan, bir daha,
ve Dede'nin sultaniyegah Bestesi ile Talat Bey'in Mahur Bestesini
dinledi.



Nuran söz verdiği gün geldi. Mümtaz o günü sonradan birçok
defa hatırladı. O günün hatırası onun hem bağrında saplı hançeri,
hem ömrünün som altından bahçesiydi. Onun için hiçbir teferruatını
unutmamıştı. Istıraplı günlerinde Nuran'ın kendisine karşı
kayıtsızlıklarını farkettiği zamanlarda, onları teker teker sayar ve
yaşardı.

O zamana kadar Nuran'ı sadece uzaktan, cazip bir hayal gibi
görmüştü. Fakat yolda kulağına, -Siz gelmeyin, ben telefon eder
gelirim.- diye fısıldadığı andan itibaren bu cazip hayal, bu uzak
varlık birdenbire genç adamda değişmişti. Kulağına akıtılan bu
sözler acayip bir sihirmiş gibi, bir saniye evvel sadece o anı süsleyen,
derinleştiren, zenginleştiren duygular, birdenbire yakıcı şeylerin
kudretini kazanmıştı.

Hakikat şu ki, genç adam o zamana kadar bu güzel kadının sadece
varlığiyle mesut oluyor, uzaklaşınca içine hüzün çöküyor; fakat
onu hayatının içinde göremiyordu. Ona ait duyguları henüz, muhayyilenin
sıcaklığını tanımamışlardı. Bunlar latif hayaller, küçük hayranlıklar,
özenmeler, küçük isteklerdi. Bu özenmelerle, küçük isteklerle
de bir münasebet kurulabilir, sevişilir ve ayrılınabilirdi. Tabldot
masasında yemek yemek, aynı otelin odalarında yatıp kalkmak, aynı
arabada gezinmek, yahut aynı piyesin ve ilmin karşısında gülüp
eğlenmek cinsinden münasebetler zannettiğimizden fazladır.

Mümtaz'ın da bu cinsten münasebetleri olmuştu. Fakat Nuran'ın
yüzünü ve dudaklarını kulağının dibinde hissettiği ve sesinin
arzu ile değiştiğini bu kadar yakından duyduğu anda iş değişmişti.
O andan itibaren muhayyilesi çalışmağa başlamıştı. O büyük ve şaşırtıcı
fırın her saniyede ve kendi uzviyeti içinde genç kadının bir
yığın hayalini pişirip ortaya atıyordu. Bu uzviyetin ihtilalci, şaşkınlığı
veya yeni bir nizam ve ahengin içinde kendisini bulması demek
olan bir çalışmaydı.

Şimdi genç adamın damarlarında Nuran'ın nefesi üst üste sıcak,
kokulu baharlar açıyor, arzu, yaşama hasreti, susamış hayvanların
ikindi sıcağında serin kaynaklara sürü halinde gidişi gibi, içinden
ona, sevgilisine doğru akıyordu.

Ekseriya içimizde varlığından bile şüphe etmediğimiz o gizli
ve yaratılışın sırrını taşıyan kurtlar birdenbire uyanmışlardı. Mümtaz,
oluşun bu zerresi, şimdi kendisini kainat kadar geniş, sonsuz
buluyordu. Nuran'ın varlığı ile kendi varlığını bulmuştu.

Bir yığın aynadan bir kainat içinde yaşıyor ve hepsinde kendisinin
bir başka çehresi olan Nuran'ı görüyordu. Ağaç, su, aydınlık,
rüzgar, Boğaz köyleri, eski masallar, okuduğu kitap, gezdiği yol, konuştuğu
ahbap, başının üstünden geçen güvercin, sesini duyduğu ve
cüssesi, rengi, hayat nasibi ne olduğunu bilmediği yaz böcekleri,
hep Nuran'dan gelen şeylerdi. Hepsi ona aitti. Hulasa uzviyetinin ve
muhayyelisinin yaptığı bir büyü içinde idi. Çünkü kadın dediğimiz
o acayip ve zengin varlık, o bizden başka türlü ve derin tabiat, onun
kulağına bir saniye kendi uzviyetinin sıcaklığını nakletmişti.

Geceyi acayip hayaller içinde geçirdi. Nuran'la evlenecekti.
Böyle bir sevgi tesadüfe bırakılamazdı. Evini döşedi. Kendisine fazla
kazanç imkanları aradı. Nihayet uzunca bir Avrupa seyahatinin
programını bitirmek üzere iken, gözleri Norveç'te bir fiordun aydınlık,
yan yana seyreden hayallerine kapandı. Fakat hakikaten Norveç'te
miydiler? Yoksa dünyanın herhangi bir yerinde mi? Daha ziyade
Anadoluhisarı'ndan geçiyorlar gibi gelmişti ona, ve bu tereddüt
içinde silkinerek uyandı. Ondan sonra hep böyle devamsız kendinden
geçmelerle uyudu. Genç kadının çehresi, tebessümü, zihinde
kalan ufak tefek halleri, başlayan rüyanın karışık hallerini ikide bir
bölüyor, o zaman Mümtaz silkinerek uyanıyor, biraz evvelki uyanıklığında
kurduğu hulyalara, bıraktığı yerden başlıyordu. Böylece
kendi hayatına muvazi bir romanı yaşıya yaşıya geceyi geçirdi.

Bazen yerinde duramıyor kalkıyor, oda içinde geziniyor, bir
cıgara içiyor, bir iki sahife kitap okuyordu. Sonra tekrar yatağa giriyor,
uyumağa çalışıyordu. Sonra tekrar hayal aynı vuzuh ile gözünün
önüne geliyor, rüyanın ne olduğunu farkedemediği akışını kesiyor,
Nuran alt kattaki sofanın aynasından birdenbire fışkırıyor,
yahut bahçedeki erik ağacı birdenbire onun şeklini alıyor veya çocukluğunun
geçtiği odalardan birinde ona rastlıyor ve çehre tam
muayyeniyetini aldığı zaman, o yatağında -yarın gelecek...- düşüncesiyle
uyanmış bulunuyordu.

Mümtaz o zamana kadar bu yarın kelimesinin sihrini tatmamıştı.
Onun hayatı sadece bugünlerde geçmişti. Galatasaray'da
iken geçirdiği büyük hastalıktan sonra çocukluğunu o kadar zehirliyen
mazi düşünceleri bile azalmıştı. Halbuki şimdi bu tek kelime,
içinde bir mücevher gibi parlıyordu. Yarın... Mümtaz sanki yarın
sabah doğacak güneş kendi benliğinde bir altın yumurta imiş gibi
ve kainatı, aydınlığı kendi uzviyetinden doğuracakmış gibi, içinde
kozmik bir zenginlik duyuyordu...

Yarın... Bu acayip ve sihirli bir kapıydı. Birdenbire yirmi yedi
yaşına açılan bir kapı ki bu gece eşiğinde yatıyordu. Bu kadar telaşlı
olmasına hiç de şaşılmazdı. Çünkü bu kapının arkasında Nuran
vardı. Onun bilmediği cazibeleri ve bildiği cazibeleri, yumuşak
sesi, dost gülüşü, istediği zaman insanın içine arzunun cinayet kadar
kırmızı, ateş kadar yakıcı ve sonra garip şey, eski camilerdeki o
renkli camlardan hafız sesleriyle beraber dökülen ışık kadar ruha
ait şeylerle dolu iksirini akıtan başkaları vardı. Onun arkasında
mahremiyetine girmek istediği bir ömür ve bu ömürle birleşecek
kendi ömrü vardı. Böylece kaç dağın rüzgarı, kaç nehrin ve çeşmenin
suyu, kaç hasret ve sonsuzluk birleşecekti.

Nihayet dayanamadı. Bu muazzam ve eşsiz yarının bir anını
kaybetmek istemiyormuş gibi yatağından fırladı. Balkonu açtı, etraf
ağarmıştı. Fakat her yer sis içindeydi. Sanki hilkat zaman incisinin
içinde oluşun çıkrığını hala işletiyordu. Yalnız karşı tepeler bu
çok donuk şekilde parıltılı perdenin üstünde çok hayali bir gemi gibi
insana baktıkça herşeyin başlangıcı olan sırrı, büyüyü derhal verecekmiş
hissini bırakan, kendi hakikatlerinden uzaklaşmış hüviyetleriyle
yüzüyorlardı. Daha ileride birkaç ağaç nasılsa kendilerine
kadar yol bulan ilk ışıkların altında rutubetli havada, olduklarından
daha narin, daha taze titreşiyorlardı.

Fakat deniz görünmüyordu. O, oluşun ağır sis perdesi altındaydı.
Beykoz önlerine doğru bu perde daha koyu oluyordu.

İskeleye indiği zaman saat yedi vardı. Çaycı masa ve sandalyelerini
dizmek için güneşin iyice görünmesini bekliyordu. Fakat
sular yakından daha açık görünüyordu. Yer yer renkten ziyade renk
hatırasına benziyen ışık hüzmeleri denizin içinde, sadece cevherden,
katıksız bir alem yapıyorlardı.

Sürmene'de yapıldığı aynalı kıçından belli kırmızı bir motör, bu
yarı aydınlık dünyada birdenbire önünde belirdi ve müphemden gelmenin
verdiği uzaklık duygusu içinde kayboldu. Onu daha hayali,
daha ince bir kayığın vehmi, adeta ruha ait bir mevcudiyet gibi sakin,
bununla beraber arızası kıt bir dünyada olduğu için daima kendisi
olarak, takip etti: Bütün onlar ani doğan hayaller, fikirler gibi bir lahza
gözlerinin önünde mevcut oluyorlar, sonra zihin, filmi o noktada
kırılmış da başka yerden eklenmiş gibi bir başkası peydahlanıyordu.
Fakat en garibi, en şaşırtıcısı, seslerin peydahlanıp bitişleriydi.

Mümtaz, Boyacıköyü'ne kadar yürüdü. Orada deniz kenarında
küçük bir balıkçı kahvesinde oturdu. Önündeki manzara, mesafeye
yürüyüş istikametine göre açılıp kapanıyordu. Bu mucizeli ışık
oyununda, sandallar, su motörleri, istakoz avı için kullanılan sepetlerle
dolu balıkçı kayıkları, yakınlık ve uzaklıkları insana ayrı ayrı
hayret veren birer hüviyet oluyorlardı. Kahvede bir iki semt delikanlısı
ile birkaç kayıkçı vardı. Bunlardan birisine gitti. Mehmet'e
serbest olduğunu söylemesini rica etti. Sonra öte beriden konuştular.
Fakat Mümtaz'ın sabırsızlığı bir yerde uzun uzun durmasına
maniydi. Bugün Nuran gelecekti. Garip birşeydi bu. Düşüncesini
ancak buraya kadar götürebiliyordu. Fakat oraya gelir gelmez, ayağının
dibinde bir uçurum açılmış gibi birdenbire irkiliyordu.

Ondan ötesini bilmiyordu. Ondan ötesi çok parlak, adeta renklerin
kaynaştığı bir uçurumdu ki, orada Nuran'la beraber kayboluyorlardı.

Mümtaz bu kadar hususi bir şekilde kendisine ait bir anda etrafiyle
her gün olduğu gibi konuşmasına şaşıyordu. Daha garibi hiç
kimsenin bu fevkaladeliği onda sezmemesiydi. Bütün çehreler aynı
idi. İhtiyar kahveci geçen kış, kılıç avında yakalandığı siyatikten
kurtulduğu için memnun, gülümsüyordu. Çırak, aşk yorgunluklarını
uzunca dargınlıklarda dinlendirdikten sonra aşığına dönmeği
adet edinen Anahit'le barışmış olacak ki uykusuz ve yorgun, dün
akşamki yatak hazlarının hala dağılmayan sisleri içinde yelkensiz,
dümensiz bir gemi gibi, olduğu yerde sallanıyordu. İki balıkçı yerde
mantarlariyle, kararmış iplikleriyle ne olduğu bilinmeyen bir deniz
hayvanı gibi yığılmış bir ağın başına çömelmişler, onu elden
geçiriyorlardı. Etraflarında yosun, kabuklu hayvan, deniz dibi kokusu
gözle görülecek şekilde koyulaşıyordu. Hepsi kendisine sual
soıvyor, verdiği cevabı dinliyordu. Fakat hiçbirisi içinden geçeni
bilmiyordu. Belki de farkındaydılar da ehemmiyet vermiyorlardı.
Bir kadını olmak, bir kadın tarafından sevilmek o kadar tabii bir
şeydi. Kendisinden yüz binlerce sene evvel başlayan bir tecrübe idi.
Fakat ölüm gibi, hastalık gibi, ancak şahsımızda duyduğumuz zaman
tamamlanan bir tecrübe... Belki de böyle olduğu için bizi
kendi içimizde etrafımızdan ayırıyordu.

Mümtaz, Rizeli Sadık'a, Giresunlu Remzi'ye, Yedi Cet Hisarlı
Arap Nuri'ye, Bebekli Yani'ye bu düşüncelerin arasından bir zaman
baktı. Bu sert yüzler, bu nasırlı eller, bu denizden, balıktan,
dalgadan, yelkenden, ağdan başka bir şey bilmiyor gibi görünen insanlar,
yani başlarında mayosunu boynuna eşarp gibi dolamış siyah
saçlı Delysarto'nun Meryemleri çehreli genç çocuk, hepsi bu tecrübenin
malıydılar. Ya ondan geçmişler, yahut ona hazırlanıyorlardı.

Fakat işin garibi aynı merhalelerden geçmelerine, içlerinde aynı
zemberekler çalışmasına rağmen, kendisinde belki onlarla en iyi
anlaşacak taraftan habersizdiler. Hayır, oturmak, onlarla konuşmak
beyhudeydi. Bütün bu insanlar dostlarıydı. Tıpkı bu kahve, bu ağlar,
bu duvara dayalı direkler, biraz ilerideki cami, çeşme gibi, hepsi
dostuydular. Hatta şu iskelede her sabah kendisini bekliyen ve
buraya kadar peşinden gelen, belki de ta yukarıya kadar onunla çıkacak
olan siyah kıvırcık tüylü köpek yavrusu da dostuydu. Fakat
bugün Mümtaz sevincinde yalnızdı ve bu hep böyle olacaktı. Yarın
ıstıraplarında yalnız kalacak. Bütün tanıdıkları, dostları için bir muamma,
bir meçhul. Yahut hayatın kenarına fırlamış bir rakam olacak,
öbürüsü gün öldüğü zaman da aynı şekilde yalnız ölecekti.

Ağır ağır kalktı. İskelede bir sandaldan denize girdi. Sis eskisi
gibi olmamakla beraber gene devam ediyor; ışık inci rengi bir imbikten
süzülerek geliyordu. Soğuk su, fena uyunmuş gecenin ağırlığını
aldı. Bir tanıdık sandaliyle kendisinin de kimler için, o bir anda
gelip geçen düşünce veya vehim kılığına büründüğünü düşünmeden
Emirgan iskelesine kadar çıktı. Sonra ıslak mayo elinde, arkasında
siyah tüylü köpek yavrusu, evine doğruldu. Köpek bu arkadaşlıktan
çılgınca memnun, etrafında dolaşa dolaşa yürümesi
yetmiyomuş gibi, acayip sesler, küçük havlamalar ve hırıltılar çıkararak
yürüyordu. Mümtaz, -bu hiç olmazsa sevinmesini biliyor-
diye düşündü. İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır.
Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa
korku vardır. İnsanoğlu korkan mahluktur. -Hangi büyük mucize
bizi bu korkudan kurtarabilir?- Fakat Mümtaz bu anda yalnız seviniyordu.
Bir yığın düşüncenin, kendisinin olmayan tecrübelerin
arasından olsa da seviniyordu. Yokuşun ortasında içine bir şüphe
geldi. Terazi birdenbire aksi istikamete kaydı; ya gelmezse... Ya
bu geliş tam olmazsa...

Evin kapısını açtı. Köpeği buyur etti. Fakat hayvan içeriye girmedi.
Bu evde vaktiyle yalnız üç gün misafir olmağa razı olmuştu.
Sonra hürriyetini tekrar eline almış, kovuğunda doğduğu büyük çınarın
dibine gitmişti. Orada Mümtaz'ı beklemeği; ona kara gezintilerinde
arkadaşlık etmeği tercih ediyordu.

