|
Mustafa
CEYLAN
 |
Seğmen başı Mustafa Kemal, Türkün teşkilatçılığını
ve ülküsünü gerçekleştiren dâhi bir mimardır,
komutandır, önderdir.
Kara bulutları
göklerimizden seğmen anlayışıyla süpürmüştür.
"Divâr-ı Rum'u Anadolu
yapan Atatürk ve Satı Kadın hareketi asla tesadüf
olamaz. Bu, bir milletin kader çizgisidir. |
SEĞMEN VE ATATÜRK
Ölümdeni zulümden korkmaz
Kükremiş bir aslandı o
Ne demekmiş tutsak olmak?
Nasıl parçalanır Türk'ün ülkesi?
Yüreğinde bir aşk var ki onun
Durduramaz hiç bir kuvvet
Durduramaz Karadeniz'in dalgaları
Kükreyen bir volkandır o.
O, esen rüzgaâr, O yeşeren dal
O, karış karış Anadolu
O, barışa özgürlüğe
Aydınlığa, murluluğa âşık
O, yüreğiyle ulus
Kafasiyle Vatan
O, Mustafa Kemal'dir o...
...............................,, |
Şair Ahmet Tufan
Şentürk böyle seslenirken, biz de demişiz ki:
"Tarihin beynine
kurulan otağ
Mazlum milletlere açılan bir çağ
Kükreyen, kükreyen koca yanardağ
Atatürk, Atatürk değil de nedir?
Zincirleri damla damla eriten,
Toprağımı,avuç avuç dirilten,
Burcu-burcu, insan -insan yeşerten
Atatürk, Atatürk değil de nedir?"
Atatürk seğmenlerin lideridir, komutanıdır. Yani
seğmen başıdır.
Zira, Ankara seğmenleri,
Ata'yı Dikmen sırtlarında seğmen alayı ile
karşılamışlar ve ona " hoş geldin" demişlerdir.
Zulmü alkışlamayan, zalimi asla sevmeyen, özgürlük
ve barış sevdalısı seğmen yürekleri, onun kutsal
vatan hareketinde kendilerini görmüşlerdir. Atatürk,
seğmendir.
Yeni kurulan Türk
Devletinin başkenti olarak, Kayseri veya bir başka
şehir seçilmemiştir.Çünkü seğmenlerin başı olarak
Mustafa Kemal , seğmenler beldesi Ankara'yı
seçmiştir.Yani Ankara'yı Türk Milletinin sonsuza
kadar başkenti yapan şey; seğmen ruhudur.
Atatürk, seğmen ruhu ile
Türk İstiklâl Savaşı destanını yazmıştır.
Sakarya'da, Dumlupınar'da parlayan Türk kahramanlığı
seğmen ruhun kendisidir.Cihanın en modern ordularına
karşı, inanç ve iman, sabır ve azim zafer
kazanmıştır. Can sağ iken yurt verilmez düşmana
diyen seğmen ruhu, birinci mecliste ve cephelerde
mucizeler yaratıyordu. Bilinçli, kararlı ve plânlı
çalışmalar, yapılan yeni çağdaşlaşma hamleleri,
tamamıyla seğmen ruhunun Mustafa Kemalce ifadesinden
başka bir şey değildir.
Esaret zincirlerini,
manda prangalarını parça parça kıran ve ardından
millî ordu ile cepheden cepheye koşan Atatürk ve
seğmendir.
"......... Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya ayak
bastığı zaman bir çok cemiyetler, gruplar, siyasi
teşekküller, çeşitli çetelerle karşı karşıya idi.
Bunlardan bir kısmı millî gayelere uygun idi.Bir
kısmı ise muhtelif maksatlar için bir takım
sergüzeştlerin elinde bulunuyordu.Onun en büyük
meziyeti, bu cemiyet ve grup yığınlarından tek bir
gaye, vatanı yabancı istilasından kurtarmak
maksadına tevcih edilmiş bir tek kuvvet yaratmak
olmuştur. Yoksa Millî Mücadele, Mustafa Kemal'in
Anadoluya ayak basmasından evvel başlamış, yer yer
mukavemet arzuları belirmişti. Bu manzara, Türk
milletinin başlı başına en büyük bir varlık ispata
kâfi idi. Fakat bütün bunlar gelişigüzel yığılmış
malzeme idi. Onu bir değer yapacak derecede mükemmel
işleyen, dâhi mimar, Mustafa Kemal olmuştu. Tarih,
bu dâhi sanatkârı asla unutmayacaktır." (*)
"........Müşterek bir
tehlike karşısında Türk'e yakışan soğukkanlılık ve
cesaretle bir araya gelenler, gene atamızdan bir
miras kalmış teşkilâtçılık vasfile de en yüksek
mukavemet örnekleri veren bir takım kahramanlıklar
silsilesi sıralıyordu." (*)
".......Millî Mücadeleye
büyük hizmeti dokunan vatanperver, halk arasından
çıkmış bir arabacı kahyası olan Ethem Pehlivan idi.
Üsküdar arabacılarıyla kurduğu millî teşkilat
sayesinde, Anadolu'ya gizlice silah ve cephane
nakledilmiş, bunları işgal kuvvetlerinin ruhu bile
duymamıştı."
Mustafa Kemal :
"İstiklâl Savaşını Türk milleti başarmıştır. Ben
onun başında nâçiz bir kumandandan başka bir şey
değildim.,,
Bu cümledeki nâçiz kelimesi muhteşem bir tevazuun
eseri değil midir?
Atatürk, millet sevdasıyla dolu bir seğmen başı
olarak, milletin kurtuluş meş'alesini Ankara'da
tutuşturdu. Anadolu'nun dört bir yanına dağılmış,
yöresel kurtuluş hareketi yapan millî kuvvetleri tek
bir yumruk haline getirmiştir. Seğmen başı Mustafa
Kemal , Türk'ün teşkilatçılık ülküsünü
gerçekleştiren dahi bir mimardır, komutandır,
önderdir. Seğmenlerin korkusuz, cesur, mert,
bakışlarıyla, kararan ufukları aydınlığa
çevirmiştir. Kara bulutları, seğmen anlayışıyla
göklerimizden süpürmüştür.
"Benim naçiz vücudum
elbet bir gün toprak olacaktır. Ama Türk Milleti
ilelebet payidar kalacaktır." diyen seğmen başı
Mustafa Kemal, Hacı Bayram Camii'nde kıldığı
namazdan sonra, seğmenlerin arasına girer ve onlarla
hemhâl olurdu. Aldığı kararlarda seğmenlerin önemli
etkileri bulunmuştur. Özgürlük, bayrak ve vatan
aşkının alevlenişi ondandır.
Ankara seğmenleriyle bütünleşen Mustafa Kemal,
Ankara'da cephede yaralananların tedavisi için
kurduğu hastane için en büyük yardım ve desteği
seğmenden görmüştür. Bir gece Elmadağ, Balâ, Ayaş,
Çubuk gibi yerlerden yola çıkan kağnıların çıkardığı
tekerlek gıcırtıları, hem ge'nin bağrına ve hem de
kara talihin beynine bir ok gibi saplanmıştır.
Kağnılar, bütün yollardan Ankara'ya sabaha kadar yol
kat ederek gelmişler ve hastanenin tüm yatak,
yorgan, yastık gibi donatı ihtiyacını
karşılamıştır.Yaralı Mehmetçiklerin, yaralarını
sarmıştır. İşte seğmen başı Atatürk'ün kağnıları...
O günkü Ankara Valisi'nin
millî şahlanışa karşı direnmesi ve Mustafa Kemal ve
arkadaşlarını tutuklamak istemesi üzerine, Elmadağ
seğmenleri onu Kılıçlar Belinde yakalamış ve
Atatürk'e teslim etmişlerdir.
Seğmenin ilerici, hür,
vatansever yapısı nedeniyle, Mustafa Kemal
hareketinin ilk başarılı uygulamaları Ankara'da
gerçekleşmiştir. Yenileşme, çağdaşlaşma, titreyip
kendine dönme, silkinme, inkılâplar yapma... Bütün
bunlar Ankara'da başlamıştır. Tarımda, ekonomide,
siyasette, günlük yaşamdaki başarılı ve müjdeli
çiçekler, ilk olarak, Ankaralıların gönül
bahçelerinde açmıştır.
Türk siyasi hayatında
TBMM'nin ilk meclisinde ilk bayan milletvekili
Ankara'nın Kazan İlçesi'nden Satı kadın
olmuştur.Satı Kadın'la açılan Türk kadınlarının
çağdaşlaşma bayrağı,o günlerden bu günlere
dalgalanıp gelmiş olup, sonsuza kadar da
dalgalanmaya devam edecektir. Her seğmen anası,
seğmen bacısı olarak Satı Kadınlar, Türk millî
birlik ve beraberliğinin ölümsüz timsalleridir...
Diyâ-Rum'u Anadolu yapan,
Ankara yakınlarındaki bir taş oluğa gene bir Ankara
kadının boşalttığı bir bakraç ayranın Alpaslan'ın
koskoca ordusunun susuzluğunu gidermesi üzerine,
çekilen kılıçların ve yağız atların nallarının Ege
sularıyla ıslanması değil midir? Diyâr- Rum'u
Anadolu yapan Ankara hareketiyle, Gazi Mustafa Kemal
Paşa ve Satı Kadın hareketi asla bir tesadüf olamaz.
Ankara umuttur. Ankara
heyecandır, sevgidir. Ankara kutsal aşkın alev alev
yandığı bir diyardır. Ve bu aşkı söndürmeyen,
ilelebet söndürtmeyecek olanda seğmenlerdir.
Dikmen sırtlarında, yağız
atlar üzerinde yiğit seğmenler, halâ Mustafa Kemal
Paşa'yı karşılamaktadırlar.Ve "Haydi yiğit haydi
akına!.." diye seslenerek oradan TBMM'ne,TBMM'nde de
bütün Anadolu'ya seslenmeye devam etmektedirler.
Büyük Atatürk, Polatlı yakınlarından duyulan düşman
toplarının sesleri üzerine TBMM'de yaptığı tarihi
konuşmasında "Son nefes, son ocak kalana kadar
mücadeleye devam edeceğim. Gerekirse seğmenlerle
birlikte Elmadağ'ın tepesinde düşmana kan
kustururum, şehit olana kadar, son kurşunum bitene
kadar çarpışırım." demiştir.
Seğmenler ve Mustafa
Kemal... İşte budur Peygamber 'in övdüğü Türkler...
Ezanı susturtmayan, bayrağı indirtmeyen, kitab-ı
mukaddesi kaldırtmayan...
Bugün din adını
kullanarak ATATÜRK DÜŞMANLIĞI yapanlara siz bakmayın
hiç...Onlar hakikati bilmekten aciz kimselerdir.
Ziraat, ticaret ve
siyasette dünyaya Türklük mührünü vuran seğmenler ve
Mustafa Kemal'dir...Atatürk, "Gençlik nispetle daha
çok çalışacağız. Muasır medeniyet seviyesinin önüne
çıkacağız!.." derken, seğmen başı olarak yolunu ve
hedefini göstermiştir. Hedef, muasır medeniyet
seviyesinin üzerine çıkmaktır. Bunun için de her
geçen gün, bir öncekinden daha fazla çalışacağız.
"Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki kandadır. Ne
Mutlu Türküm diyene!"
Atatürk'ün Gençliğe
Hitabeti başlı başına bir destan komutanının
tecrübelerinin ürünüdür. Bu hitabet seğmen ruhunun
ve seğmen düşüncesinin veciz bir ifadesidir. Bütün
kaleler fethedilmiş, düşman çizmesi tarafından bütün
topraklar çiğnenmiş dahi olsa damarlarındaki kandan
hız ve ilham alarak, millî birlik ve beraberliği
tesisi edebilir, en büyük orduları sınırlarının
dışına gönderebilirsin. Esaret boyunduruğunda
yaşamaktansa, yurt uğruna, şehit olunsa daha iyidir.
Zira "vatan sevgisi imandandır." "Zira, vatan varsa
biz varız. Vatansız yaşanmaz!Ekmeksiz, aşsız
yaşanırda vatansız asla yaşanmaz!..
İşte seğmen başı
Atatürk'ün Atatürk olması, ordumuzun paşalık
rütbesinden, Türk'ün Ata'sı olması mertebesine
gelmesini sağlayan ulvî düşünceler bunlardır...
Şimdi ise, medya çağı,
bilgi çağını geçmeye mecburuz. Çağlar üzerinden
sıçramalıyız. Bilgisayarı bir yağız at, ilmi irfanı
da bir sevgi kılıcı kabul edip, milletler camiası
yarışında en ön safa geçmeye mecburuz. Elektronikte,
kimyada, makinede, arge çalışmalarında, tıpta yeni
hamlelere ihtiyacımız vardır. "Beyin göçü" adı
verilen, göç dalgasını tersine çevirmeye mecburuz.
Sinemizden çıkan ırmakların, önce kendi
topraklarımızı mümbit hale getirmesi gereklidir.