Şimdi de dışarıda, iki ayağı eşikte kuyruğunu, kulağını sallayarak
kendisiyle biraz oynamasını, ona bir şeyler söylemesini istiyordu.
Mümtaz, kapıyı naçar açık bırakarak içeri girdi. Köpek başını
eski Divan aşıkları gibi eşiğe koydu ve kapının dışına uzandı.
Göğsünden çok dostça sesler, hırıltılar çıkarıyor, gözleri bir vuslat
hazziyle süzülüyordu.

İşte Nuran bu basit şeylerin arasında geldi. O geldiği zaman
köpek çoktan gitmişti. Kapının önünde Mümtaz mavi gömleği, ütüsüz
pantolonuyle sabırsızlıktan harap, onu bekliyordu. Genç kadın
yokuştan nefes nefese kapıdan girdi.

-Ne dik yokuş Yarabbim, diyordu.

Üç gün kendisiyle didişmişti. Herşeyin lüzumsuz olduğunu sanıyor,
atacağı adımın kendisini götüreceği yerden sanki korkuyormuş
gibi üzülüyordu. Kendisini çok acayip bir perdenin önünde buluyordu.
Onu açarsa kainat alt üst olacaktı. Mümtaz'ı sevdiğini biliyordu.
İçinde müphem ümitlerin hudutsuzluğu ile uyanan bir şey,
hiç tanımadığını sandığı bir yaşama sıcaklığı hep kendisini ona
doğru sürüklüyordu. Bununla beraber gene bir yığın şey de ona
karşı geliyordu.

Bu üç günde büyük annesinin hayali onu hiç bırakmamıştı. Ta
çocukken eski bir sandıkta bulduğu çok soluk dakarotip resmin sahibi,
beyaz ferace ve yaşmağı, solgun ay ışığı yüzü ve bir uçurum
başında uyanmış ceylan bakışlariyle kendisine o kadar meçhul istihalar
ilham eden, eski şeylerin zevkini veren, eski beste ve şarkıları
onun için bir yaşama iklimi yapan kadın, şimdi Nuran'a bütün iç
hayatını inkar ettirmeğe çalışıyordu. Sanki bu soluk resim her lahzada
canlanıyor, -ben diyordu, çok sevildim, onun için böyle perişan
oldum. Sevdiğim ve sevildiğim için bana muhtaç olanların hepsi
bedbaht oldular. Kendi yakınında bu kadar canlı bir örnek varken,
nasıl cesaret edebiliyorsun?..-

Fakat Nuran'ın içinde konuşan yalnız büyük annesinin sesi,
veya hayatı değildi. Daha derinden gelen, daha koyu, daha karışık
bir ikinci ses daha vardı. Ve bu ikincisi Nuran'ın kalbine ve uzviyetine
hitap ediyordu. Onların gürültüsüyle, onların müphem ve tehlikeli
uyanışlariyle konuşuyordu. Bu damarlarındaki kanın sesiydi.
Aşka ve ihtirasa her şeyi birden yakarak doludizgin giden Nurhayat
Hanım'ın kanıyle, anne dedesi Talat Bey'in sevginin ocağında bir
nezir gibi yanmağa hazır kanları, bu iki kana sonradan karışan babasının
kanı, serhat boylarında, Balkanlar'da, Karadeniz kıyılarında,
bin erkekçe tecrübe ile hazırlandıktan sonra, Kırım muharebesinde
buraya, İstanbul'a düştüğü için birdenbire şaşıran, kibar ve incelmiş
hayata bütün hür çırpınışlarını feda eden, asırlık bir zevkin
gönüllü esiri olan kanı, bütün bunlar acayip, çok acayip bir halita
olmalıydı. Bir tarafta sadece atılış, öbür tarafta sadece kabul, rıza ve
baş eğiş. İşte Nuran'ın içinde o kadar değişik ağızlarla konuşan
ikinci ses bu kanın sesiydi. Nuran bu kanı kendisinde tehlikeli bir
miras gibi yıllarca gezdirmiş, onu uyutmağa, onu inkara çalışmıştı.
Fakat Mümtaz'a Ada vapurunda ikinci tesadüfünde birdenbire dizginleri
elinden kaçırmıştı. Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini
beklemektir. Nuran belki de içindeki korku ile bu mirasın
kendisinde uyanmasını hazırlamıştı. Onun için Mümtaz'a bir vapur
kamarasında -Allahım ne ayıp! -Alçak sesle Mahur Beste'yi, -hem
ilk teklifte, rica bile etmeden! -okumuş, Kandilli tepesinde sultani-yegah
bestesini dinletmişti. Bu kan garip bir halita idi. Onu alaturka
musıki dedikleri acayip tokmakla döve döve hazırlamışlardı.

Mahur Beste, bu aile yadigarı, yer yer mazlum rızası ve zalim
hatırlayışları, bir nevi ilk ve iptidai tabiata dönüşe benzeyen ıstırabı
ile bu çift mısraın, şimdi bir tarafında derinleşen, kendisini davet
eden uçurumuydu. Ne gariptir ki, hayatını düşündüğü zaman kendisine
o kadar usluluk dersleri veren büyük annesi, bu besteyi hatırladığı
zaman büsbütün başka bir dille konuşuyor, küçük ve soluk,
sert ve yaldızı dökük resimde bütün hayatına, inkar eden bakışlarla
bakan, ömrünün hayali karşısında kuru yaprakları altında gömülmeğe
hazırlanmış bir sonbahar gibi içlenen kadın, birdenbire bu nedametten
soyunuyor, Nuran'ın çocukluğunda yetiştiği ihtiyar kadınların
anlattığı o yarı vahşi güzelliği ile diriliyor, sanki kendi sevgisinin
ve yaşama iştihasının ocağında bitmez tükenmez bir ateş
raksı yapıyordu. -Atıl, diyordu. Atıl bu ava; yan ve yaşa!... Zira
aşk yaşamanın tam şeklidir...- Daha garibi bu ateş raksında, bu
adeta iptidai oyunda dedesinin mazlum ve mütevekkil ruhunu da,
kendi ıstırap tecrübesini tekrarlamağa hazır bir halde onunla beraber
bulunmasıydı. Vakıa o Nurhayat Hanım'da olduğu gibi büyüsüyle,
çılgın ve muhteris konuşmuyor, onun gibi alev raksları yapmıyordu.
Fakat reçineli, yağlı bir kütük gibi kendi ıstırabiyle bu
alevi besliyor, onun ocağında yanıyordu. -Mademki benim kanımı
taşıyorsun, sen de sevecek, şu veya bu şekilde ıstırap çekeceksin!
Bir kaderden kurtulmağa beyhude çalışma!- Hatta daha ileriye gidiyor,
-Bütün ömrünce bunu beklemedin mi?- diye soruyordu.
Bunlar hiç uslanmasını bilmeyen insanlardı! -Bu ocakta yanmak
için ta nerelerden geldim! Kaç rüzgarda savruldum. Kaç sahilin güneşinde
kurudum...- Ve Nuran onu dinlerken Mümtaz'ın kaderini
Emirgan'da ağacın dibinde kendisine söylediği şeyleri hatırlıyarak,
onu evvelden hazırlanmış bir şey gibi görüyordu. -Kim bilir, demişti,
belki de çocukluğumda maziden gelen herşeyi inkar ettiğim
için eskiyi bu kadar seviyorum. Yahut da büsbütün başka bir şey
olabilir. Biz üç batın evvel köylü idik. İntibakımızı tamamlıyoruz.
Annem eski musıkiyi severdi. Babam ise hiç anlamazdı. İhsan için
bir nevi musıkişinastır, diyebilirim. Ben ise onu hayatıma naklettim.
Bütün tarih boyunca böyle olmadı mı? Evet, belki de kollektif
bir kaderi yaşıyorum. Asıl düşüncemi ister misiniz? Bizim musıkimiz
kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez
sanıyorum. Çünkü onu unutmamız ihtimali yok... O değişene
kadar aşk tek talihimiz olacak!- O zaman İclal'in yanında gözlerinin
içine bakarak, kendisine sevgiden bahsettiği için ona kızmıştı.
Halbuki şimdi onu anlıyordu. Onda dedesinin bir eşini görüyordu.
O da bu tecrübe için kökünden kopup gelenlerdendi.

Nuran içindeki didişmenin arasından kendi hayatına ve etrafına
yeni bir gözle baktığı bu günlerde, bu garip aile yadigarının bütün
iç hayatını idare ettiğini, ömrüne büyük annesinin hakim olduğunu
gördüğünü anladı. Sade kendisi değil, bütün aile böyleydi.
Hepsini, kendilerinden çok evvel, geçmiş bir takvim yaprağına ait
bir akşama benziyen bu aşk macerası terbiye etmiş, onlara ve etrafındakilere
yaradılışlarına göre ayrı ayrı kederler hazırlamıştı. Şimdi
sıra kendisinindi. Kendisinin ve Mümtaz'ın! Mahur Beste'nin altın
kafesi arkasında onların gölgeleri çırpınacaktı.

Daha ilk günden Mümtaz'a gideceğini biliyordu. Çünkü kendisini
yalnız genç bir adam davet etmemişti. Mümtaz'ın sesi tek başına
kalsa buna kifayetsiz gelebilirdi. Aşkı kendisine tek kader yapan
bütün bir irsiyet onu oraya itiyordu. Kimi ondan kaçarak ömrünü
kurutmuştu. Annesi böyle idi. Ömründe bir kere rahatça gülmemiş,
hiçbir ihsasa kendini rahatça bırakmamış, duygularından bahsetmemiş,
çocuklarını bile bir kere heyecanla öpmemişti. -Kadın her şeyden
evvel kendisini gizlemeği bilmelidir; yavrum!- Nuran'ın ilk
duyduğu anne nasihatı buydu. Bu yüzden bütün ömrünce farkında
olmadan zalim olmuş, kendisini o kadar seven, yaşadığını anlamak
için duygularını yaşamağa muhtaç olan babasını adeta ezmişti. Dayısı
Tevfik Bey'in muvazenesizlikleri bu yüzdendi. Oğlu Yaşar'ın
kendisine beslediği, bir ev içinde o kadar rahatsız edici o marazi
sevgi yine buradan geliyordu. Kendi de bu korku içinde büyümüştü.
Sevebileceği o kadar genç arkadaşı arasında hiçbir suretle sevmiyeceğini
bildiği, yalnız iyi arkadaş olacaklarını sandığı Fahir'le
evlenmişti. Kızı Fatma da, hem daha şimdiden, aynı kadere hazırlanıyordu.
Babasına ve kendisine olan delice düşkünlüğü, içliliği, kıskançlığı,
hep bu taşıdığı yükün altında ezilmiş irsiyetin izleriydi.
Kim bilir, büyüdüğü zaman ne kadar bahtsız olacaktı. Nuran bunları
biliyor ve düşünüyordu. Fakat hayatı da olduğu gibi kabul ediyordu.
Çünkü hayat insanla oynamak isterse oynayabiliyordu. Talat
Bey'in macerasından sonra bütün ailede garip bir boşanma taassubu
başlamıştı. Hiçbir şey boşanmak kadar ayıp görülmedi. Hatta bu
yüzden aileye giren damatların çoğu bütün kabahatların affedileceğini
evvelden bildikleri için şımarmıştılar. Bazıları karılarını bir kuru
ekmeğe muhtaç etmişlerdi. Bu taassup sade kadınlarda değil, erkeklerde
de vardı. Tevfik Bey otuz sene kocasını kendisinden güzel
bulduğu için ona açıkça düşman olan bir kadınla yaşamıştı. Bütün
bunlara rağmen kendisi işte Fahir'den boşanmıştı. Altmış sene içinde
ilk boşanma vakası, onun başından geçmişti. Fakat bu irsiyet veya
terbiye sade kendi evlerinde değildi. Bu geniş ailenin her göbeğinde
ayrı ayrı kurbanlar vardı. Behçet Bey, Atiye Hanım, Doktor
Refik, Medine'de ölen Salahaddin Reşit Bey...

Nuran kendi içinde üç gün bu sert konuşmayı dinledi. Üçüncü
günü akşamı, -nihayet kimseye hesap vermeğe mecbur değilim!-
diyerek, Mümtaz'a telefon etti. Ve ertesi sabah da onu bekletmemek
için erkenden evden çıktı. Nihayet aşk da ölüm gibi, insan hayatının
belli başlı merhalelerinden biriydi. Yolda Mümtaz'ın düşüncesi
ile Mahur Beste'yi mırıldanıyordu:

Gittin emma ki kodun hasret ile canı bile...

Fakat uğursuzluğunu hatırlıyarak ikinci haneye devam etmedi.
Hatta o kadar sevdiği meyan ve nakaratı bile yarıda kesti. İskelede
küçük bir kız çocuğu, yüzü gözü çamur içinde, yanına yaklaştı.
Üzerinde çok kirli ve yırtık bir basma entari vardı. Elini, karıştırılan
yemeğin üzerinde kuruyan bir kaşık gibi uzattı. -Allah sevgilini
bağışlasın!- diye para istedi. Nuran çantasını açarken, -Acaba
yüzümden herkes ne yaptığımı okuyor mu?- diye düşündü. Ağlayacak
gibiydi. Çocukluk ve genç kızlık yıllarında yapmadığı bir şeyi
yapıyordu. -Dönsem mi?- diye gişenin önünde dolaştı. Fakat aşk
bilinmeyenin sihriyle onu davet ediyordu. -Yeni Debussy'ler aldım.
Behemehal gelin...- Telefonda böyle söylemişti. Debussy'yi
Wagner'i sevmek ve Mahur Beste'yi yaşamak, bu bizim talihimizdi.
Vapuru beklerken, o gece Mümtaz'dan ayrıldıktan sonra İclal'in
kendisine anlattıklarını hatırladı. -İsterse çok eğlenebilir, çünkü
seviliyor. Fakat aşk, sanat, tarih, uzvi haz, hepsini karıştırıyor galiba!
Ancak senin gibi bir kadını sevebilirdi...- Demek İclal de bunu
sezmişti. Vapuru beklerken sabırsızlığına dikkat ediyordu. -Acaba
canım sıkıldıgı için mi bu işi yapıyorum. Yoksa sadece uzvi bir mesele
mi?..- Fakat başladığından beri hiç canının sıkıldığını hatırlamıyordu.
Fakat, son derece rahattı. Vapura binerken -Ne olursa olsun
kendime mağlup olmayacağım!- dedi. Ve ancak bu kararın arasından
aşka ve Mümtaz'ın hayaline gülümsedi.

Akıntı burnunda pencereden baktı. Şurada burada hafif sis parçaları
vardı. Fakat Boğaz aşağıya doğru bir kuş uçuşu gibi süzülüyordu.
Bahar güneşinin altında suların sevincine baktı. Kendi kendisine
-Çok ahmağım!...- dedi. -Evcek ahmağız!...- -İki budalanın,
iki iradesizin peşine takılmışız... İnsan kendi hayatını iradesiyle
yapabilir...-

O gün Mümtaz için hiç tanımadığı lezzetlerin günü oldu. Hayatında
ilk defa bir kadın bütün mahremiyetini ona açıyordu. Bu ne
bir mabudeydi, ne de lalettayin vuslat meraklısı bir mahluktu. Bu,
uzviyetin seçtiği erkeğe bütün hüviyetiyle kendisini bırakan, bir
tarla, bir bahçe gibi bütün özünü teslim eden, -ben buyum işte...-
diyerek her sırrını, imkanını ona açan kadındı. Fakat olduğu şey, bu
hüviyet, ne kadar zengin, ne kadar değişik alemdi ve kaç insan bu
zenginliği kendisinde keşfetmeden ölürdü. Hiçbir denizaltı, hiçbir
masal hazinesi bu kadar dolu, bu kadar şaşırtıcı olamazdı. Mümtaz
onu ilk defa pancurları sımsıkı kapalı odada, yarı aydınlıkta çırçıplak
gördüğü anı sonraları sık sık hatırladı. Bütün yıldız parıltıları,
her türlü mücevher ışığı buradaydı. Bu aydınlığın cümbüşü, kaside
ve duası, her şeyin bir kamaşma, bir tutuşma olduğu, bir yanının
kendi küllerinden binlerce defa dirilip tekrar tutuştuğu parladığı andı.
Uzviyet dediğimiz cihazın ruhla elele yaptığı o ahenkli miraç ki,
hangi göklere çıktığını bilmeden yükseldiğimizi duyarız.

Mümtaz sonraları sevgilisine bakarken hep bugünü düşünür,
hangi kaderin kendilerini birleştirdiğini uzun uzun sorardı.

Bütün iyi, güzel, sade şeyler, bu yumuşak ten örgüsü, kendisinde
gizli bir yığın şeyi ilk yaratılışın sırlarından çağıran bu derin nefesler
ve kendi uzviyeti, bütün varlığında ona doğru bilinmez karanlıklardan
kopup gelen, şimdi şefkat, şimdi okşama, şimdi ölümün
başka çeşidi bir baygınlık ve sonra tekrar dirilmenin, tekrar güneşin
dünyasına dönmenin haz ve sevinci olan şeyler, hulasa bir güneşin
mihrabında kendi kendisine ibadete benziyen bu ürpermeler, bu tükenişler
acaba nerelerde, hangi derinliklerde hazırlanmıştı! Bu derinden
kavuşmalar ve bırakınca duyulan hasret tek başına bir ömre
sığmazdı. Bu ancak derin ve karanlık zamanda biz bilmeden, mevcut
olmadan evvel hazırlanmış şeylerin neticesi olabilirdi. Tek başına
tabiat bu yakınlığa varamazdı. Bir insan kendi içinde bir başka insanı
bu kadar kuvvetle bulabilmek için, sade tesadüfler kafi değildi.

O gün Nuran'da herşey Mümtaz'ı çıldırttı. Kendi kendisini aşka
veriş şekli, hazza sakin bir limanda bekliyen gemi gibi hazırlanmış,
yüzünün mahmur İstanbul sabahlarını hatırlatan örtülüşleri,
yaşanan zamanın ötesinden gelir gibi tebessümler, hepsi ayrı ayrı
lezzetlerdi ki tattıkça hayran oluyor, bir insandaki bu sonsuzluğa,
zamanın birdenbire değişen, adeta birbiri peşinden gelen ebediyetler
gibi ağırlaşan ritmine şaşıyordu. Daha o günden en büyük sırrı
sadelikte olan kadına karşı içinde garip, her türlü duygunun üstünde
bir tapınma hissi başladı. Onu bir kıt'a gibi yavaş yavaş keşfediyor
ve ettikçe hayranlığı ve bu tapınma hissi değişiyordu.

Ne Mümtaz bu kadar sevebileceğini, ne Nuran bu tarzda sevileceğini
düşünmüştü. Sümbül Hanım bir gece evvelden herşeyi hazırlamış,
sabahleyin erkenden gitmişti. Yemeklerini aşağıda, mutfakta
yemişler ve orada Nuran kendi eliyle kahvelerini pişirmişti.
Evden çıktığını Mümtaz'ın da bilmediği, fakat Macide'ye ait olduğu
muhakkak olan eski kimonosunun içinde, onun aralıklarından
genç kadının tenini, vücudunun çok plastik şekillerini görmek, onu
karşısında şu ve bu vaziyette bir aydınlık külçesi halinde seyretmek,
o kadar yavaş ve tatlı bir sarhoşluktu ki...

Mümtaz yemekten sonra sandalla gezinti düşünmüştü. Fakat
genç kadın kendilerini teşhir etmeği doğru bulmadı. Sonra bu ev o
kadar tenha ve kendilerinin idi ki, bütün aynalar Nuran'ın çıplaklığiyle
Mümtaz gibi çıldırmışlardı. Bütün duvarlar, bütün tavanlar,
her döşeme parçası bir mukaddes ziyaretin takdisini almış gibiydi.

Mümtaz o gün Nuran'ın güzelliklerinin yanıbaşında, bir kadının
bir evi benimsemesinin lezzetini de tattı.

--Daha ilk geldiğim gün sevdim...- diye bu küçük evden bahsediyordu.

Nihayet akşamüstü ayrılmağa razı oldular. Mümtaz onu yolun
yarısına kadar uğurladı. Bundan ötesi Nuran'a göre tehlikeliydi.
Şu, bu görebilirdi. Genç kadının hayali yolun dönemecinde kaybolunca,
Mümtaz ne yapacağını bilmez gibi şaşırdı.

O yaz Mümtaz'ın kısa ömrünün zirvesi, cevheri, taçlandığı
nokta oldu. Nuran sade güzel ve seven, sevilmekten hoşlanan kadın
değildi. Herşeyden evvel çok iyi arkadaştı. Garip bir anlayışı, güzel
şeyleri bilerek tadışı vardı. Musıkiden iyi anlıyordu. Sanki güneş
parçalariyle dolu, berrak, davudiye yakın bir sesi vardı.

Fakat bütün bunların üstünde asıl Mümtaz'ı çıldırtan şey, o garip
utangaçlığı, hiçbir günahın ve hazzın gideremediği ruh bekaretiydi.
Onun için mevsimin sonunda en fazla kendisinin olduğunu
bildiği zamanlarda bile aşkları ilk günlerde olduğu gibi yeni kalıyor,
mahremiyetlerine henüz birbirlerini tanımış insanların ürkekliği
giriyordu. Ve Mümtaz onda bu ürkekliğin, bu safiyetin kaybolmaması
için hiçbir dikkati esirgemiyordu.

Bununla beraber hiç de asıl manasiyle mahçup ve hayat karşısında
korkak değildi. Daha ikinci gelişinde genç adamın bütün çalışmalarını
öğrenmişti. Mümtaz hayatının her meselesini onunla münakaşa
etmekten hoşlanırdı. Bununla beraber aynı latif ürkeklik, genç
kadının mayalarından biri olan o ölçü hissi buraya da giriyordu. Hiçbir
meselede Nuran, Mümtaz'ın hayatını tasarrufa kalkmamıştı. Sevginin
insan hürriyetine bir tecavüz olmamasını istiyordu. Mümtaz,
ömrünü ve hayatını ona hediye ettikçe, o tıpkı eski ve cömert Abbasi
halifeleri gibi hepsini birden kabul ediyor, sonra yine ona iade ediyordu.
-Benimdir, fakat sende kalsın...- Halbuki bu latif istiğnanın
sahibi hiç bahsetmeden sözünü bile açmadan bütün ömrünü, günleri
gibi Mümtaz'a vermişti. Fakat Mümtaz bu cömertliğin yanıbaşında,
hiçbir kuvvetin, hatta aşkın bile zorlayamıyacağı bir iç kalenin, bir
istiklal fikrinin hiç olmazsa kendisine sadık kalma, kendi kendisini
yalancı çıkartmama arzusunun bulunduğunu seziyordu.

Ve bu sevgi, bu sarih ve sade çehreyi ferdi saadetiyle daha ilk
günlerinden itibaren Mümtaz için bir muamma yapmıştı. Onun için
Mümtaz üstünde fazla düşünmemesine rağmen sevgilisine olan
hayranlığına, ömrünü bir yıldız kasırgası yapan o tapınma hissine
bir nevi korku karışmıştı.

Vİİ

Adile Hanım bu yaz Taksim'deki evinden çıkmamıştı. Yeni
baştan tanzim ettiği hususi hayat kadrosunu bozmak, zorla topladığı
erkekleri ve kadınları yine elden çıkarmak istemiyordu. Sonra İstanbul,
yazın olsa bile, yine başkaydı. Herkes dönüp dolaşıp oraya
gelirdi. Hatta daha sık gelirlerdi. Çünkü sayfiye, şehir itiyatlarını
kırar, bir yere gidemiyenleri ise zaruri olarak birbirlerine yaklaştırırdı.
Nitekim böyle oldu. Aylardır görünmeyen Mümtaz bile günün
birinde saat dörde doğru apartımanın kapısını çaldı. Adile Hanım
onu görür görmez çok sevinmişti. Dudaklarında adeta bir zafer narasına
benziyen bir tebessüm peydahlandı. Nihayet, dönmüştü. Sürüden
ayrılan kuzu dönmüş dolaşmış gelmişti. Fakat ne kadar değişik
ve sükutiydi. Bu sükutiliğin altında garip bir parlayış, sanki
hapse çalışılan bir neşe vardı. Adeta sanki komşular işitmesin, görmesin
diye her taraf iyice kapandıktan, bütün pencereler kat kat örtüldükten
sonra yapılan o harem eğlencelerine benziyordu. Bununla
beraber Nuran'ın geldiği saate kadar pek bir şeyin farkına varamadı.
Fakat Nuran kapıdan girer girmez iş değişti. Mümtaz belki o
gün ilk defa sevdiği kadını, bu kadar itinalı giyinmiş görüyordu.
Şöyle böyle bir aydır birbirlerinin oldukları halde, Nuran'ın giyim
kuşamla bu kadar değişeceğini hiç sanmıyordu. Onun girişiyle birdenbire
herşey ne kadar değişmişti! Halbuki daha dün beraberdiler.
Daha dün kollarının arasındaydı. Renkli ucuz kumaştan mavi ince
yazlığı içinde kendisine, -Ben en son haddimdeyim, bütün imkanlarım
budur- der gibiydi. Halbuki şimdi çok düzgün ve itinalı saçları,
düzeltilmiş yüzü, beyaz keten elbisesiyle ayrı bir hüviyet almıştı.
Mümtaz uzak bir ahbap gibi selamlanmaktan korkuyordu.
Böyle olmadı. Genç kadın bütün kağıtlarını açık oynamak isteyenlerin
sükunetiyle, ona -çok geç kalmadım, değil mi?- diye sordu.
Bu suretle dostluklarını ilan ediyordu. Adile Hanım bu darbenin
farkına varmamış görünüyordu.

Sabih çoktan beri siyasi vaziyeti münakaşa edecek bir adam ele
geçirmediği için memnundu. Fakat Sabih'te bazı hayvanların avlanmasına
benziyen bir hal vardı. Derhal söze başlamaz, avını gözüne
kestirdikten sonra onu şaşırtmak için siner, bir köşeye çekilir, ona
bütün serbestisini verir. Sonra karşısındakinin bütün hürriyeti içinde
kendisini en rahat bulduğu anda birdenbire hücum eder, hiç kımıldamasına
imkan vermez. Üst üste bütün hafta ve belki ay, Avrupa gazetelerinde
dünya vaziyetine dair okuduğu şeyleri anlatmağa başlar.
Onun alakası haritalardaki tul ve arz daireleri gibi bütün dünyayı kuşatır.
Çin'den Amerika'ya, İngiliz petrol siyasetinden Macar küçük
arazi sahiplerinin çevirdiği dolaplara, Hitler'den Kral Zogo'ya ve
Rıza Han'a, Orta Asya'dan Gandhi'nin oruçlarına kadar her şey insanlığın
talihi üzerinde bu son derecede uyanık hafızayı alakadar
eder. Mümtaz bazı insanları dinlerken -Hazım cihazımız böyle olsaydı,
halimiz ne olurdu?- gibi uzun uzun düşünür. Çünkü ona göre,
havuç yiyen sarıya, pancar yiyen kırmızıya boyansa, pirinç yiyen,
süt içen, midye tavası seven bu nimetlerin kokusunu, rengini yahut
başka hususiyetlerini en göz alıcı taraflarında bir alameti farika gibi
taşısalar, ancak Sabih'in uzun mütalaalarının meyvesi, özü olan bu
konuşmalara benzer bir iş, bir terkip meydana gelirdi. Bu akşam Sabih
her zamankinden sükuti, her zamankinden telaşsızdı. Hatta
Mümtaz gelince, bir fırsat bulmuş, etajerlerdeki gazeteleri bile ortadan
kaldırmıştı. Bunlar, hiç de iyiye sayılmıyacak alametlerdi. Karışık
bir hadiseler ağının, zıt fikirler örgüsünün içine düşeceğini pek
mükemmel bilen Mümtaz, çarnaçar tecrübeye katlandı.

-Bu gece artık buradasınız değil mi kardeş?..

Adile Hanım bu kardeş kelimesiyle yaşını sekiz on yıl birden
küçültmüş olmaktan memnun, Nuran'ın cevabını bekledi. Nuran
gitmeğe mecbur olduğunu şöyle bir uğramak istediğini anlatmağa
çalıştı. Fakat ne Adile Hanım, ne Sabih onu dinlediler.

-Nasıl olsa Mümtaz'la denizaşırı komşusunuz, gidecek olsanız
bile geç gidersiniz. Bir rakı içeriz.

-Erken gidersek iyi olur. Yarın bize İclal'le arkadaşları gelecek...

Sabih, ancak gitmiyecekleri hakkında teminat aldıktan sonra,
Almanya'daki son vaziyetler üzerindeki düşüncesini anlatmağa
başladı. Ona göre Alman iktisadiyatı berbat bir haldeydi. Harp mukadderdi.
Fakat bu kat'i ve belki de doğru hükümler ne kadar uzun
delillere dayanıyordu ve ne kadar dolambaçlı yollardan onlara gidiliyordu!

İstitratlar birbiri ardınca, büyük sarnıçlar, deniz mağaraları gibi
açılıyor; herşeye başından başlanıyor; kıyaslar, mukayeseler yapılıyor,
karşılıklı vaziyetlerin krokileri havada çiziliyordu. Mümtaz
onun karşısında, sözü mümkün olduğu kadar kısa kesmek için tek
tedbiri alıyor, ne bir sual soruyor, ne cevap veriyor, yalnız başıyle
ara sıra tasdik işaretleri yaparak, sığındığı saçak altında bir sağanağın
boşanmasını bekliyen adam gibi bekliyordu. Bu saçak, bazen
Nuran'ın boynundaki inci dizisi ve çenesinin sevdiği çukuru, bazen
ellerinin çocukça tereddüt ve işaretleri oluyordu. Bu kadar güzel bir
kadının kendi hayatına girmiş olmasını bir türlü anlamıyor, hele talihe
hiç güvenmiyordu: Sevgilisinin mahçup, bütün yüzü su altında
bir güle benzeten kesik gülüşleriyle olduğu yerde büyülenmiş halde,
Sabih'i saatlerce dinledi.

Mümtaz'a göre Sabih, gazetelerin efkarı umumiye dediği kaç
başlı olduğunu bilmediğimiz o acayip ve efsanevi mahlukun kuyruk
tarafını temsil eder. O hadiselerle yaşadığını idrak eden adamdır.
Dalgalarla yıkanan bir kaya gibi, onların üstünden geçtiğini
duydukça mesuttur. Sabih'in fikri olmasına lüzum yoktur, çünkü
gazete vardır. Her cinsten gazete, onun hem okyanusu, hem gemisi,
hem pusulası ve kaptanıdır. Onun için bazı mizaç değişiklikleri
hariç, o gün okuduğu gazete ile beraber tabedilmişe benzer. Fakat
konuştukça çağrılar çoğaldığı ve hatıralar derinleşmeğe başladığı
için, sonuna doğru dört beş fikrin adamı olduğu da vakidir. Bu gece
de öyle idi. Başta demokrattı, sonra çok ateşli bir ihtilalci oldu.
Ondan sonra bitmez tükenmez bir insanlık sevgisine daldı. Ve nihayet
nizam ve intizamın lüzumuna.

Bereket versin ki, Adile Hanım oradaydı. Dışarıdan birtakım
şeylerin alınması lazımdı. Hizmetçi izinli, kapıcı hastaydı.

Bütün bu konuşmalar ve onu karşılayan lezzetli dalgınlıklar
arasında Mümtaz alttan alta, Adile Hanım'ın Nuran'ın neşesini nasıl
bozacağını, ona neler söyliyeceğini, mazinin hangi köşesini açacağını,
hulasa sevgileri için ne gibi imkansızlıklar çıkaracağını merak
ediyordu. Bütün iyi kabulüne rağmen, Nuran'ı hiç olmazsa o Ada
vapuru arkadaşlığından sonra sevmediğini biliyordu. O tesadüften
birkaç gün sonra Sabih'in ısrariyle girdikleri kahvede Nuran için
-bilmezsin Mümtaz ne hissiz kadındır- demişti. -Hissiz ve zalim...-

Adile Hanım daha o zaman Nuran'ın nasıl bir dünya insanı olduğunu
ve hangi yenilmez zaruretlerle kendi kalbinin ilcalarına set
çektiğini iyiden iyi biliyordu. Onun için bu tek taraflı hücumu
bilmemezlikten gelmiş, sözü değiştirmeğe çalışmıştı. Şimdi bu etrafı
için sadece iyilik düşünen kadın rahatlarını nasıl bozmağa çalışacaktı,
burasını merak ediyordu.