Dünya coğrafyasının en kritik, en stratejik
noktasındaki memleketimizi süratle kalkındırmalı,
geliştirmeliyiz. İnsanlarımızı mutlu, çocuklarımızı
güler yüzlü yapmalıyız.Yani, yeni bir seğmen
hareketini, hiç bir vakit geçirmeden
başlatmalıyız!..
Dipnorlar:
(*) TANSU, Samih
Nafiz; İki Devrin Perde Arkası, Ararat
Yayınevi,İstanbul 1969,Shf: 207 a.g.e. shf: 16
(*) TANSU,Samih Nafiz; A.G.E SHF: 241
 |
|
|
27 ARALIK 1919 |
|
Bu tarih, büyük Atatürk'ün Ankara'ya geliş tarihidir. Bu
tarih, kronolojik olarak karanlıklara, yani geriye giden
tarihe takla attıran önemli bir kilometre taşıdır.Tarihi
destanlarla dolduran yüce bir milletin şahlanışını ilk
işaretidir.
27 Aralık 1919...
Dikmen sırtlarında düğün
var düğün... Seğmen ruhunun düğünü... Kıratların üzerindeki
seğmenler Ata'sını karşılamadalar ve ona gönül bahçelerinin
en nadide çiçeklerini sunmadalar... Koskoca bir vatanı
temsil eden Ankara seğmenlerinin, ölmeye yurt için can
vermeye hazırız dedikleri tarihtir... Ay yıldızlı bayrağın
etrafında seğmen alayının düzüldüğü tarihtir.Yüreklerin,
umutların, hayallerin, düşlerin bir demet çiçek gibi o şanlı
Gazi'ye sunulduğu tarihtir.
27 Aralık 1919...
Dikmen sırtlarından
göklerin uçsuz bucaksız diplerine doğru uçan kuşların,
özgürlüğe kanat açtığı gündür. Her çeşit devlet binasının
bayrak direklerinde asılı bulunan Yunan, İtalyan, Fransız,
İngiliz bayraklarının indirilerek, yerine güzelim ay
yıldızlı - al bayrağın asıldığı gündür. Seğmenlerin
"Bismillah!.." diyerek, at bindiği, silâh kuşandığı gündür.
Ankara halkının yüce liderlerinin yanında safında yer
alarak, dünyanın en büyük en ölüm saçan silâhlarına karşı
imanlı yumruğuyla karşı çıktığı gündür...
Her yılın 27 Aralık günü,içimizde bir tatlı heyecan yeniden
filizlenir, boy verir...
"Mustafa Kemal Atatürk
Ankara'ya 27 Aralık 'da gelmiştir. Atatürk'ün Ankara'ya
gelişinin bugüne kadar canlı olarak kuşaktan kuşağa
aktarılmasının nedeni karşılama törenlerinin içtenliği ve
otantikliğini Rufaî dervişi Muharrem 27 Aralık gününü şöyle
anlatıyor:
"Yollarda vücudumuza
meydan aynası sapladık. Yanaklarımıza da şişli darpları
batırdık.Derviş Çilingir İbrahim karnına kılıç
soktu.Karnında hep kılıçla yürüdü. Ben, Köprülü Faik, Ali
Osman Ağa, Derviş Necati de darp aynalarını kafa tasımıza,
yanaklarımıza vurmuştuk... İzmir alındığı gün ben aynı darbı
yanağıma vurup meclisin önünden geçerken İsmet Paşa hayretle
setrediyordu."
Alay Zincirli Camiin
önünde önünden geçip Dar ül Muallimi'ne, şimdiki Bankalar
caddesine saptı.Burada yalnız on tane akasya ağacından
oluşan Millet Bahçesi vardı. Kızılbey Medresesi'nin önünden
geçen Hergele Meydanına oradan Hıristiyan mezarlığı önünden
dekovili geçerek Yenişehir'in bulunduğu tarlalara gelindi.
Atatürk'ün Ankara'ya
gelişinde,daha sonra Büyük Millet Meclisi olan yapıda
Fransız Bayrağı dalgalanıyordu. Bir kaç ay sonra o bayrak
inerek bu binada bir devletin temeli atıldı.
Bir devlet ki, demokratik...
Bir devlet ki, insanlarını bir ve eşit gören...
Bir devlet ki, halka hizmet, Hakk'a hizmettir diyen...
Bir devlet ki, insanlarını mutlu etmek isteyen....
Bir devlet ki, samimi, candan, ciddi, müşfik...
İşte bu devlet Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.
27 Aralık 1919 tarihinde
kurulmaya başlanan, ve bugün altmış beş milyon insanıyla,
güçlü beyin kadrosuyla, genç ve dinamik fertleriyle çağdaş
bir dünya devleti...Özgürlüğe susamış dünya uluslarına bir
örnek teşkil eden Büyük Türkiye Devleti... |
|
CUMHURİYET
SONRASINDA ANKARA |
|
Cumhuriyet sonrasında Başkent Ankara, kendine yakışan dev
eserlerle süslenmeye çalışılmıştır.
Ulus'tan Kızılay'a oradan
Çankaya'ya uzanan arter yol ile Dikimevi'nden başlayıp
Kızılay'a oradan Tandoğan meydanına ve Emek mahallesine
uzanan ikinci ana arterle birlikte yan yolları yapıldı. Yeni
kurulan bu şehrin ana yolları çevresinde Bakanlık binaları,
yabancı ülkelerin büyükelçilik binaları ve devlet büyükleri
için köşkler yapıldı.
Bu şekilde, Cumhuriyet
sonrasında Ankara, gelişip büyüdüğü gibi, mimarileri değişik
tarzlarda dizayn edilmiş, birbirleriyle estetikte, mesajda
yarışan dev sanat eserleri meydana getirilmiştir. Ankara ,
yeniden ve çağdaş boyutlarda , Başkent olgusuna yakışır bir
şekilde donatılmıştır.
Şimdi hangi eserin hangi
tarihte yapıldığını ana başlıklar halinde sunmaya çalışalım:
- ANKARA PALAS: İnşaatına
dönemin sağlık bakanı Dr.Rıza Nur'un emriyle başlanır.