Adile Hanım Mümtaz'ı çok bekletmedi. Daha ikinci kadehten
itibaren hızını arttıran bir samimilik dalgası içinde, evvela onun
güzelliğini övdü, genç kızlık arkadaşlarından birisinin arabasını, kürkünü,
evlerinde verdiği ziyafetleri anlattı. Nihayet kalbi, bütün şefkat
hızını alınca, ona ait temennilerini söyledi. Onun için Mümtaz'ın
temin edemiyeceği her şeyi kader dediğimiz o meçhul çeşmeden
birbiri ardınca istedi; hermin kürkler, mücevherler, yakutlar,
en lüks otomobiller genç kadının bu bolluktan ürkmüş gözleri
önünden geçtiler ve nihayet sözünü:

-Vallahi Nurancığım düşünüyorum da, hasta bir çocuk üzülecek
diye çektiklerini! Bu tahammülü dünyada ben gösteremezdim.
Ayol en güzel yaşın... Bundan sonrası nedir bilir misin...

Böylece genç kadına, hayatın bütün imkanlarını saydıktan
sonra, ona bir taraftan Fatma'nın hastalığmı söyliyerek asıl vazifesinin
analık duygularına kendisini terketmek olduğunu hatırlatıyor,
sonra da Nuran'a herşeye rağmen yaşamasını tavsiye ediyordu. Bu
nasihatlerin ve sözlerin bir tek manası olabilirdi. -Ya kızının anası
ol, yahut, kendine güzel bir istikbal yap, bu aptalla beyhude yere
vakit geçiriyorsun.- demek olduğunu acaba Nuran anlamış mıydı?
Anlasa bile
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-22-2010, 10:20 PM
Mesaj: #10
RE: HUZUR-AHMET HAMDİ TANPINAR
Fakat Mümtaz o yaz, insan ruhunu olduğundan çok hür sanıyordu.
Her an kendimize sahip olabileceğimize inanıyordu. Bu demektir ki,
hayatın gafiliydi.

X

Nuran Emirgan'a gelmediği günlerde ya iskelede, yahut
Kanlıca'da buluşuyorlar, kayıkla Boğaz'da geziyorlar, plajlara gidiyor,
bazen Çamlıca'ya kadar uzanıyorlardı. Mümtaz bu gezintilerden
daima dolgun dönüyordu. İlk gecenin aralarında devam
eden itiyadi ile, sevdikleri yerlere ayrı ayrı adlar takıyorlardı. Küçük
Çamlıca'daki kahve onlar için Derunidil idi. Çünkü Mümtaz
orada Nuran'dan Tab'i Mustafa Efendi'nin Bayati'den Aksak semaisini,
o -Çıkmaz derun-i dilden efendim muhabbetin- diye
başlayan, adeta ölümden öteye uzanan hatırlamalarla dolu parçayı
dinlemişti. O yaz ikindisinde böcek sesleri, tek tük kanat şakırtısı
ve avare çocuk yaygaraları arasında, ne yapacağını bilmez gibi
güzelliğine kapanan manzara, küçük meyilli tümsekler, iki yandan
denize doğru kayan bahçeler, bostanlar, eski köşkler, ağaç kümeleri
ve onların tozlu yeşilini çok koyu bir neftide sıralayan serviler
ve hepsinin üstünde, geniş, sonsuz gökyüzüyle birdenbire
uykusundan silkinmiş, Nuran'ın sesinden Tab'i Mustafa Efendi'nin
hüznünü kabullenmiş, onunla genç adamın tenine yapışmıştı.
Mümtaz bu besteyi ondan sonra sık sık dinledi ve hiçbir zaman,
Dördüncü Mehmed'in av köşkünden kalma su haznesi ve
çeşme üzerindeki kahvede o gün Nuran'la geçirdiği saatlerden ayırmadı.

Bir başka gece Çengelköyü'nden Kandilli'ye dönerken, Kuleli'nin
önündeki ağaçların suda yaptığı o çok değişik gölgeye Nühüft
beste adını verdiler. O kadar içinden aydınlık bir alemdi ki, ancak
Nühüft'ün uzlet yüzlü uyanışların kamaştırdığı koyu zümrüt
aynasında eşi aranabilirdi.

Böylece Boğaz'ın seçtikleri her yerine bir ad veriyorlar, hayallerinde
İstanbul manzaralariyle eski musıkimiz birleşiyor, sesten,
hayalden bir harita gittikçe büyüyordu.

Mümtaz yavaş yavaş Nuran'ın başının etrafına sevdiği ve özlediği
şeyleri topladıkça kendisini kuvvetlerine daha sahip buluyordu.
O da asrımızın büyük romancılarından biri gibi, bir kadına dayandığı
zaman yaşadığını duymağa başlamıştı. O vakte kadar epeyce
şey okumuş, az çok düşünmüştü; fakat şimdi onların hayatına
daha kudretle geçtiğini, Nuran'a olan sevgisiyle canlı hayata çıktıklarını
anlıyordu. Sanki Nuran kafasında ve etrafındaki şeylerin arasında
bir ışık külçesi imiş gibi hepsi onunla aydınlanmış, en dağınık
unsurlar bir terkip haline gelmişti.

Eski musıkimiz bunlardan biriydi. Nuran'la tanıştıktan sonra
bu sanat onun için bütün kapılarını açmış gibiydi. Şimdi onda insan
ruhunun en saf ve diriltici kaynaklarından birini buluyordu.

Bir gün beraberce Üsküdar'ı gezdiler. İlk önce vapuru iskelede
beklememek için Mihrimah Camii'ni dolaştılar, sonra Üçüncü
Ahmed'in annesinin camiine girdiler.

Türbeyi, küçük, bir meyve içi gibi döşeli camii Nuran pek beğendi.
Vapuru çoktan kaçırmışlardı. Onun için bir araba ile Atik
Valde'ye, oradan Orta Valde'ye gittiler.

Garip bir tesadüfle Üsküdar'ın bu dört büyük camii aşka, güzelliğe,
yahut hiç olmazsa annelik duygusuna ithaf edilmişti.

-Mümtaz, Üsküdar'da hakiki kadın saltanatı var...

Ertesi gün Rum Mehmed Paşa Camii ile Ayazma Camii'ni ve
Şemsipaşa taraflarını yayan dolaştılar. Birkaç gün sonra Selimiye
Kışlası'nın etrafında kızgın güneş altında başıboş gezdiler. İstanbul'da
açılan ilk hendesi caddeleri, o cazip ve mazi hulyası adlı sokakları,
İstanbul akşamlarının hakiki ziyafet sofraları gibi gördükçe,
garip bir mazi daussılası onu yakalıyordu.

-İstanbul, İstanbul, diyordu. İstanbul'u tanımadıkça kendimizi
bulamayız. Şimdi bütün o fakir halka, yıkılmağa yüz tutmuş evlerle
ruhunda kardeş olmuştu. Sultantepe'yi adeta humma içinde
dolaşmıştı. Fakat asıl sevdiği yer Çarşı içindeki Küçük Valde idi.
Türbeyi o kadar beğenmiyordu.

-Ben olsam burada yatmam; çok açıkta, diyordu.

-Öldükten sonra?..

-Ne bileyim ben, öldükten sonra bile bu kadar herkesin içinde...
zaten ölüm hissedilmiyor ki...

-Halbuki cami açıldığı zaman, Valde Sultan'ın ve haremin
geldiğini görmesinler diye çarşı kapatılmıştı.

Nuran bilhassa camii ve onun akşam saatlerindeki loşluğunu
seviyordu. Mermer ve yaldız süslerin arasında kilim motifi ile işlenmiş
saçaklara bayılıyordu.

Bu gezintilerden dönüşlerinde Mümtaz'ı yazmakta olduğu
Şeyh Galib için sıkıştırıyordu. Üçüncü Selim devrinin bu iç romanı
kendisine ait birşey olacaktı. Mümtaz Hatice Sultan'la Beyhan
Sultan'ın portrelerini Nuran'ı düşünerek çizmişti. Şimdi genç kadın
müsvettelerdeki tasvirleri okurken adeta terzisinde model veya bir
mağazada kumaş seçer gibi titiz oluyordu.

-Birisinde Memling'le, öbüründe Şeyh Galib'le berabersin...

Bu Mümtaz'ın bitmeyen şarkısıydı: İstediğin kadar onlarla
flört yap.

-Yani bütün ölüler benim... İyi ikram doğrusu...

Üsküdar bir hazine idi. Bir türlü bitmiyordu. Valide-i Cedid'in
biraz arkasında Aziz Mahmud Hüdai Efendi vardı. Birinci Ahmed
devrinin bu manevi saltanatı, Nuran'ın aile gelenekleri arasına girmişti.
Daha yukarıda Dördüncü Mehmed devrinin dizginlerini birkaç
sene elinde tutan Selami Efendi vardı. Karacaahmet'te an'anenin
Orhan Gazi zamanına çıkarttığı, Horasan erenlerinden Bursa'daki
Geyikli Baba'nın çağdaşı, belki de gaza arkadaşı Karacaahmet,
Sultantepe'de yine Celveti Baki Efendi yatıyordu.

Nuran tarikatleri çok merak ediyor, fakat ikisi de mistik yaratılışta
olmadıklarından üzerinde durmuyorlardı. Bir gün istediği zaman
takındığı o çocuk tavrıyle:

-Ben o zamanlar gelseydim... muhakkak Celveti olurdum, dedi.

Fakat hakikaten inanıyorlar mıydı bütün bunlara?

-Şark bu, güzelliği de burada. Tembel, değişmekten hoşlanmaz,
geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya, fakat bir şeyi,
çok büyük bir şeyi keşfetmiş. Belki vaktinden çok evvel bulduğu
için kendine zararı dokunmuş...

-Nedir o?..

-Kendisini ve bütün alemi tek bir varlık halinde görebilmenin
sırrını. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri
bulmuş. Ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur.

-Bulduğu şeyin ahlakını yapabilmiş mi?..

-Zannetmem, fakat bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket
imkanlarını az çok azaltmış... Yarı şiir bir hulyada, realitenin sınırlarında
yaşamış. Maamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve
kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor...

Mümtaz'ın düşüncesinde Antalya'daki otelin önüne her gün
dizilen deve katarları canlandı. Kendisini o mahzun türkülerin zamanından
bir daha geri dönemiyecek sandı.

-Akşamleyin boş ufukta deve dizisi ne kadar başka türlü oluyor...

-Ne acayip insanlar Yarabbim... diyordu. Sonra birdenbire
içinde uyanan bir şüphe ile Mümtaz'a sordu:

-Niçin eskiye bu kadar bağlıyız?..

-İster istemez onların bir parçasıyız. Eski musıkimizi seviyoruz,
iyi kötü anlıyoruz. Elimizde iyi kötü bize maziyi açacak bir
anahtar var... O bize üst üste zamanlarını veriyor, bütün isimleri
giydiriyor, içimizde bir hazine bulunduğu, ferahfeza yahut sultaniyegah'ın
arasından etrafımıza baktığımız için.

Mümtaz'a göre İstanbul peysajı, bütün medeniyetimiz, kirimiz,
pasımız, güzel taraflarımız, hepsi musıkideydi. Garbın bizi anlamaması,
aramızda yabancı olarak gezmesi de yine onu anlamamaktan
geliyordu. Bu o kadar böyleydi ki, birçok peyzajlar, kendiliğinden
nağme ile beraber gözlerinin önüne gelirdi.

-Kaldı ki sanat, sanat eseri, bizatihi kıymet olan şey, altını musıki
çizdiği zaman büsbütün değişiyor. Garip değil mi? İnsan hayatı
sonunda sesten başka hiçbir şeyi benimsemiyor, hepsinin üstünden
geçer gibi yaşıyoruz, ancak dokunuyoruz. Fakat şiirde, musıkide...

Bazen genç kadına bu eski şeylerin meftunu çocuğun kendisini
zorla bir katakomba tıkmak istediği şüphesi geliyordu. Bu dünyada
türlü türlü hazlar, başka çeşit düşünceler de vardı. Üsküdar'ı
seviyordu, fakat halkı fakir, kendisi bakımsızdı. Mümtaz bu biçarelikler
arasında acemaşiran, sultaniyegah diye rahatça yaşıyordu.
Ama hayat, hayatın daveti nerede kalıyordu? Bir şeyler yapmak, bu
hasta insanları tedavi etmek, bu işsizlere iş bulmak, mahzun yüzleri
güldürmek, bir mazi artığı halinden çıkarmak...

--Yoksa çocukluğuna dair anlattığı şeyler, sandığından daha
fazla mı içine işlemiş... Ben ölümün zaptettiği bir ülkede mi yaşıyorum...

Mümtaz koluna girerek onu çeşmenin önünden ayırdı:

-Biliyorum, dedi. Yeni bir hayat lazım. Belki bundan sana ben
daha evvel bahsettim. Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için
dahi bir yere basmak lazım. Bir hüviyet lazım. Bu hüviyeti her millet
mazisinden alıyor.

Fakat Mümtaz da, kendisinde muzlim bir tarafın bulunduğundan
şüpheliydi. Maziyi sevdiği için değil, ölüm fikrinin tasallutundan
kurtulamadığı için...

Aşktaki çılgınlıkları biraz da buradan geliyordu. İşin hazin tarafı,
bu genç adamın bunu herkesten fazla ve belki de yalnız kendisinin
bilmesiydi. Kaç defa Mümtaz bu musallat fikrin, onu başka
insanlardan ayırdığı zanniyle ıstırap çekmişti. Ta çocukluğundan
beri rüyalarını kuran zemberek bu sabit fikir değil miydi? Hatta
Nuran'la olan sevgisinde genç kadının güzelliğine, yaşayış kudretine
biraz da hayatın zaferi gibi bakmamış mıydı? Onu kolları arasında
tuttuğu zaman, arka tarafında başının ucunda bekliyen ifrite,
ölüme, seni yenmek üzereyim; seni yendim, işte silahım ve zırhım,
demiyor muydu?

Mümtaz, bu gerçeğin Nuran tarafından sezilmesinden korkardı.

-İki şeyi birbirinden ayırmamız lazım. Bir tarafta sosyal kalkınma
ihtiyacı var. Bu, cemiyet realiteleri üzerinde düşünerek, onları
değiştire değiştire yapılır. Elbette İstanbul, sonuna kadar, sadece
marul yetiştiren bir memleket kalmıyacaktır. İstanbul ve vatanın
her köşesi bir istihsal proğramı istiyor. Fakat bu realiteler içine maziyle
bağlarımız da girer. Çünkü o, hayatımızın, bugün olduğu gibi
gelecek zamanda da şekillerinden biridir.

İkincisi bizim zevk dünyamızdır. Hatta kısaca dünyamız. Ben
bir çöküşün esteti değilim. Belki bu çöküşte yaşayan şeyler arıyorum.
Onları değerlendiriyorum...

Nuran gülerek tasdik etti:

-Bunları anlıyorum Mümtaz... Lakin bazen hayatın çok kenarında
kalıyor, tek bir düşünceyi yaşıyor gibi oluyoruz. O zaman
büsbütün başka şeyler aklıma geliyor...

-Mesela...

-Darılmaz mısın?

-Ne münasebet, niçin darılayım?..

-Mezarında bütün sevdiği şeylerle, mücevherleri, altın süsleriyle,
sevdiklerinin tasviriyle yatan bir eski zaman ölüsü gibi bir
şey... Kapılar kapanınca uyanıyor ve eski hayat başlıyor... Yıldızlar
parlıyor, sazlar çalıyor, renkler konuşuyor, mevsimler doğuruyor...
Fakat hep ölümün ötesinde, hep bir tasavvur, bir başkasına
ait rüya gibi...

-Evvela sen bir İsis gibi o duvarların birinden yavaşça çıkıyorsun,
eski desenin gerginliğinden sıyrılıyorsun, benim parçalanmış
vücuduma eğiliyorsun... Ama, biliyor musun ki hakiki sanat da budur.
Bütün bu ölüler bu dakikada bizim kafamızda yaşıyorlar. Kendi
hayatını bir başkasının düşüncesinde yaşamak, zamana kendinden
bir şey kabul ettirmek. Al Kambur İmam'ı... Kambur İmam,
düşün bir kere, ne gülünç isim! Halbuki biz şimdi Tab'i Mustafa
Efendi'yi Aksak Semai'den dinlerken de düşünüyoruz? Bizim için
hayatın ve ölümün sahibi oluyor. Onun bir de hayatını düşün. Üsküdar'da
bu tepelerden birinde bir cami vakfından kendisine kalan
şeylerle, yanındaki paşa konaklarının arasında havasızlıktan boğulan
ahşap bir evde yaşayan bir biçare. Fazıl Ahmed Paşa'dan Baltacı'ya
kadar hepsinin meclisinde, ayakkabılarını eşikte çıkararak bir
köşecikte dizüstü oturmağa mahkum bir hayat mağlubu... Belki onların
meclisine bile girememiş. Daha küçüklerinin arasında yaşamış.
Sadaka ile, küçük atıfetle geçinmiş. Fakat biz bestesini söylerken
başka türlü diriliyor. Dördüncü Mehmed'in altın ve mücevher
içinde at koşturduğu, gezdiği Çamlıca yolları, bütün manzara onun
oluyor. Daha bir beceriklisinin, hoca yarın mevlude gel! diye kendisine
beş on kuruş kazandırmak imkanını vermesini bekliyen
adam, birdenbire bir sevme ve tanıma tarzının sahibi oluyoruz...
Biz, belki de birbirimizi bu tarzda sevmeği ondan öğrendik...

-Dünyanın her tarafında aşk aynı değil midir?

-Hayır ve evet... yani fizyolojik iş olarak pek değil! Böceklerle
memeli hayvanlar arasındaki farkı düşün. Deniz hayvanlarının
biçare üreyişlerini düşün, insanlarla öbür memeliler arasındaki
farklar, sonra kavim, kabile, cemaat, medeniyet arasındaki farklar...
Sonra birdenbire gülerek ilave etti:

-Mesela sen rahip böceği olsaydın, Emirgan'a ilk geldiğin gün
beni yemiş olurdun...

-Ve bittabi hazmedemeyeceğim için ben de ölürdüm...

-Teşekkür ederim.

Mümtaz onun açık neşesine baktı. Sezai Bey'in hatıralarında
debdebesini, misafirlerini anlattığı büyük köşkün arsasında ayakta
konuşuyorlardı. Bütün uzak İstanbul ufku hüzünlü tül gölgeleri ve
yavaş yavaş akşamı benimsemiş denizle genç kadının başına bir nevi
sihirli fon olmuştu! Yüksek tabakalarda bütün bir kültür, zevk,
bir yığın tedai o kısa kendinden geçiş anını değiştirmeğe, fizyolojik
bir işi, ilahi bir haz yapmağa yarıyor. Buna mukabil kendi vatanımızda
belki hayat şartlarının ve görgüsüzlüğün, öpüşmenin zevkine
bile yabancı bıraktığı insanlar vardır. Sonra ilave etti: Her
şey, moda mağazalarından, muaşeret güçlüklerinden, cinsi terbiyeden,
utanma duygusundan, günah korkusundan edebiyat ve sanata
kadar her şey bu işe müdahale ediyor.

-Ama alt tarafı?

-Kim bilir belki de birdir. Çünkü hayatta bir bakıma göre herşey
birbirinin aynıdır. Dişi kanguru yavrusunu karnındaki torbada
gezdirir, diyorlar. Anadolu kadınları işe giderken yeni doğmuş çocuklarını
arkalarına sararlar. Sen Fatma'yı kafanda gezdiriyorsun.

-Ben yine çocuğumla meşgulüm... fakat sen yedi asrın ölüsüyle...

Mümtaz cevabın şiddetine şaşırdı. O sadece komik bir şey
söylemek, genç kadını güldürmek istemişti.

-Darıldın mı?

-Hayır, fakat Fatma'dan bahsetmeğe ne lüzum vardı şimdi?

-Beni hiç sevmediğini hatırladım da...

-Kendini sevdirmeğe çalış. Sesi hala dargındı. Mümtaz ümit-
sizlikle başını salladı:

-Kabil mi sanıyorsun?

Nuran cevap vermedi. O da bunun güçlüğünü biliyordu. Benim
kafamdaki ölülere gelince, onlar benim kadar sende de mevcut
şeyler. Asıl hazini nedir bilir misin? Onların tek sahibi bizleriz. Onlara
hayatımızda bir pay vermezsek tek yaşama haklarını kaybedecekler...
Zavallı dedelerimiz, musıkişinaslarımız, şairlerimiz, adı
bize kadar gelen herkes hayatımızı süslememizi o kadar iştiyakla
bekliyorlar ki... en umulmadık yerde karşımıza çıkıyorlar.

Yavaş yavaş yürüdüler, Kısıklı tramvayına indiler. Nuran niçin
münakaşa ettiklerini unutmuştu. Sadece iki kelime üzerinde duruyordu:
-İlk önce rahip böceği, yani erkeğini yiyen dişi, sonra Fatma?..
Kim bilir beni ne gözle görüyor?..- Mümtaz da birbiri ardından
gelen bu iki çağrıdan şaşırmıştı. -Ne diye bu böceği hatırladım?
Yoksa onun sadece hazlarını düşünen bir kadın olmasından
mı şüphe ediyorum? Belki de beni santimantal ve ukala buluyor.
Hakkı da var, o kadar çok şeyden bahsediyorum ki... Fakat ne yapabilirim.
Madem ki o benim için artık her şeydir, o halde bütün kainatımla
ona taşınacağım!..- Tramvay durak yerinde on sekiz, yirmi
yaşlarında bir çift hararetli hararetli konuşuyorlardı. Kızın yüzü
yarı aydınlıkta tam bir ümitsizlikti, erkeğin kendisini zorladığı, zalim
görünmeğe çalıştığı halinden belliydi. Onları görünce sustular.
-Sokakta muaşaka...- yoksa bütün bu şiir kervanı, bu düşünceler,
hepsi hakikatte bu çocukların yaptığından ileri gitmiyor muydu?
Fakat bütün dünya böyle değil miydi? İlk defa, günlerini Nuran için
harcıyor korkusunu duyuyordu.

Sevgilisi yavaş yavaş onun hayatından ve düşüncelerinden bıkıyordu.
Kendisini bir fikirde, hayatın etrafında oynayan kısır bir
çizgide hapsolmuş sanmanın vehmi, içine bir kurt gibi düşmüştü.
Bu leke zamanla büyüyecekti.

Böyle olmasa bile bu şüphe Mümtaz'ı zaptedecekti. Nitekim
öyle oldu. O günden itibaren kaybetme korkusu içine yerleşti. Çocukluğundan
tanıdığı, o acayip yalnızlık ve talih böylece bir hiç
yüzünden canlandı.

Bununla beraber yaz, ömürlerinin cenneti olmakta devam ediyordu.
Bu gezintinin ertesi günü Nuran akşama kadar Emirgan'da
onunla başbaşa kalmayı tercih etti. Bahçe için bir plan hazırlamak
istiyordu.

Kanapeye yarı uzanmış, dizlerine dayadığı büyükçe bir kitabın
üzerinde üst üste bir yığın kağıda, desenler çiziyordu. Acemi, hatta
çocukça, her teferruatı sayan bir çizgisi vardı. Çiçeklerin adlarını,
renk topluluklarını kenara yazıyla yazıyordu. -Renkler karışmamalı!-
diyordu. Bir renkten öbekler, mesela sade kırmızı, sade mor...
Her mevsimde böylece birkaç renk kümesi bulunacaktı. Bu, bir enginar
tarlasının yerinde biten gelinciklerden aklına gelmişti. Yalnız
güller ayrı olacaktı. Onlar tek başına büyük meşaleler, söndürülmesi
unutulmuş fenerler ve lambalar gibi yanacaktı.

Nuran gülü seviyordu. Hele Hollanda yıldızı denilen kadife
güllerine çıldırıyordu: O başlı başına bir saltanattı. -Elbisem çok eski
olsun... Fakat bahçemde en iyi güller yetişsin.- Sonra krizantemlere
sıra geliyordu. Laleyi fazla üslup buluyor, buna mukabil menekşeye
bayılıyordu. Mümtaz ona Fuad Paşa'nın yalısında bir menekşelik
bulunduğunu söylediği zaman, bu Tanzimat vezirine pek
hayran oldu. Gülden sonra en sevdiği çiçekler meyve ağaçlarının çiçekleriydi.
Onun için bir bahçede badem, erik, şeftali, elma bol bol
bulunmalıydı. Ömürleri kısa ve beş gün için olsa bile, insanda bütün
bir sene devam edecek hayaller uyandırabilirdi. Nuran'ın bu çiçek
ve ağaç aşkının yanıbaşında bir de tavuk beslemek merakı vardı.
İkisini nasıl birleştirmeliydi? Nihayet bahçenin dip tarafına büyükçe
bir kümes yapılmasına, bunun bir ev gibi kapalı tarafı ve yalnız
telle örtülü küçük bir bahçesi olmasına karar verdiler.

Nuran, Mümtaz'ı tanıdığı günden beri, bütün ömrünce Emirgan'da
oturacak gibi hulyalar kurardı. Mümtaz, onun bu heveslerini
gördükçe, evi satın almak çarelerini düşünüyordu. Fakat evin asıl
sahibi olan kadını konuşmak için bir türlü ele geçiremiyordu. Mal
sahibi Emirgan'a uğramıyordu. Üst üste kaybettiği dört çocuğun
acısı, gelin olarak geldiği ve bir zamanlar ne Mümtaz'ın ne de Nuran'ın
hayalinin alamıyacağı bir debdebe içinde halayıklar, ahretlikler,
sazlar, sohbetler arasında yaşadığı bu eve, hatta bu semte uğramasını
menediyordu. Kira aşağıda kahveciye bırakılır, oradan Rumelihisarı'nda
oturan eski bir emektar gelir alır, Ada'ya yollardı.

Akşamüstü Büyükdere'ye geçtiler. Orada küçük bir lokantada
yemek yediler. O gece ayın on üçü idi. Onun için ağustos mehtabında
dolaşacaklardı. Ay doğar doğmaz Mehmet geldi. Mümtaz çocuğun
yüzünü solgun gördü. Halinde bir sinirlilik vardı. Kaç zamandır,
Mehmet'in aşık olduğunu biliyordu; belki de sevgilisi Büyükdere'de
oturuyordu. Böylece tesadüf kendiliğinden hayatlarına
bir Moliere komedisinin çift planını sokmuştu. Hatta Boyacıköy'deki
kahvenin çırağı ile Anahid'in macerası düşünülürse, bu
plan üçüzlü oluyordu. Bu, ne yaparsa yapsın, hangi mutlak veya
erişilmez iklimlerde dolaşırsa dolaşsın, insanoğlunun hayatın kanunları
içinde yaşamasıydı. İşte bir adam ki Tab'i Mustafa Efendi
veya Dede'yi tanımadan, Baudelaire'e ve Yahya Kemal'e hayran
olmadan sevebiliyordu.

Aralarındaki fark, Mümtaz'ın sevgilisini bir yığın tecridin arasından
görmesiydi. Kanlıca'daki yalının rıhtımında şortla veya mayo
ile gezinen, kayıkta rüzgar ve yelkenle didişen, yahut kirpikleri
kapalı, yüzü, derinliklerinde diriltici ve kokulu usarelerin dolaştığı
bir meyve gibi sertleşmiş güneşte uyuyan, sırtüstü denizde yüzen,
sandala tırmanan, konuşan, gülen, ağaçların tırtılını ayıklayan birçok
Nuran'lar vardır ki, bir yığın benzetişle asırlar tecrübeleri arasından,
eşlerini beraberlerinde Mümtaz'ın muhayyilesine getirirlerdi.

Bu benzetişlerin bazıları, duruş ve geçici yüz ifadeleri gibi,
genç kadının o ana ait hallerinden gelirdi. Bazıları ise, Nuran'ın yaşayan
varlığında bir yığın ecdat mirası uyanıyormuş gibi üst üste
hüviyetlerine aitti. Mümtaz, İclal'in kendisine vaktiyle gösterdiği
Mevlevi kıyafetiyle çekilmiş o fotoğrafı olmasa bile, gene iki dizini
altına alıp sandalyesinde öylece plak dinleyen Nuran'ı, bizden
daha uzak şarkın minyatürlerine benzetecekti.

Sevgilisinin, gündelik hayatın her safhasında, duruşu, kıyafeti,
aşkta değişen çehresi ile sanatın ölmez aynasına kendinden evvel
geçenleri ona adeta hayranlığını ve sahip olma lezzetlerini bir kat
daha; ve belki de ıstıraplı bir şekilde hatırlatan bir yığın çehresi vardı.
Renoir'in Okuyan Kadın'ı bunlardan biriydi. Tepeden gelen ve
saçları bir altın filizi gibi tutuşturan ışığın altında, koyu nefti zeminle,
elbisesinin siyahı ve boynu örten pembe tül arasından bir gül
topluluğu ile fışkıran bu sarışın rüya, çehrenin tatlı sükuneti, gözlerin
kapalı çizgisi, çenenin küçük bir toplulukta birden bitişi, dudakların
tatlı, adeta besleyici tebessümü gibi bir yığın benzerlikle genç
adam için, sevgilisinin bazı saatlerine sanatın en sadık aynalarından
birini tutuyordu. Muhayyilesi, Nuran'a olan hayranlığında Renoir'la
olan benzerliği bazen daha ilerilere götürür, onun vücudunda
eski Venedik ressamlarının ten cümbüşü ile akrabalık bulurdu.

Fakat bu gece, açık pencereden gelen yaldızlı karanlığın üzerinde,
entarinin geniş dekoltesi içinde, çıplak kolların güneş humması
ve deniz hamamından çıkar çıkmaz alelacele iki yana bölünmüş
saçlariyle genç kadın, bin sekiz yüz doksan senelerinden bir o
kadar şair ve ressamın peşinden koştuğu ve Renoir'in birçok deneyişten
sonra birdenbire yakaladığı o mahrem saatlerin kadını, perdeleri
inik odada her akşamki ışığın peteğinden sızan balı değildi.
Bir tarafı yarı karanlık içinde kalan yüz ve başın kendi kendisini
sert idraki, bütün canlılığı, ve gözlerindeki bütün çehreyi yemeğe
hazır dikkatiyle şimdi Nuran daha ziyade Ghirlandajo'nun Mabed'e
Takdimindeki Floransalı Kadın'ı, sol eli kalçasında, başı şakak
kemiğinin küçük çıkıntısını ve çenenin çukurunu daha ziyade
belirten latif bir yana eğişte adeta omuzla birleşmiş, biraz ilerisinde
geçen manzaraya bütün hüviyetiyle akan o yarı kadim dünya ihtişamını
hatırlatıyordu.

Bu, andan ana değişen Nuran'lar, genç adamın hem lezzeti,
hem de azabı oluyordu. Her an içinde düşüncenin, hazzın, ani duyuların
ve hareketin ayrı ayrı hakkettikleri bu madalyonlar, kamaler,
yalnız zamanlarında da onu bırakmazlar, hatırlanan bir cümlenin,
bir kitapta okunan sahifenin, bir düşüncenin arasından çıkarlardı.
Fakat hazzın en keskini, tabii azabın da, insanı gafil avlayan bir
musıki parçasının içinde uyanan Nuran'larda idi. Nağmenin arabeskinde
veya musıki cümlesinin altın yağmuru içinde, bir oluşla
geldikleri, onun arasında görünüp kayboldukları, yaşadığımızın üstünde
bir zamanın fasılasından ona baktıkları ve güldükleri için hatırlamanın
şekli değişir, adeta daha evvelki varlıklarımızın bizde
uyanan akisleri olurdu.