Mimari Vedat Tek'in plânladığı Ankara Palas inşaa
halindeyken Sağlık Bakanlığından alınıp Vakıflara
devredilir. Vakıflarda mimarlık ücretini ödemediği için
mimar Vedat bey görevden ayrılır. Bunun üzerine Vakıflara
inşaata plansız olarak devam eder ve sonuçta merdivenlerin
unutulduğu görülür.Merdivenleri sonrada eklenen Ankara
Palas, Başkent'in kuruluş tarihinde " önce berdevam sonra
merdiven " sıfatı ile önemli yer aldı. Hipodrom inşaa
edilinceye kadar Cumhuriyet bayramı geçit törenleri Ankara
Palas'ın yanına kurulan tribünler önünde yapılmıştı. İlk
kuruluş yıllarında bu modern ve büyük otelin bir kaç
odasında Ankara Radyosu yayına başlamıştır.
1926-1927'de Ulus'tan
Yenişehir'e doğru Atatürk Bulvarı'nın ana çizgileri
belirlenmiş ve bulvar üzerinde ilk binalar yükselmeye
başlamıştı. Bu yolun kenarındaki Ziraat Bankası, Ulusta'ki
İş Bankası binası gibi İtalyan Mimar Mongeri tarafından
yapılmıştır.
- Türkocağı ve Etnoğrafya
müzesi binaları, o tarihte Mimar Arif Hikmet Bey tarafından
yapılmıştı. Türkocakları bir eğitim ocağıydı, bu
fonksiyonunu 1931'de halkevleri kurulana kadar sürdürdü.
- Etnoğrafya müzesinin
önündeki heykel 1927'de İtalyan heykeltıraş Canonica
tarafından neo klasik şekilde yapılmıştı. Atatürk'ün
ilkelerini vurgulamak amacıyla batıya dönük olarak
yerleştirilen heykelin kaidelerinde ise çeşitli kabartmalar
bulunmaktadır.
- Sıhhıye'deki orduevi
inşaatı 1930'da başladı.Bayındırlık Bakanlığında Müşavir ve
öğretim kurumlarında hocalık yapan Prof.Clamens Holzmeister,
orduevine ilaveten Milli Savunma Bakanlığı, Genel Kurmay
Başkanlığı Harp Okulu ve T.B.M.M 'ni de yapmıştır.
- 1927'de Havuz başından
Cebeciye doğru açılan caddeye Ziya Gökalp Caddesi adı
verildi. Bugün gökdelenin yükseldiği bu cadde de o günler en
yüksek bina İçişleri Bakanı Cemil Uybadı'nın 3 katlı eviydi.
Yine Kızılay meydanından başlayarak Ziya Gökalp'in aksi
istikametinde açılan caddeye ise Gazi Mustafa Kemal Bulvarı
adı verildi. Bu bulvarın üzerine yapılan ilk iki bina Macar
ve Afgan Büyükelçiliğine aitti.
- 1929'da Havuzbaşı
meydanına Kızılay binası yapıldı ve bu bina 1980'lere kadar
durdu.
- Millî Savunma, Genel
Kurmay, İçişleri, Bayındırlık ve Ticaret Bakanlığı binaları
Cumhuriyet sonrası yapıldı.1919'da Millî Savunma binasının
açılış töreni 7 Eylül 1936'da yapıldı.
- Atatürk Orman
Çiftliğinin yapımına 5 Mayıs 1925 tarihinde
başlandı.Atatürk, parasını kendi vererek 150 bin dönüm
araziyi satın aldı.Oradaki bataklık kurutuldu ve bir villa
yapıldı.
- 1925'de çiftlik ve
Tarım aletleri atölyesi kuruldu.
- 1936'da Atatürk,ç
iftliği millete hediye etti.
İşte,
Cumhuriyet sonrası yepyeni bir şehir böyle kuruldu. |
|
TBMM ve ANKARA |
|
1925 yılında Gar'dan o zamanki adıyla ( Ulus'a) Taşhan'a
doğru yürüyenler 5 dakika sonra yeni Cumhuriyet'in ikinci
meclis binasına gelebilirlerdi. Taşhan'a doğru sol taraftaki
ilk bina olan ikinci TBMM 1924 yılında mimar Vedat Bey
tarafından plânlanmış ve bir sene içinde 1925 yılında
tamamlanmıştır. Bu tarihte İttihat ve Terakki binasında
hizmet veren TBMM 15 Ekim 1925 yılında yeni binasına
taşınmış ve Cumhuriyet Bayramı burada kutlanmıştır. Bu arada
birinci TBMM binası Cumhuriyet Halk Fırkası merkezi
olmuştur. O dönemlerde Ankara'nın en görkemli yapılarından
birisi olan ikinci TBMM'nin düzgün tarhlarla ayrılmış
bahçesinin ortasında bir havuz bulunmaktadır. İçindeki
nilüfer çiçekleri nedeniylen "nilüfer havuzu" denilen yer ve
çevresi TBMM'nin yoğun tartışmalı, yorgun günlerinin huzur
veren bir köşesidir.
TBMM'nin 1961 Ekim'inde
bakanlıklar üçgenindeki yeni binasına taşınmasından sonra
burası Cento'ya devredilmiştir. Cento'nun dağılmasından
sonra bina bir süre boş kalmış olup, bugün Cumhuriyet müzesi
olarak kullanılmaktadır.
TBMM , mili iradenin
simgesi olan, mübârek çatıdır. Hep Meclistekilerin NEGATİF
eylem ve işlemlerini konu olarak yazdık çizdik.TBMM genel
kavram ve çatısı açısından, pozitif düşünceyle bir
yaklaşalım bakalım. En azından gönlümüzden geçeni, olması
gerekenleri ifade edelim, olmaz mı?
O zaman da deriz ki :
TBMM, Gazi Mustafa
Kemal'lerin açtığı ve dünyanın emperyalist ordularına karşı
zafer kazanmış ve cihan imparatorluğunun yıkıntıları
arasından yepyeni, pırıl pırıl bir devlet çıkarmıştır. TBMM,
gazi bir meclistir. TBMM, cihana kafa tutmuş bir meclistir.
TBMM, 18 milyon nüfuslu, yaralanmış - yıkılmış Anadolu'dan,
yetmiş milyon nüfuslu, dünyayla kucaklaşan muhteşem bir
Anadolu yaşatan meclistir. TBMM, ülkeyi gaz lâmbasından
barajlara, Gap projesine, nükleer santrallara getiren
meclistir. TBMM, daha dün kadar kısa bir zaman önce, sümer
fabrikasından ürettiği basma kumaşı insanlarına giydirmeye
çalışan bir devletten, bugün dünya tekstil devi bir devlete
ulaştıran bir meclistir.
Ve diyorum ki,
Bütün olumsuzluklara rağmen gönlümüzden geçenler şunlar :
TBMM, sonsuza kadar
milletin sesi, gözü, kulağı hattâ eli, ayağı, beyni olmaya
devam edecektir. Evet, sonsuza kadar umut kalacak,
umutlarımızın yegâne kaynağı olmaya devam edecektir. |
|
23 NİSAN 1920 |
|
"Yeni açılacak meclisin üyeleri yavaş yavaş Ankara'ya
gelmeye başlamışlardı.10 Nisan 1920'de sayıları hemen hemen
tamamlanmıştır.Ancak halâ meclis binası yoktu. Düşünüldü,
taşınıldı sonunda Enver Paşa tarafından İttihat ve Terakki
Kulübü olarak yaptırılan binanın meclis olmasına karar
verildi. Çatısındaki eksik kiremitler Ulucanlar'da inşa
edilmekte olan yah bir örtü gerildi.Yapının elektrik
donanımı bulunmadığından bir Ankara kahvesinden bulunan
kenarları avizeli gaz lambası da genel kurul salonuna
yerleştirildi.
23 Nisan 1920 tarihinde
tüm milletvekilleri Hacı Bayram Camiine giderek namaz
kıldılar daha sonra meclisin önüne gelerek kesilen iki
kurbanın ardından içeri girdiler.En yaşlı üye olması
sıfatıyla Sinop Milletvekili Şerif Bey'in başkanlığı
yüklenmesinden sonra meclis çalışmalarına başladı.
Açılışından çok kısa bir
süre önce işgâl kuvvetlerinin bayrağı bulunan bu kâgir bina
böylece Cumhuriyet Türkiye'sinin temel taşı oldu.
Kürsüye örtülen siyah
örtü ise son işgal neferi yurt topraklarından çıkarılıncaya
kadar orada kaldı."
23 Nisan 1920
Evet, bu tarih vatanın
bağrına düşmanlar tarafından saplanmış hançerin çıkarıldığı
tarihtir.Bu tarih, "Yeter söz milletindir!.." denildiği,
milletin meclisinin açıldığı tarihtir. Türk milletinin
kıyama gelerek, milli ülküler etrafında halkalandığı, ele
ele verdiği tarihtir. Milletin, mutlakıyet yönetimi yerine
Cumhuriyet yönetiminin meclisini tercih ettiği tarihtir.
Milletin, kendi kendisini idare etmeye başladığı tarihtir.
Milletin, kendi seçtiği vekilleri kanalıyla, kararlar aldığı
ve kendi meclisini kurduğu tarihtir.
23 Nisan 1920 tarihini
bayram olarak ilan eden Atatürk, yer yüzünde hiç bir lidere
nasip olmayan, öteleri, gelecek zamanları görme melekesiyle,
bu bayramı Türk çocuklarına armağan etmiştir. Dünya üzerinde
tek çocuk bayramı 23 Nisan'da kutlanmaktadır.
Milli egemenlik olgusunun
sadece halka ait olduğunu, hem de kayıtsız şartsız halka ait
olduğunu tescil ve ialn eden Atatürk, tek kişiye veya bir
sülaleye ait padişahlık mutlakıyet sistemine de son vermiş
oluyordu. Milli egemenlik, millete ait olup, onu,o hakkı
ancak millet kullanır. Bu hakkı hiç bir şekilde başka
güçlere vermemek için milletimiz mükemmel bir demokrasi
olgunluğu göstermiştir.
Milli egemenlikle
çocukları bir araya getirmek, bir çizgide buluşturmak, bir
teknede yoğurmak, eşsiz bir deha ürünü değil midir?. Eşsiz
deha Gazi Mustafa Kemal milletin meclisi ile çocukların
bayramını, yani açılışla bayramı bir araya getirmiştir.Ve
hedefi, çağdaş milletler seviyesi üzerine çıkmak olarak
göstermiştir.
Artık Türk milletine ait
olan bu meclisin önündeki bayrak direklerinde, ay yıldızlı
Türk bayrağından başka bir bayrağa yer yoktur!. |
|
13 EKİM 1923 |
|
Bu tarih, koskoca bir cihan imparatorluğunun yıkıntıları
arasından yepyeni bir Türklük filizinin yeşerdiği tarihtir.
Bu tarih, Anadolu’ nun bağrında yeni doğan bebeklerin umut
güneşiyle gökleri kaplayan kara bulutları kovaladığı
tarihtir.
Evet, bu tarih Ankara’ nın Başkent oluş tarihidir.
13 Ekim 1923...
Artık İstanbul’ daki
ağırlık merkezi Ankara’ dadır. Artık, cihanın ulus
devletlerinin liderleri, komutanları, teknisyen ve
teorisyenleri Ankara’ ya gelecektir. Çünkü, Türk’ ün bu
tarihten sonra sonsuza kadar değişmez başşehri Ankara’ dır.
Ankara, Türk’ ün umut
dolu kalbidir. En umutsuz, en kara günleri, müjdelerle
bayram sabahına , ak günlere çeviren şehirdir. Bu şehir,
dünya üzerinde yaşayan cümle Türklerin kalbidir.
1923’ ün o zafer getiren
kutsal günlerinden birinde TBMM’ de önemli görüşmeler
yapılıyordu.
9 Ekim 1923’ de Dışişleri
Bakanı İsmet İnönü ve 14 arkadaşı TBMM’ ne verdikleri bir
yasa önerisi ile Ankara’ nın başkent olmasını öneriyorlardı.
Bir tek maddeden oluşan yasa önerisinde:
"Türkiye Devletinin
Makarri İdaresi Ankara şehridir." deniyordu
Yasa önerisi üç günde
komisyonlardan geçerek genel kurula sunuldu. Bir muhalefet
oyuna karşılık, çoğunlukla kabul edildi.
Ankara’ nın başkent
olması Cumhuriyet’ in ilânından 16 gün önce, 13 Ekim 1923’
de gerçekleşmişti. Ancak, batı dünyası bu haberi 27 Eylül’
de öğrenmişti. Newe Freie Presse adlı Viyana Gazetesinde
yayınlanan haber Mustafa Kemal’ in gazetenin muhabiri Frans
Hans Lozan’ a verdiği demece dayanıyordu. Atatürk, muhabirin
konuya ilişkin sorusuna “Türkiye Cumhuriyeti’ nin Başkenti
Ankara’ dır.” Yanıtını verirken, hem Cumhuriyet kurulacağını
hem de Başkentinin Ankara olacağını bildiriyordu.
"Türkiye Devletinin Makarrı İdaresi Ankara şehridir."
İşte bu tek maddelik yasa
ulusumuzun kader çizgisinde önemli bir noktayı teşkil
etmektedir. 13 Ekim 1923 tarihinde TBMM üyeleri bu tek
maddelik yasa önerisini alkışlarla kabul ederken, bu şehrin
hak ettiği, lâyık olduğu ünvanı kendisine teslim ediyordu.