Onun için bütün etrafında ve kendi mazisinde Nuran'ı aramak,
her şeyde ondan bir tad bulmak, onu asırların boyunca efsanede,
dinde, sanatta, az çok ayrı çehrelerle; fakat daima kendisi olarak
karşısında görmek, yaşama dediğimiz macerayı birkaç misline çoğaltan
bir büyü idi.

Nuran onun elinde bütün geçmiş zamanları açan altın anahtar
ve her sanat ve düşünce için ilk şart gibi gördüğü şahsi masalın
çekirdeği idi.

Mehmet'in hiç görmediği sevgilisi ne bu benzetişlerin çemberinden
geçiyor, ne de Mehmet'te şahsi masal -çünkü her şeyde muhakkak
bu vardı- bu kadar dağılıyordu.

Muhakkak ki o, sevgilisinde hiçbir roman kahramanının çizgisini
aramadan, onu hiçbir musıkinin tesadüf kadehinde tatmadan
seviyor, düşünüyor ve ona her şeyi, her zevki kendi varlığında bulan
ilk adam kudretiyle yaklaşıyordu. Mümtaz'ın asırlar içinde aradığı
hazları, onda sadece kendi vücudu doğuruyordu.

Boyacıköyü'ndeki kahveci çırağı da böyle idi. Anahid'i yalnız
gökyüzünde benzerleri bulunan bir varlık gibi görmüyordu. Gözlerinin
derinliklerinde kendi kaderini sezmiyor, tenine gömülürken
kaybolmuş bir dinin ayin ve ibadeti bende diriliyor diye düşünmüyordu.
Hatta kaçacak diye korkmuyor, uzakta olduğu zaman, yorulmuş
erkek vücudunu rıhtımın tozlu taşlarına, kahvenin önünde yığılı
balık ağlarına uzanarak dinlendiriyor, mahalledeki hizmetçi
kızlarla alay ediyor, sonra bütün benliğinde ona muhtaç olduğunu
anlayınca, günlerce kendisini saran tembellikten gerine gerine silkiniyor,
onu çağırıyor, rahatça girsin diye kale içindeki tek odalı
evinin anahtarını her zamanki taşın dibine koyuyor ve gelince beni
uyandırır diye gerisini düşünmeden uyuyordu.

İşte bu akşam Mehmet sinirli ve mahzundu. Mümtaz üç senedir
işlerini gören bu çocuğun yüzünü bir kitap gibi okumağa alışmıştı.
Muhakkak sevdiği kadınla kavga etmiş olacaklardı. Yahut
onu burada, bahçe ve lokantalardan birinde bir başkasiyle görmüştü.
Kim bilir belki de bu yüzden kavga etmiş olabilirdi. Fakat onun
ıstıraba tahammül ediş tarzı kendisinden başka türlü idi.

O yıpranmamış insanlıktı. İnceliklerini kendisinde bulurdu.
Şimdi de cins bir horoz gibi lokantanın dibinde kendi kendine
kibirleniyordu: Bu, maddesine hürmet ve hayranlıktı. Hakikatte bir
nevi iptidai narsisizm ki, ayna diye sadece kadının vücudunu alıyor,
orada aksini biraz bulanık görünce istikrahla fırlatıp atıyor ve
değiştiriyordu. Bunu kadınlar da yapabilirdi. Belki Nuran da bir
gün kendisi için böyle yapacaktı.

Birdenbire gelen bu düşünce, o kadar zalim oldu ki, genç kadın
farkına vardı:

-Ne oldun, neyin var?

-Hiç, dedi. Kötü itiyatlar. Bir düşünceyi, en zalim şeklini alıncaya
kadar, kafasında evirip çevirmek itiyadı.

-Anlat bakalım.

Mümtaz, biraz da kendi haline gülerek anlattı. Nuran'a ait bir
şeyi ondan ne diye saklıyacaktı? Kadın ilk önce alayla sonra yüzü
değişerek dinledi.

-Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin,
ya istikbaldesin. Bu saat de var.

Mümtaz'ın bu saatin mevcudiyetini inkara hiç niyeti yoktu.

Onu Nuran'ın yüzünde ve muhayyilesinde, onun yeryüzündeki
eşi haline gelen Boğaz'ın gecesinde ayrı ayrı yaşıyordu. Şimdi
de genç kadının çok tatlı sarhoşluğu Boğaz gecesiyle birleşiyordu.
Nuran'ın yüzü içten gelen hamlelerle gittikçe daha derinleşiyor,
sanki bu mavi gece gibi içten aydınlanıyordu.

-Bu anı yaşamıyor değilim. Yalnız bana o kadar beklemedik
bir zamanda, kadın ve hayat tecrübem o kadar azken geldin ki, şimdi
ne yapacağımı bilmiyorum. Düşünce, sanat, yaşama aşkı, hepsi
sende toplandı. Hepsi senin hüviyetinle birleşti. Senin dışında düşünememek
hastalığına müptelayım.

Nuran gülümsiyerek ayı gösterdi.

Karşı tepelerden birinin kenarı kızarmıştı. Sonra ince bir parıltı
göründü. Bir masal meyvesinin yarım dilimine benziyordu. Fakat
daha şimdiden gecenin koyu mavi billuru değişmişti.

-Halbuki sen, başta düşünce ile hayatı ayırmak lazımdır, diyordun.
O evin herkese açık olmayan tarafıdır. Oraya ne aşk, ne de
hayatın diğer unsurları girer, diyordun.

Mümtaz ayın masal meyvesinin dilimini bıraktı:

-Öyle diyordum. Seninle değişti. Artık zihnimde değil senin
vücudunda düşünüyorum. Şimdi vücudun düşüncemin evidir.

Sonra ona çocukken kendi kendine icadettiği bir oyunu anlattı:

-Benim için en büyük haz, ışığın değişikliği, tahlilidir diyordu.
Galatasaray'da iken bir elimi dürbün gibi gözümün üstüne koyar,
onun içinde tavandaki lambanın ışığının kırılmasını seyrederdim.
Bazen bu kendi kendine de olur tabii, hem her yerde, her zaman.
Fakat onu benim yapmam hoşuma giderdi. Pek az kuyumcu
bu cinsten süsler yapabilmiştir: Galiba dini remizlerin çoğu da buradan
geliyor? O benim için ışığın, mücevher gibi, bazı bakışlar gibi
değişik şiiri olurdu. Bir aslın, elmasa iyi parıltılı çeliğe, mor,
pembe, eflatun kıvılcımlara, göz vasıtasiyle insanı iğneliyen, uyuşturan
parıltılara değişmesi yok mu? Bence sanatın asıl sırrı budur,
çok basit, adeta mihaniki bir şekilde elde edilen bu rüyadır. Şimdi
kainat senin çıldırdığım madden arasından benim için böyle değişiyor.
Bir müddet düşündü; -Ama gene sanat olmuyor; sanata benzer
birşey oluyor, yani muvazi gidiyorlar.

Dışarıya çıktıkları zaman mehtap epeyce yükselmişti. Fakat
ayın etrafında gene küzahi renklerle perde perde açılan çok hafif bir
duman tabakası vardı.

Bu ancak musıkide eşi aranabilecek gecelerdendir. Yalnız orada,
onun nizamiyle elde edilebilirdi. Herşey bir sonsuzlukta birbirinin
tekrarıydı. Fakat bu üst üste cevaplar, dikkat edilince birbirine
öyle karışıyordu ki, ayıklamak, çözmek imkansızdı. Altın yosunlar
billur dalga kıvrımları, kenarlarda büyük ve sırrına erilmez hakikatler
gibi külçelenmiş gölgeler, karanlığın derinleştiği uçurumlar ve
aydınlık dereleri ile bütün manzara daimi oluş halinde idi. Sanki
kainat, Shelley'in dediği gibi akıcı bir ihtişam olmuştu. Yahut zihnin
eşiğinde, çok cömert ve böyle olduğu için henüz son kıvamını
bulamamış bir düşünce gibi, her hususiliğini daha cazip yapan bir
müphemlik içinde bekliyordu.

Bu ayın peşrevi idi. Sayısız dudaklar onu maddesiz neylerden
üflüyorlardı. Burada çok ince kadehler kırılıyor, küçük kamaşmalarda
mücevher usaresi iksirler çekiliyor, emsalsiz taşlar, bir nezir
yerine getirilir gibi, suya fırlatılıyordu.

Bir yunus balığı sürüsü mehtabı kovalıyormuş gibi suda kavisler
çizerek yanıbaşlarından geçti. Daha ileride bir vapur projektörü
aydınlığın en ziyade toplandığı yerleri, başka bir şekilde görünür
yaptı. Sanki eski ve güzel bir metni tefsir eder gibi, bütün müphem
parıltılar keskin vuzuha kavuştular. Yüzlerce kuğu kuşu bir akıntı
yerinde, bir anlık vehimden hayatlarını yaşadılar. Sırçadan, ince ve
şeffaf dünya, kendi musıkisine, asıl sazları belki çok derinde çalan
o acayip dinleyişe kapandı.

Mümtaz ceketini Nuran'ın omuzlarına atarken:

-Ayın Ferahfeza Peşrevi, dedi.

Hakikaten Dede'nin Ferahfeza Peşrevi'nde olduğu gibi, fakat
görünmeyen neylerden yaprak yaprak dökülen bir dünyada idiler.
Etraflarında herşey ney nağmesi gibi yumuşak, derinden ve erişilmez
sırların aynası idi. Sanki çok Rahmani bir düşüncenin, her zaafını
yenmiş bir aşkın üst üste kavislerinde dolaşıyorlar, öz halinde
bir yığın baharın arasından geçiyorlardı.

-Hatta neredeyse Neşati'nin beytinin dünyasına gireceğiz.

Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati

Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız!

Nuran gülüyordu:

-İyi ama, eşya var, biz varız. Vücudumuz maddi bir şey değil
mi? Yani herkesinki gibi...

-Allah'a bin şükür... Fakat seninki bana göre herkesinki gibi
değil...

-Küfür...

-Küfür veya Allah'a giden en kısa yol... Unutma ki bu gece
tam vahdet-i vücud içindeyiz...

Bir balık yanıbaşlarında sudan sıçradı. Havada elmas bir kavis
çizdi. Sonra biraz ötede denizin buğulu mavi aydınlığında beyaz
bir şey çatlar gibi oldu.

Muhakkak ki çok mesuttular. Zihinlerinin çok aksi istikametlerde
gizli çalışmalarına rağmen yaşadıkları ana kendilerini bırakmak
hoşlarına gidiyordu. Mümtaz, aşklarının Allah'a ve başka bir
yere giden en kısa yol olduğundan şüpheliydi. Aşka hayattaki büyük
ve yapıcı yerini vermekle beraber, onun ancak tek başına bir his olduğunu,
bütün insanı idare edemiyeceğini de biliyordu. Ayrıca toy
allameliğinin genç kadını sıkmasından artık çekinmiyordu. Zaten
Nuran onun konuşma ve düşünme tarzını kabul etmişti. Çamlıca'da
bir akşam evvelki hırçınlığını unutmuştu. Aşığına kızması hayatın
sadeliğini bozduğu içindi. Bunu Mümtaz'a sabahleyin anlatmıştı.

-Her kadın, bu işlerde biraz tembeldir. Fakat ben, senin yanıbaşında
olmayı rahatıma tercih ederim, demişti. Seni olduğun gibi
kabul ediyorum ve bundan hoşlanıyorum...

Kendini, küçük, saf bir kadın buluyordu; erkeği onu nereye
götürürse oraya gidecekti. Elverir ki o yanında olsun. Mümtaz'a
güveniyordu. Yaşına rağmen büyük ve kuvvetliydi. Herkesten değişik,
herşeye meydan okuyan bir hali vardı. Hayat karşısında bir
düşüncenin adamı olmak kudretini gösterebiliyordu. -Ömrüme bir
istikamet versin, bu kadarı yeter...- diyordu. Gerisi onun işiydi. Erkeğinin
arkasında sonuna kadar yürüyebilirdi. Bütün uzviyetinden
bu çift güvenmenin sıcak hamlesi geliyordu. Çünkü sevdiği adamın
düşüncesini paylaşmak, onunla yol arkadaşlığı yapmak aşkın başka
bir neviydi. O da öteki gibi imkansız bir tükenişte kendisini yeniden
doğmuş bulmaktı, karnında ve teninde bir dünyaya gebe olmaktı.
Genç kadının Mümtaz'a karşı olan sevgisinde annelik hissi,
aşk, hayranlık ve biraz da minnet vardı. Bunları kendisi iyice tahlil
etmişti. -Beni keşfetti...- diyordu.

İkisi birden sustular. Mehmet sandalı Sarıyer'den ileriye doğru
çevirdi. Ayın erişemediği gölgeler içinde evlerin ışıkları, sokak
fenerleri daha çok trajik şekilde kırmızı görünüyordu. Sanki kainatın
bu tılsımlı yekpareliğine katılmayan hodbin ve hasetli ruhlar gibi,
kendi kendilerine yanıyorlardı.

-Biliyor musun Mümtaz, çocukluğumda sık sık olurdu. Belki
de herkeste olan bir şeydir bu... Bazı uyuşukluk anlarında, yazın
Libade'de, yahut Boğaz'da tembel tembel otururken, birdenbire
vücudumdan ayrıldığımı zannederim. Adeta boşlukta yüzer gibi bir
şey... Asıl garibi bir gece rüyamda oldu. Vücudumdan yine böyle
ayrılmıştım. Ama ayrıldığımı iyi biliyordum. Vücudumdan ayrıldığım
için müthiş üşüyordum. Fakat bir türlü ona girmek istemiyordum.
O azapla uyandım. Dişlerim zangın zangır çarpıyordu. Ben
öldüğüm zaman vücudumu sevmezsin...

-Kim bilir? Ben de, düşüncenin dışında ölümü çirkin bulanlardanım...
Fakat zihnimde yaşayacağın muhakkak... Tabii çıldırmazsam.

-Başka bir kadınla sevişirsin... Düşüncen başka evlerde oturur.
Tıpkı çocukluğumuzda sık sık ev değiştirmemiz gibi... O kadar
garip olurdu ki. Evvela yadırgardık. Hep eskisini düşünürdük.
Ne akşamlarımızı, ne sabahlarımızı bu yeni odalara ve sofralara
sığdıramazdık. Sonra alışırdık.

Sanki bu hissilikten utanmış gibi ona çocukluğunu anlattı. Süleymaniye'deki
ev, Halep'teki ortası havuzlu iç avlu, su şakırtıları,
Halep'te çarşıda yediği dondurma, bir otelin yanındaki salaşta Gürültücü
Behçet adlı bir saray komiğinin orta oyunu, çok sofu olan
büyük annesinin oyunu yarıda bırakıp çıkışı, sonra alelacele kaçış,
o tıklım tıklım dolu trenler, korku, kalabalık yarı yolda indirilen
yaralılar, herşeyi bırakarak yola çıkmanın ve bir operasyondan sonra
kesilen uzvu hatırlar gibi, herşeyi acı ile hatırlamanın azabı, sonra
Bursa'daki ev, Çekirge yolu... Bursa ovasının güzelliği, Libade'deki
köşk. İlk mektep, Sultantepe'de geçirdikleri sene... Hepsi
Mümtaz'ın gözünün önünde, karmakarışık, içiçe ve kendi hayatlarının
ayrılmaz parçaları gibi canlandı. Ne kadar çok hatıra ve ayrı
kaynaklar onların aşkında birleşiyordu.

Mümtaz bir taraftan onu dinlerken, bir taraftan da Şeyh Galib'in
üzerinde düşünüyordu. Kitabın ne planını, ne de yazdığı kısımları
beğenmişti. Hepsini tekrar değiştirmek lazımdı. Hamlelerle
değil, sağlam bir düşünce ile çalışmak istiyordu. Kanlıca koyunda,
mehtap denize bir altın oluk gibi boşanırken, Nuran'a bunu anlattı.