Meclis sıralarından yükselen alkışlar, seğmen ruhunun
büsbütün Anadolu tarafından alkışlanışı idi. Bayrağı,
Başkenti, düzenli bir ordusu ve kahraman Mehmetcikleriyle
Türk Milleti tarihe yeni imzalar atıyordu. İmzayı atan el,
seğmen eliydi...
Bursa, Edirne ve
İstanbul... Ve ardından yeni Türkiye’ nin başkenti olarak
Ankara...
Ankara mukaddes şehir.
Ankaralı da bu şehri mukaddes yapan insan... Çağın
emperyalist, işgalci haçlı sürülerine kafa tutan şehir.
Sadece kafa tutmak, meydan okumakla kalmayıp, onların
ordularını önüne katıp denize döken şehir...
Mustafa Kemal Atatürk,
Hacı Bayram Veli ve Ağustos ... İşte üç dev... Her üçü de
Ankara’ da...
Üstelik, Ahiler döneminde
bağımsız “ Ankara Ahi Cumhuriyeti” ni kurup, 64 yıl yaşatan
Ahi Başkenti...
Ağustos mâbedi Hacı
Bayram camisi ve türbesinin hemen yanındadır. Hacı Bayram
gibi bir ulu zatın, bu mâbet yanına gelip kurulması da
elbette sadece bir tesadüf değildir. Rımalılar zamanında
Ankara, mühim bir şehirdir. Memur şehridir. Roma İmparatoru
Ağustos vasiyetnamesini ve siyasal işlevlerinin özetini bu
mâbedin duvarlarına yazmıştır. Kitâbenin lâtincesi mâbedin
iç duvarlarına, gerekçesi de dış duvarlarına kazdırılmıştır.
Batılılar ancak, ilk defa 1555 yıllarında bu mâbedin farkına
varmışlardır.
Ağustos’ a ben Ağustos
diyorum. Ağustos ayı, aynı zamanda Türk’ ün zafer ayıdır.
Batının türlü oyunları ve
azgın iştihasıyla yıkılan Osmanlıdan, Gazi Mustafa Kemal’ in
askeri dehasıyla, yepyeni bir devlet doğmuştur ve bu
devletin başkenti de Ankara olmuştur. Büyük Atatürk, Ankara’
da daha önce kurulmuş olan “Ankara Ahi Cumhuriyeti” ni gayet
iyi biliyordu. Cumhuriyet idaresinin erdemini yaşayan ve
yaşatan Ankaralılara da Başkentli olmak yakışırdı.
O nedenle, 13 Ekim 1923’
ün yıl dönümlerinde Ankara Seğmenleri, temsili olarak da
olsa, gene yağız atlara binmektedir. Gene Gazi’ yi rahmet ve
minnetle anmaktadır. |
|
TELEFON,
ELEKTRİK ve ANKARA |
|
Memleketimizin kararan bahtını ak eden Ankara, büsbütün
ülkeye ışık saçar da, her nedense, mum dibine ışık vermez
misalince, kendi köylerine, kendi ilçe ve kasabalarına,
hattâ kendisine ait gecekondu mahallelerine bir türlü ışık
veremez, hizmet götüremez. Üzüntüm ondandır. Çektiğim
sancılar ondandır. Kaygılanışım ondandır.
Ankara, ülkemizin baş şehri...
Ankara, içinde bütün
bakanlıkları, genel müdürlükleri, daire başkanlıklarını
taşır da, biraz da şu mum dibine ışık versek ya diyemez.
Demeye yeltenir, susar, kaderine razı olur, diyemez. Herkes,
bütün milletvekilleri memleketimizin geri kalmış, nice
yöresine, seçilip geldikleri veya doğdukları yörelere hizmet
götürülmelidir der de, hizmeti Ankara’ dan alır, götürür.
Ankara’ nın köylerine, beldelerine ve ilçelerine kimse
hizmet teklif etmez, teklif etme noktasında ve görevinde
bulunanlar içinde yaşadığı şehrin hizmet ihtiyacını
görmezler. Ne demişler ? "Ol mahiler ki derya içredirler
deryayı bilmezler..."
Gerçekten de bugün,
Ankara köyleri doğunun köylerinden daha geridir. Hizmete
susamıştır.
Ünlü şair, mânevi babam
Ahmet Tufan Şentürk’ ün dediği gibi yüzyıl ileride, bin yıl
geride bu şehir...
Başkent olarak
memleketimizin gelişip kalkınması için, plan ve program
yapan, ödenek gönderen şehir çaresiz... Kaderine razı olduğu
için de, yoksulluk çeker de sesini bile çıkarmaz. Acılar
içinde kıvranır. Ah ! Of ! bile diyemez...
Gelelim konumuza :
İstanbul’ da ilkel bir
santral çalışırken 1926 yılında Ankara’ da 267 abonesi olan
bir telefon şebekesi gelişmişti. 1933 yılında abone sayısı
2489’ a çıkarak, telefon numaraları 4 rakamlı oldu. Ancak,
hatlarda meydana gelen arızalar sebebiyle telefonla
konuşurken, o yıllarda, biraz fazla bağırmak gerekiyordu.
Ankaralılar o yılları dilden dile şu öyküyle anımsarlar :
"Bakanlarımızdan
birisiyle görüşmek isteyen bir yabancı gazeteci, özel kalem
müdürünün odasında beklerken, bakanın odasından
bağırma-çağırma sesleri gelir. Gazeteci de bakanın, birisini
payladığını sanır. Bunun üzerine gazeteci :
-"Bakan sinirli galiba.
Ben, başka zaman geleyim." Der. Özel kalem müdürü :
-"Ne münasebet efendim, sayın
bakanımız İstanbul’ la konuşması bitince sizi kabul
edecekler." Cevabını verir. Yabancı gazeteci hayretle sorar
:
-"Peki, telefonla niçin
konuşmuyor ?"
1923 yılında Ankara
ışıksızdı. Elektrik yoktu. Ancak, 1925 yılında buharlı bir
lokomotiften elektrik verilerek Ankara aydınlatılmaya
çalışıldı. Ankara’ nın bütün bölgeleri ancak 1933 yılında,
Cumhuriyetimizin l0. Yılında elektriğe kavuştu.
İşte böyle...
Başkentimiz, canımız, gözbebeğimiz, Ankara'mız böyle...
Bu nadide şehre, iki
binli yıllarda da hizmet sunacak gönül erlerini aramaktayız.
Bu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün şehrine hizmet edecek
gönül erleri... Mum dibini aydınlatacak, gerçek Ankara
sevdalıları, neredesiniz? Sizi, yalnız sizi bekliyoruz !!
Dünya Başkentlerinin
önüne geçecek bir “master planı” planı ve bu planın
uygulamasını özlemekteyiz... |
|
SEĞMEN ve
ANKARA YEMEKLERİ |
|
Ankara’ nın kendine özgü yemekleri bulunmaktadır.
Ankara seğmenleri her
türlü yokluğa ve yoksulluğa katlanmasını bildikleri gibi,
yemeğin vakti gelince “damak zevki” ni de iyi
bilmektedirler. Enerji ve gıda deposu yemekler, Türk
mutfağının nişanesidir. Çorbasından tatlısına, börek ve
çöreklerinden et yemeklerine kadar Ankara yemekleri, önemli,
özelliği olan bir mutfak kültürünün ürünüdürler... İnsan
vücudunun sağlıklı olmasını temin ettiği gibi, bu yemekler
zindelik, çeviklik ve güç de vermektedir.
Seğmen yediğine, içtiğine dikkat eder.
Seğmen, haram yemez !
Seğmen, “bilmek, bulmak ve olmak” çizgisinden ayrılmaz.
Düğün ve törenlerde
Ankara mutfağının çorba ile başlayıp tatlı ile son bulan bir
yemek sırası vardır. Hiçbir yemek sırasını şaşırmaz ve bir
diğerinin önüne geçmez.
Sofraya önce seğmen başı
veya büyükler oturur. Büyükler yemeğe başlamadan küçükler
başlayamaz. Küçükler kaşık elinde bile olsa, öylece bekler,
kalır...
MUTFAK
Eski Ankara mutfağı
evin en büyük kısmını meydana getirirdi. Bir tarafta ocak ve
tandır, bir tarafta kışlık erzakın muhafaza edildiği kiler
bulunurdu. Kiler genellikle iki katlı olurdu ve yukarı
kısmına "üsandere" denirdi. Mutfağın bir kenarına gelen odun
kırılarak istif edilirdi. Mutfağın bir köşesinde raflar
dizilmişti. Yemekler yere serilen sofralarda yenirdi. Önce
büyükler otururdu sofraya, sonra da ev halkı.
Ankara Yemekleri
1 - Çorbalar
2 - Et yermekleri
3 - Pilavlar
4 - Köfteler
5 - Dolmalar
6 - Börekler-çörekler
7 - Yemekler
8 - Hamur işi yemekler
9 -
Tatlılar-kompostalar-hoşaflar
10
- Ekmekler
Ankara Yemekleri :
1-Çorbalar :
Aş çorbası,
Dutmaç :
İnce ince kesilmiş hamurdan yapılan bir çeşit çorba.
Keşkek Çorbası:
Yarma tarhanadan yapılır. Sonradan üzerine tatlı dökülür. Bu
tatlı çorba genellikle çocuğun okula başladığı zaman
yapılırdı.
Miyane Çorbası:
İnce tarhanadan yapılan bir çorba olup süt ve şeker
karıştırılarak tadlandırılırdı.
Tarhana Çorbası:
Un ve yoğurt karıştırılarak yada bunlara ek olarak domates,
soğan, biber ve tuz konularak yoğrulan ve ufak ufak bölünen
parçalar güneşte kurutulduktan sonra yapılan çorbanın,
yalnız un ve yoğurtla yapılanına “ince tarhana”, diğerine de
“yarma tarhana” denir. Kuruduktan sonra torbalarda saklanan
tarhana, çorba yapılacağı zaman kalburdan elle ufalanarak
elenir.
Toyga Çorbası:
Diğer adı “Yoğurtlu düğün çorbası” dır. Pirinç yada bulgur
yoğurtla özenerek pişirilir. Üzerine kızartılmış yağ
gezdirilir. Mevsimi ise yalnız Ankara yöresinde yetişen
“tahrin” adlı ot, çorbanın üzerine serpilir.
2-Et Yemekleri
Ankara Tavası:
Ankara’ nın geleneksel yemeklerinin başında gelir. Etli
pilav olarak da adlandırılır. Tava, etin “alt çeyrek”
denilen yanından yapılır. İçine biraz domates ve yağ
konularak pilavı pişirilir. Et ayrıca tavada pişirilerek
pilavın üzerine konulur. Daha sonra fırına verilir. Et iyice
kızarıp yağı pilava aktığı için bu tür pişirme de daha
lezzetli olmaktadır.
Alabörtme :
Külbastı- Kebap olarak Güdül/ Sorgun’ da pişirilir.
Calla:
İçine ekşi erik veya patlıcan katılarak pişirilen bol
soğanlı et yemeğidir ve Ayaş / Ortabereket’ de yapılır.
Çoban Kavurma:
Kavulmuş etin yanına bol maydanozlu soğan piyazı konularak
yenilet et yemeğidir.
İlişkik:
Et sucuğu ( Demirtaş / Ankara )
İrişkik:
Et sucuğu ( Sirkeli / Çubuk )
İrişilik- İrişkik:
Et sucuğu ( Ayaş )
Kapama:
Bu da etli bir pilav yemeğidir. Yalnız pilavın içinde nohut
vardır. Tava’ nın tam ortasına “kapama küpeciği” denilen bir
küpeciğin içine tavada olduğu gibi et konur. Küpeciğin ağzı
pirincin içine gömülür. Küpeciğin üzerinde bulunan ufak
delik hamurla kapatılır. Hafif yanan ateş üzerine konulur.
Hamur düşünceye kadar pişirilir.
Orman Kebabı:
Kuşbaşı etin kızartılmış patates, havuç ve bezelye ile
birlikte pişirildiği yemektir.
Patlıcanlı Et:
Haşlanan parça et, iri iri kızartılan patlıcanların üzerine
dizilir. Rendelenmiş bolca domates etin üzerine dökülür.
Sivri biber, yeterince yağ, su ve tuz katılarak ağır ateşte
pişirilir.
Sızgıç:
Yazın kesilen koyun etleri kışın yenilmek üzere tavalarda
kurutulur. Teneke veya küplere basılarak saklanır.
Siyel:
Etli patlıcan tavası
Siyer:
Pirzola
3-Pilavlar
Bici:
Ciğer kavurması ile karışık olarak yapılan pilav (Güdül )
Bulgur Pilavı:
Bulgur kaynatılarak yapılan pilav türü.
Oğmaç Aşı:
Kusukus pilavı.
Pıt Pıt Pilavı:
Bulgurun daha çok dövülmüş incesinden yapılır, sulu olur.