-Çok gelişi güzel var, diyordu, halbuki böyle olmasını istemiyorum.
Şimdi seni dinlerken alelade terkibin dışında bir nevi denemenin
lüzumunu hissettim. Bir hikayenin behemehal bir yerde başlayıp
bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde, döşenmiş
bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı?
Belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması
yeter. Şeyh Galib bu zemin ve gruplar üzerinde birkaç ruh haleti
ile, ömrünün birkaç safhası ile görünse kafi... -Sonra karşı kıyılara
bakarak ilave etti- Şu şartla ki...

-Hangi şartla Mümtaz?

-Bizi izah etsin, bizi ve etrafımızı...

Kanlıca koyu eski mehtap safalarının cümbüşünü yaşıyordu.
Hemen hemen kendilerinden başka kimse yoktu. Zaten gece epeyce
ilerlemişti. Evlerin pencerelerinden akseden son radyolar da susmuştu.
Ay, onun altın hayaller dünyası, sessizlik musıkisi ve kendileri
vardı. Ve bu musıki gittikçe kudretini artırıyor, bir musallat fikir
gibi insana saldırıyordu.

Nuran ikide bir elini denize sokuyor, ayın etrafına gerdiği mavi
ipek kumaşı bir tarafından çekip zorluyor, belki de ancak o zaman
bunun bir hayal, bir vehim olduğunu anlıyordu.

-Ancak o suretle sahife üzerinde kalmamak mümkün olur. Bir
çekirdeğin etrafını alan meyve gibi, esas fikrin...

Nuran:

-Buldum... dedi. Bütün Boğaz, Marmara, İstanbul, gördüğümüz
ve görmediğimiz şeyler, hepimiz ayın çekirdeği etrafında bir
meyve gibiyiz... Hep ona bağlandık. Şu tepelere bak...

Hemen herşey teker teker ayı kabul ediyordu. Adeta kadınca
bir insiyakla, -Gel, beni değiştir, işle, başka bir şey yap, yaprağımı
parlat, gölgemi daha sert ve karanlık bir madene çevir...- diyordu.
Ve onu derisinden, kabuğundan, yüzünden içeriye doğru çekiyor,
benliğine almağa çalışıyordu. Nuran'ın yüzü billur bir kase gibi bu
parıltıyla doluydu. Yanı başlarından geçen sandalın kürekleri elmastan
yapılmış eşyanın parıltısiyle suya dalıp çıkıyordu. Evet, kainat
ortasından bölünmüş bir meyve idi ve ay onun, herşeyi etrafında
toplayan çekirdeğine benziyordu.

-Esas fikir diyorsun, o ne?

Mümtaz, hiçbir cevap vermedi; hakikaten esas düşünce ne idi?

-Aşk... dedi. Hayatın içimizde gülümseyen yüzü.

Gece gittikçe serinleşiyordu. Ara sıra küçük bir rüzgar kabarıyor,
suyun üzerinde şuradan buradan taşıdığı çiçek kokulariyle sade
özden bir bahar, hayal bir bahçe yapıyordu. Akıntı yerlerinde,
harap rıhtımlarda dalgalar çırpınıyordu.

Nuran:

-Ayın çamaşırları yıkanıyor, dedi.

Masmavi bir dünya içinde idiler. Buğulu, şeffaf bir mavilik,
sonra benek benek, yaprak yaprak dağılan, güneş oluklar halinde
akan bir altın yağması. Yüzlerce görünmeyen ağzın üflediği ney
nağmeleri ve onun etrafında bu musıki ile beraber büyüyen, değişen,
ilerleyen sessizlik.

Geceyle sokak fenerleri, mehtaptan gayrı her ışık garip bir
durgunluk kazanmıştı. Öyle sessiz, sadece kendileri olarak suyun
üstünde ve içinde sütunlarını, kemerlerini, altın saçaklardan kapılarını
uzatıyorlardı. Bazen bu ışıklar daha inceliyor, gene altın yosunlar
gibi birbirlerine karışıyorlardı.

Ve ay hepsinin ortasında bozulmağa başlayan bir meyvenin
çekirdeği gibi, olgunluğunun son anlarını yaşayan bu ihtişamı kendi
etrafında topluyordu. Garip bir saltanattı bu. Herşey ona kendini
açıyor, nizamını kabul ediyor ve bu nizam herşeyi içinden değiştiriyordu,
hepsini birden büyük, esrarlı bir varlığın rüyası yapıyordu.

-Yaratılışın kemeri üzerimize kapandı. Tek bir alemin parçasıyız.

Bebek önlerinde gölgeler denizin büyük bir kısmını kaplamıştı.
Fakat etraftaki ışıklar, ta karşıdan gelenler bu kuytu gölgeye durmadan
uzanıyorlar, onun içinde, kim bilir hangi geleceği hazırlamak
ister gibi derin çalışıyorlardı.



Üsküdar gezintileri Nuran'a İstanbul'u tanımak hevesini vermişti.
Ezici sıcağa rağmen birkaç gün üst üste İstanbul'a indiler.
Eski saraydan başlıyarak camileri, medreseleri, semt semt gezdiler.
Akşamüstü Beyoğlu'nda bir kahvede dinleniyorlar, yahut herkes
işini görmek için ayrılıyor, sonra vapurda buluşuyorlardı.

Nuran'ı iskelede beklemek, gecikince gözü saatte kalmak,
kahramanımız için ayrı hazlar oluyordu. Mizah edebiyatlarının bellibaşlı
mevzuu olan kadınların bekletmek huyundan erkeklerin bu
kadar şikayetçi olmasına şaşıyordu. Nuran'ı beklemek ona çok lezzetli
geliyordu. Herşey lezzetliydi, ucunda Nuran bulunmak şartiyle.

Genç kadın İstanbul'u tanıdıkça Mümtaz'a hak veriyordu. Bir
gün ona:

-Kuzum, senin yaşın bu kadar genç. Öyle olduğu halde bütün
bu eski şeyleri nerden seviyorsun? diye sordu. Mümtaz o zaman
ona İhsan Ağabeyi anlattı. Gençliğinde Paris'te Jaures'in peşinden
bir zamanlar nasıl ayrılmadığını, sonra Balkan Harbi içinde İstanbul'a
dönüşünde birdenbire nasıl değiştiğini, nasıl kendi hayatımızın
kaynakları etrafında dolaştığını, onları şahsi bir tecrübe gibi yaşamaktan
nasıl bıkmadığını söyledi.

-Bende İhsan'ın tesiri büyüktür. Asıl hocam odur. Onun sayesinde
o kadar az yoruldum ki... İhsan'ın en güzel tarafı, insan için
yolları kısaltmayı bilmesidir.

O söyledikçe Nuran'ın, İhsan'ı tanımak arzusu artıyordu:

-Öyle ise bir gidip görelim, yahut Emirgan'a çağıralım.. Zaten
seni tanımalarını istiyorum. Doğrusunu istersen, biraz geciktik.
Ben ağabeyim diyorum, İhsan babam sayılır.

Nuran bir müddet düşündü, sonra karar verdi:

-Vazgeç, dedi. Bu yaşta nişanlı olarak takdim edilmek hoşuma
gitmiyor. Nasıl olsa görürüz, her halde onu da Macide'yi de çok
seveceğimi biliyorum.

Sonra yeniden o gün gördükleri şeylere döndüler. Cerrahpaşa'yı
gezmişlerdi. Nuran, avlularında ot bitmiş, damı çökük, fukara
yatağı medreselere, harap Tabhane'ye Hekimoğlu Alipaşa Camii'nin
yüzük taşı biçimine hayran oldu.

İstanbul'un bu semtleri bu ağustos gününde, pislikten, tozdan,
sıcaktan bitaptı. Her yerde harabe çeşnisi, sıcağın arttırdığı bezginlik,
bir yığın hasta ve yorgun çehre, fizyolojik çöküş göze çarpıyordu.
Şehir ve içinde oturanlar, o kadar birbirlerine benziyorlardı.
Yorgun göz veya vücutla dört beş metre murabbaına sığdırılmış,
tahtaları morarmış, kiremitleri kırık, cüssesi yana doğru yatmış evler
birbirini tamamlıyorlardı; ikisi de içinde doğdukları şehri tanımasa,
bir senaryo için hazırlanmış sanabilirlerdi.

Ara sıra tıpkı caddedeki insanları ite kaka geçen hususi otomobiller,
lüks arabalar gibi, bu yıkık, bir tarafı çarpılmış, pencereleri
süsleyen sardunyalara varıncaya kadar sefaletin kemirdiği evlerin
yanıbaşında beyaz ve tahini boyalı eski bir konak yavrusu, mazideki
zenginliğin, hayatın çiçeği lüksün, hala şaşırtıcı bir artığı gibi
görünüyordu. Onların da çoğu boyasızdı. Açık, perdesiz pencerelerden
bu mazi artıklariyle hiç de uyuşamıyan biçare başlar uzanıyordu.

Onların yanıbaşlarında mimarisi meçhul, herhangi hayat standardına
girmesi imkansız, upuzun veya tıknaz, biri öbürünü hiç tutmayan,
semtin havasına sırtını çevirmiş, duvarları çivit boyalı kireçle
örtülmüş yirmi sene evvelki kargir evlere tesadüf ediyorlardı.

İşte bu sefaletin, kirin, bakımsızlığın içinde, tıpkı yolları dolduran,
üstü başı perişan, sakat, yorgun ve iyi tıraş olmamış ve saçlarını
düzeltmeğe vakit bulmadan sokağa fırlamış kadın ve erkeklerin
arasında, kıyafetinin perişanlığını bakışlariyle, endamiyle;
şahsiyetinin kudretiyle yenen ve çehreden başka bir şeye dikkat imkanını
insanda bırakmıyan kadınlar gibi birdenbire umulmadık yerde
yaldızlı, taşı kırık bir geçmiş zaman çeşmesi parlıyor, biraz ötede
kubbesi yıkılmış bir türbe düzgün ve vakur cephesiyle kendisini
gösteriyor, daha sonra içinde bir yığın çocuk cıvıltısı ile beyaz mermer
sütunları yere devrilmiş, damında incir ağacı veya selvi bitmiş
bir medrese meydana çıkıyor, nasılsa ayakta kalmış bir cami, geniş
avlusuyle sükunetiyle sizi dünya nimetlerinin ötesine davet ediyordu.

Kocamustafapaşa'ya vardıkları zaman, epeyce yorgundular.
Evvela camiin önündeki kahveye oturup çay içtiler. Sonra türbeyi
gezdiler. Nuran kurumuş çınarı muhafaza için etrafına çekilen parmaklığa,
Yesari yazısiyle fırdolayı yazılan bu çınarın ve yerin hikayesine bayıldı.

Ona öyle geldi ki, Sümbül Sinan hala bu çınarın altında oturmaktadır.
Bu kurumuş ağacın muhafazasına gösterilen itina, bu
ölüm bahçesine, büyük sanat eserlerine has bir derinlik veriyordu.
Buna mukabil türbe mimarisizdi ve içinde dört asır hayata yattığı
yerden tesir etmiş bir ölü vardı. Duvarlarına, parmaklıklarına
eller sürülüyor, dualar ediliyordu. Hastaları iyileştiriyor, ümidi
olmayanlara ümit kapıları açıyor, dünyaları yıkılmış olanlara ölümün
ötesinde ışıklar gösteriyor, sabır, feragat, tahammül öğretiyordu.

-Nasıl bir adamdı bu?

-Bunların hepsi manevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh
nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş insanlardı. Onun için
şahsiyetlerini ölümden ötede bile kabul ettirdiler. Sümbül Sinan
öbürlerinden biraz daha başkadır. Evvela büyük bir alimdi. Sonra
da şakacı ve hazır cevaptı.

Bir müddet durdu, sonra gülerek ilave etti:

-Hepsinin bir yığın ince tarafı vardır. Burada yatan adamın, bilir
misin Sümbül lakabı nereden gelir? Sarığına mevsiminde sümbül
takarmış. İstanbul mevsimlerini sevebilecek kadar bize yakın.

-Ya Merkez Efendi? O nasıldı?

-O büsbütün başka türlü idi. Hatta en muzır hayvanlara bile
fenalık edemezdi. Kediyi çok sevdiği halde, -Komşumuz fareleri
ızrar eder.- diye evinde kedi bulundurmamış. Sen bir ruh saltanatının
kolay kolay kurulacağına inanır mısın?

Nuran düşünüyordu: -Acaba şimdi böyle adamlar var mı?-

-Ne kurtarıcı düşüncenin, ne de ermenin kapısı kapanmıyacağına,
Allah'a giden yollar daima açık olduğuna göre, olması lazım.

Nuran, dostunun bir tarafını keşfetmiş gibi ona bakıyordu.
Genç adamdan biraz şüphe, hatta istihfaf, inkar gibi şeyler bekliyordu.
Halbuki Mümtaz çok başka dille konuşuyordu.

Mümtaz kendisini anlatmak ihtiyacını duydu.

-Bilmem, tam dindar mıyım? Her halde şu anda dünyaya çok
bağlıyım. Fakat ne Allah ile kulunun arasına girmek isterim, ne de
insan ruhunun büyüklüğünden, imkanlarından şüphe ederim. Kaldı
ki, bunlar milli hayatın kökleridir. Bak, kaç gündür İstanbul'da Üsküdar'da
geziyoruz; sen Süleymaniye'de doğmuşsun, ben Aksaray'la
Şehzade arasında küçük bir mahallede doğdum. Hepsinin insanlarını,
içinde yaşadıkları şartları biliyoruz. Hepsi bir medeniyet
çöküntüsünün yetimleridir. Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan
evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini
bozmak neye yarar. Büyük ihtilaller bunu çok tecrübe etti.
Netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı.
Bırak ki her yerde, en zengin ve müreffeh cemaatlerde bile, hayat
bir yığın artıklarla, yarı yolda kalmışlarla doludur. Sümbül Sinan ve
benzerleri bunların yardımcısıdır... Şu ihtiyar kadına bak...

Yolun ucundan adeta iki kat geliyordu. Elindeki değnekle, baston
arasında bir şeye dayanıyordu. Zayıf, mecalsiz adımlarla türbeye
yaklaştı. Dua etti, dişsiz ağzı bir şeyler mırıldandı; iki eliyle parmaklığa
asıldı ve orada bir müddet kaldı. Camiin önünden her yaptığını
görebiliyorlardı. Ne kadar sefil giyinmişti. Üstünde herşey
parça parça idi.

-Kim bilir, nesi vardır? Sümbül Sinan şimdi onun ruhunda konuşuyor,
ona büyük sükunetler vadediyor. Hiçbir şey yapamazsa,
hayattan öteyi onun için süslüyor. Herşeyi bırak, bu insan ıstırabı,
iltica ve ümitsizlik burayı kutsileştirmeğe kafi gelmez mi sanırsın?

Dönüp camiin önüne geldiği zaman, kadının kısık gözlerinde,
harap yüzünde ümide benzer bir şey parıldıyordu. Orada da durup
biraz dua etti.

Genç kadın içinden çıkılmaz bir muammaya rastlamış gibi, başını
sallıyordu:

-İyi bir dispanser, birkaç hastahane, biraz teşkilat...

-Hepsini yapsan bile, birdenbire gelen ölüm var.

-İnsanoğlu onu kabul ediyor ama... onun terbiyesinde yetişiyoruz.

-Başkaları için! Kendimiz için değil. Yakınlarımız, sevdiklerimiz
için ölümü kolay kolay kabul edemeyiz. Kendi ölümümüzle
bütün meseleler hallediliyor; fakat sevdiklerimizin yanımızdan gitmesiyle
insan temelinden yıkılıyor. O zaman ne yapacaksın?..
Mağlubu atmağa razı mısın?.. Senin için söylemiyorum, fakat böyle
düşünen, böyle düşündükleri için kendilerini kuvvetli bulan budalalar
var. İşte Naziler... Halbuki insan doğduğu günden itibaren
mağluptur, şefkate muhtaçtır.

Sonra senin iyi dispanserler, hastahaneler dediğin şeyler kolay
iş değil. Hepsi arkalarından tam bir istihsal, refaha yakın bir hayat,
çalışma hızının, yalnız onun getirebileceği bir ahlak ister. Benim,
şartların değişmesi dediğim de budur.