4-Köfteler
Kadınbudu Köfte:
Haşlanmış pirinç çiğ kıyma ile karılır. İçine bol dereotu,
tuz, karabiber katılır. Hazırlanan köfteler yumurtaya
batırılarak bol yağda kızartılır.
Mücirim Köftesi:
Bu köftenin tavası da ayrıdır. Tavanın içinde bir köfte
büyüklüğünde dört ya da beş çukur vardır. Köfte kıyması
içine ayrıca ekmek ufalanır. Bolca maydanoz konur. Bir Kg
kıymaya yumurta kırılır. Tava’ nın gözlerine konan yağda
kızartılır.
Yumurtalı Köfte:
Et, maydanoz, biber, un ve yumurta ile yoğrulur ve
kızartılır.
Tohma:
Bulgur, karaciğer ve pirinçle yapılarak yağda kızartılan
köfte ( Beypazarı )
Tiritli Köfte:
Etler dövülür, karılmış çemene konur. Ayrıca, içine un,
biber, kimyon konularak yoğrulup kızartılır.
5-Dolmalar
Efelek Dolması:
Bahçelerde yetişen bir tür sebze olup, toplanarak kaba
yanları ayıklanır. Suda haşlanır. Yumurta ile soğan
kavrulur, içine bulgur konur ve açılan bitkinin arasına
konup dürülür. Tencereye dizilir ve pişirilir.
Mantı:
Yaprak sarması
Şirden Dolması (Mumbar):
Şirden ayıklanır, kalburdan süzülerek temizlenir. Rengi
beyazlaştırılır. İçine soğan çintilir. Biber ve baharat
konularak iyice karılır. Biraz piştikten sonra huni veya
boru ile doldurulur, kesili ağızları dikilip yağda
kızartılır, daha sonra iplikleri kesilerek yenir.
Yalancı Dolma:
Yapraklar bağda henüz daha taze iken toplanır. İçine kuş
üzümü, fıstık, mevsimi ise koruk konularak pişirilir.
Yaprak Dolması :Salamur yaprağı bir gün evvel ıslanır, iyice
tuzu gitsin diye yıkanır. Bir kaba et konur, soğan çırpılır.
Ancak, maydanoz, azıcık nane veya dereotu, azıcık da pirinç
yıkanır. Tuzu ve biberi de konur. Ondan sonra, temizlenmiş
yaprağı encik encik iç koyarak sarılır. Üstüne basar, su
konur ve ocağa pişmeye verilir.
6-Börekler ve Çörekler
Altüst Böreği:
Açılan hamurdan dört tanesi yağlanarak üst üste konur.
Üzerine kavrulmuş kıyma konarak yine dört hamur bunun
üzerine serilir. Böylece on iki pazı tamamlanır. Üzerine
yumurta sürülerek fırına verilir.
Ay Böreği:
Kol böreğinde olduğu gibi hamur açılır, yağlanır ve küçük
küçük pazılar halinde kesilir. İçine kıyma konulan bu
pazılar ay biçiminde bürülür. Yine üzerine yumurta
sıvazlanarak fırına verilir.
Bohça Böreği:
Hamur yumurta ile yoğrulur, açılır ve yağlanıp dürülür.
Tekrar açılır, açılan hamur dört köşe kesilir. Uçları
toplanarak tavaya salınır.
Entekke Böreği:
Mayalı hamur yoğrulur. Ufak pazılar içine kıyma konur ya da
hamur boş olarak kapatılır. Sonra yağda kızartılır.
Gömme:
Kızgın tuğla veya saç üzerinde pişirilmiş içi kıymalı,
soğanlı böreğimsi ekmek, poğaça.
Homman:
Çokça değirmenlerde pişirilerek yenilen kül çöreği.
Kaha:
Yufkaları birbirine sarmak suretiyle yapılan bir çeşit tava
böreği.
Kol Böreği:
Hamur karılır, ersiranla kesilir, pazıları oklavayla açılır,
yağlanır, katlanır, katlanırken her kat ayrıca yağlanır.
Tekrar açılır. Kavrulmuş kıyma, açılan hamurun kenarına
dökülür ve hamur tekrar dürülür. Yağlanmış siniye
yerleştirilir. Parmak uzunluğunda kesilir ve üzeri yumurta
ile sıvazlanır, fırına verilir.
Papaç:
Bir çeşit tuzsuz veya mayasız çörek, kül çöreği, gömme.
Pazar Böreği:
İki pazıya bir yumurta kırılır. Hamurun biri kalınca, üste
gelecek olanı daha ince açılır. Kavrulmuş kıyma yumurta ile
yoğrulur ve hamurun arasına konularak bohça gibi dürülür.
Kenarları iyice bitiştirilerek parça parça kesilir ve yağda
kızartılır.
Yalkı:
Yağsız çörek.
7-Yemekler
Carcıran:
Pekmez su ile karıştırılıp üzerine yufka ekmeği konularak
pişirilen bir tür yemek.
Bici Aşı:
Asma yaprakları ile bulgur veya pirinçten yapılan bir çeşit
yemek.
Cılbır:
Yoğurtlu yumurta yemeği.
Çırpma:
Suda pişmiş yumurtanın üzerine soğan çırpılarak yapılan bir
tür yemek.
Göçe:
Bulgur haşlaması.
Göter:
Pekmez, yağ, un karıştırılıp yapılan bir tür yemek.
Kalle:
Bir çeşit şalgam yemeği, kapuska, domates salçası.
Keşkek Yemeği:
Buğday döğmesi, Ocak aşı : Buğday iyice döğülür ve yıkanır.
Kızgın suda kaynatılır. İyice pişen buğdayların içerisine
nohut, fasulye katılır. Suyu azalmaya başladığında ateşten
indirilir. Tuz katılarak yenir.
Köremez:
Çiğ sütle yoğurt karıştırılarak pişirilmeden yapılan yemek.
Mıhlama:
Soğanlı, pastırmalı yumurta.
Omaç:
Peynirle ekmeği veya yoğurt, pekmez ve ekmek karıştırılarak
yapılan bir tür yemek.
Papara:
İri iri doğranan soğan kıyma ile kavrulur. Üzerine yumurta
kırılır. Bir avuç küp peyniri konur. Biraz biber ve tuz
eklenerek ekmeğin arasına konularak yenir.
Saz:
Kavrulmuş unun içine sirke, soğan ve et konularak pişirilen
yemek.
Tamtak Tiridi:
Bu yemeğe Uluk kadın veya beceriksiz kadın yemeğide denir.
Bayat