Konuştukça, İhsan'la sabahlara kadar yaptıkları münakaşaları
düşündü. Bunların çoğu onun fikirleriydi. Mümtaz daha on sekiz
yaşında bakaloryasını vermeğe hazırlanan lise talebesi iken, bu fikirlerin
ocağına atılmıştı. Şimdi onları bu küçük cami avlusunda
Nuran'a tekrarlarken, İhsan'ın ilhamlı yüzünü, hiddetli konuşmasını,
buluşlarını, ellerinin ağır jestlerini birdenbire konuşmanın ateşi
içinde parlayan latifeyi, gergin hicvi uzak şeylermiş gibi hatırlıyordu.
Macide, onlar konuşurken bir köşede, elinde yün işi, dudaklarında
tebessümün balı, onları dinler, latifelere güler, hiddetlerden ürkerdi.

Bir haftadır ki, İhsan'ı görmemişti. Acaba ne yapıyordu? Ne
halde idiler?

O akşam Köprü'de onlara tesadüf ettiler. Macide ile kolkola
yürüyorlardı. Öbür elinde ağırca bir valiz vardı. Mümtaz, Nuran'ı
tanıştırdı. Sonra sordu:

-Nereden böyle ağabey?

-Bir haftadır Suadiye'de idik. Biraz dinlendik.

-İnanma Mümtaz, bir hafta akşamlara kadar o kürek çekti,
yüzdü, ben de karşısında, güneşte piştim. İkisinin de yüzü kıpkırmızıydı.
Mümtaz bu bir hafta içinde Macide'nin çektiklerini tasavvur
edebiliyordu. İhsan onsuz kalmağa tahammül edemezdi. Hayatının
her safhasında karısını yanında görmek ihtiyacındaydı. Bazen
Galatasaray'da sınıfta, talebeyi mahud el işaretiyle, selam mı, takdis
mi, hiç kimse bilmezdi, oturttuktan sonra çantasını açmağa uğraşırken
Mümtaz, çantanın meşin kundağından Macide'nin başını
çıkarabileceğini düşünürdü. Bu hatıralarla -İnci Abla-nın yüzüne
baktı. Fakat Macide meşguldü. Onun bütün dikkati Nuran'da toplanmıştı.
Açıktan açığa genç kadını süzerek onunla konuşuyordu.
Nuran kendisiyle biraz konuşunca arkasında çok sıkı bir zemberek
gevşemiş gibi, bu yüz birdenbire açıldı. Macide karşısındakine güldü.
Macide'nin üzerinde insan sesinin garip, adeta metafizik bir tesiri
vardır. Ne elbise, ne yaş, hatta bir nisbette kalmak şartiyle ne
güzellik, ne iş ona tesir ederdi.

O insan sesinde yaşardı, orada en toplu şeklinde mevcuttu. Yeni
bir insanla tanışınca bütün dikkatini toplar, sesini dinler, bu sesin
inhinalarına göre hükmünü verir, ya sever, ya sadece lakayt kalır,
yahut da:

-Sesi insanın içine yılan gibi kayıyor, diye düşman olurdu.

Onun bu ses miyarı bizim ölçümüzdeki yüksek, ağır, kırık, yumuşak
sesler değildi. Bizim için güzel ses, çirkin ses vardır. Macide
için insan sesi başka ölçülere göre ayrılırdı. Hatta dinleyişi bile
ayrılırdı. Kulağı birdenbire bazı cisimleri bulmak için, yahut sinir
cihazlarının potansiyelini ölçmek için kullanılan o hususi aletler gibi,
uzviyetten adeta ayrılırdı. Kedilerin, yahut insan terbiyesine hiç
alışık olmayan bir çöl veya orman hayvanının koklama hissi gibi
bir his onda gelişmişti ve bu hayvanlar nasıl eşyada sadece koklamakla
birtakım hassalar keşfederlerse, Macide de dinleyerek insanlarda
öyle manevi hassalar keşfeder, ona göre kıymet biçerdi. -İyi
insan, derdi. Hem çok iyi insan... Ama bir derdi olacak galiba, sesi
adeta kanıyor,- yahut; -Çok hodbin, kendisine aşık... Sesi gözlerini
kör ediyor.- Bunlar Macide'nin bir imkansızlığı tarif için bulduğu
sözlerdi. Çünkü karşısında her konuşan hüviyet, sesinde onun
için soyunur, en gizli taraflarını teşhir eder, yahut tek hakim
vasfiyle kalırdı.

Macide'nin hayatına kulağının yolu ile girilirdi. İhsan'ı sesi
için beğenmiş, Mümtaz'ı o yoldan kabullenmişti. Şimdi de ruhunu
büyük bir sedef gibi Nuran'ın sesine açıyordu. Bu damla damla konuşmalar
orada bir yığın inci olacaktı.

Macide sevdiği insanları gözü kapalı dinlerdi. Kim bilir belki
de onlar konuşurken çok serin, şifalı, bilinmez yıldız, kök ve maden
hassalariyle zengin bir suda yıkanmanın hazzını duyardı. Bir sesin
akışına kendini bıraktığı zamanlarda, sulara terkedilmiş bir madde
gibi uzviyetinden bir şeyler kapar, meçhule doğru yüzerdi ve insan
biraz Macide'yi tanıyınca bunun farkına varırdı. Çünkü bütün hüviyetinde
çiçeklerle dolu bir sandal akışı hissedilirdi.

Bu bozuk sinir cihazı iyi ve kötüye ait kıymet hükümlerinin
üstünde bir nevi kulak estetiği ile yaşıyor denebilir. Bir gün Macide,
Mümtaz'a bu halden bahsetmişti.

-Hastalığımdan evvel de vardı. Fakaz azdı. Şimdi çoğaldı. Bazı
insanları dinlerken vücudum kaskatı oluyor. Adeta onlara karşı
zırhlar giyiniyorum.

İhsan, karısının bu hususiyetini, sadece sese yormaz, belki de
bütün hüviyetin tesiri var, derdi. Mümtaz, Macide'ye olduğu gibi
inanırdı. Mademki tecrübe yalnız onundur, niçin inanmayalım? Bu
İhsan'la, Mümtaz'ın adeta metod ayrılığı idi.

İhsan onlara bir hafta içinde neler yaptığını, kimleri gördüğünü
anlattı.

Mümtaz niçin Boğaz'a gelmediklerini sordu. Ağabeyisi, Nuran'ın
yüzünün kızarmasından zevk ala ala:

-Balayınızı bozmamak için, dedi. Sonra üç gün için geleceklerini
vadetti.

Çocuklar büyük anneleriyle çiftliğe gidecekler. Biz serbestiz.
Gelecek haftalarda bekleyin... hakikaten evliymişler gibi konuşuyor
ve bu ikisinin de hoşuna gidiyordu.

Vapurda Nuran, Mümtaz'a:

-Macide çok güzel kadın. Fakat insanı öyle bir süzüşü var ki.

Mümtaz ses hikayesini anlattı. Sonunda yarı şaka, yarı ciddi:

-Biz, evcek tuhaf insanlarız, diye bitirmek istedi.

Nuran'ın sualleri bitmemişti:

-Sen, Macide'yi hasta diyordun, halbuki pek bir şeyi yok gibi
geldi bana...

-Hasta idi, fakat İhsan iyileştirdi.

-Ne ile?

-Çocukla... İhsan hayata inanır; anlıyor musun? Hayat mucize
ile doludur, der. Hayatın sırrı, ona göre gene kendisindedir. Macide'nin
hastalığı zamanlarında Nazilerin kastrasyon metodu mühim
bir mesele gibi etrafı sarmıştı. Hemen her tarafta münakaşa
ediliyordu. İhsan buna kızıyordu. Böyle bir anadan doğacak çocuğun
zihnen sakat olması şöyle dursun, yeni bir anneliğin ve mesuliyet
fikrinin Macide'yi iyi edeceğine inanıyordu. Sonra bu kadar
genç bir kadının anne olmak hakkından mahrum edilmesini, hem
ona, hem tabiata karşı bir cinayet gibi görüyordu. Tanıdığı bazı
doktorlar Macide'ye bir enkaz gibi bakıyorlar, yatakları ayırın, diyorlardı.

Nihayet İhsan kararını verdi. Tabii tehlikeli bir şeydi. Nasıl diyeyim,
aksi netice verseydi büyük felaket olurdu. İhsan kendi eliyle
sevdiği kadını öldürmüş olabilirdi. Doğum Macide'yi sarsabilirdi.
Fakat İhsan hayata güvendi. Sabiha hatta zahmetsiz doğdu. Hem
de ne güzel kız. Macide'de eski melankolik hal azaldı, sadece hastalığın
ufak tefek izleri kaldı. Bazen dalıyor, fakat eskisi gibi kucağındaki
bebeğe masal anlatmıyor.

-Sen yapabilir miydin bunu?

-Biz ailece garibiz demedim mi? Başıma gelseydi yapardım.
Fakat İhsan, fikrimi sorduğu zaman epeyce münakaşa ettim.

Nuran büsbütün başka kıyaslar yaparak düşündü:

-Her macerada olduğu gibi... Atılanın karşısındaki aksini düşünür.
Sonra da alkışlar. Kaybederse...

-Hayır, hiç de değil, İhsan kaybetseydi, onu mahkum etmiyecektim.
Ben, onunla bu meseleyi münakaşa ederken çok düşündüm.

Yaptığı iş kahramanlıktı. İyi bir işti; bir meseleyi kökünden
halle çalışıyordu. Kaybetseydi, hepimiz perişan olurduk. Belki kendisi
de ölür veya sönerdi. Fakat mahkum etmezdim. Çünkü İhsan
burada başkalarının hayatıyle oynamıyordu. Kendi saadetiyle oynuyordu.
Macide'siz yaşayamayacağını biliyordum.

-Bu kadar mı seviyor?

-Çok... Bütün hayatı yanında geçer. O olmazsa çalışamaz.
Hatta evinde iken daha iyi konuşur.

-Çocuk normal mi?

Nuran hep kendi hayatını düşünüyordu.

-Normal. Henüz dört yaşında, hüküm verilecek gibi değil
ama, annesinin yüzündeki tatlılığa bilmem dikkat ettin mi? İşte o
hal var üzerinde. Sonra muhayyilesi çok zengin. Belki çok ıstırap
çeker. Fakat her halde yaşar ve yaşamak güzel şey.

Yaşamak güzel, çok güzel şeydi. En güzel dua buna erişemezdi.
Bunu Nuran, yalnız fikir işlerinde konuşurken kendisine güvenen
bu toy çocuğu tanıdıktan sonra öğrenmişti. Yaşamak güzeldi;
sabahlar, akşamlar vardı. Bin türlü güzel şeylerle doldurduğumuz
saatler vardı. Uyumak ve uyanmak vardı; rüyalar vardı, hayaller
vardı. Bu sevimli budalanın kollarında kendisini kaybetmek ve
sonra gene orada, onun için kendini bulmak vardı.

Hatta bugün gürdüğü şeyler bile, önlerinde yürüyen o tek
ayaklı adam, yanığın veya hastalığın yüzünü baştan aşağı sildiği
yalnız tek ve ıstıraplı bir gözü dışarıda bıraktığı çocuk bile güzeldi.
Bu kadar ıstıraplı ve güzel şeyleri gördükten sonra yan yana, bu vapur
kanapesinde akşamın ortasında, şimdi içinde canlanan, evdekileri
nasıl bulacağım üzüntüsü bile güzeldi. Çünkü hepsi bizde şuur
dediğimiz o mekanizmayı oynatıyor, onunla hayata, eşyaya sahip
oluyorduk. İşte vapurları Çengelköyü'nden kalkmıştı.

Derin geceye ve asıl Boğaz'a giriyorlardı. Biraz sonra Vaniköyü'nde
olacaklardı. Burada iskelenin çıma kütüğü üstünde oturarak
konuştukları günü hatırladı. Hayat güzeldi, fakat yaz bitiyordu. Bu
yaz ömürlerinin incisi, biricik mevsimi. Ne olurdu o da Mümtaz gibi,
İhsan gibi hayata güvenebilseydi. Fakat hayata güvenmiyordu.
O, hayat karşısında zayıftı. Bu zaaf yüzünden bir gün Mümtaz'ı
kendisine o kadar lazım olan, kendisine o kadar muhtaç olan Mümtaz'ı
kaybedebilirdi. Çünkü kendisini iyi tanıyordu. O bir düşünceye,
bir fikre, bir aşka kendisini tam veremiyordu. Eve girer girmez
annesinin biraz çatık yüzü, Fatma'nın dargın halleri ona herşeyi
unutturuyordu. Onun hayatı parça parça idi.

Ayrı ayrı evlerde yaşıyordu. Aşkın ve vazifenin evlerinde yaşıyordu.
Birinden öbürüne geçtiği zaman az çok kendi de değişiyordu.

Bütün bunların Mümtaz'ın gözünden kaçmadığını biliyordu.
Bir gün, -Vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir;
asıl mesele, hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın
olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak
çıkmaktır!- demişti. Böyle bir sözü ancak karşısındakini delik deşik
eden bir seziş söyletebilirdi. Mümtaz, onun sükutu kendisini ezmiş
gibi silkindi.

-Neyin var? diye sordu.

-Hiç. Kafamı allak bullak ettin. Sümbül Sinan, Merkezefendi,
Macide; herkesin hayat hakkı. Yoruldum. Kendim olmak istiyorum
artık.

Xİİ

Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz'ı tatmak için yeni bir vesile
verdi. Lüfer, Boğaz'ın belki en cazip eğlencesidir.

Beylerbeyi'nden ve Kabataş'tan başlıyarak Telli Tabya'ya ve
Kavaklar'a kadar iki kıyı boyunca uzanan, akıntı ağızlarında kümelenen
bu aydınlık eğlence, bilhassa mehtapsız gecelerde yer yer küçük
şehrayinler yapar. Öteki avların bir nevi iş içinde pişme, uzak
seferler istemesine mukabil, o bulunduğunuz yerde, hemen herkesle
beraber yapılan oyundur.

Nuran, kayık ışıklarının siyah, mor kadifelerde mahpus elmaslar
gibi parıldadığı sulara, biraz ötede bir yeni balıkçı kümesiyle kırılmak
üzere onların bittiği yerde başlayan o şeffaf karanlığa, vapur
dalgalarından, küçük çalkantılardan, bu aydınlık yüklü gölgenin
bin türlü akisle size doğru yükselişine, sizi alıp götürecekmiş gibi
etrafı sarmasına, velhasıl döşemeleri çok cilalı renkli ve ışıklı bir
sarayda yalnız akisten, parıltıdan, ışık sarsıntılarından ibaret, onların
küçük nağmeden, musıki cümlelerinden büyük ve müstakil varyasyonlara
kadar yükselişinden bir dünyada yaşanıyormuş hissini
veren bu lüfer gecelerine çocukluğundan beri bayılırdı.

Evlenmesinden evvel, hatta daha küçük yaşlarda, evde yalnız
kızıyle, Tevfik Bey'i kafa dengi arkadaş tanıyan babası ile beraber
lüfere çıkarlardı. Bu gecelerin hatırasını Mümtaz'a anlattığı zaman,
kahramanımız her şeyin kendisi için o kadar mucizeli olduğu bu
yazı bir kat daha mesut yapacak fırsatı kaçırmadı. Tevfik Bey ise
çoktan hazırdı. Kandilli'den, kız kardeşinden, hatta Fatma'dan bıkmıştı.
-Eylülü Kanlıca'da geçireceğim...- Böylece Nuran dayısiyle
beraber olacağı için daha rahattı.

Tevfik Bey, biraz da Nuran'a bu kolaylığı bahşetmek için, gece
yarısından sonra Kandilli yokuşunu tırmanmanın güçlüğünü bahane
ederek köşkten Kanlıca'ya inince, hemen yirmi sene evvelki
Tevfik Bey olmuştu. O kadar ki, önlerinden geçtiği eski yalıların
pencerelerine, -Acaba eski sevdiklerim de benim gibi gençleştiler
mi?- der gibi bakıyordu. Çünkü yirmi sene e
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap  Konuyu Gönder 


Foruma Git: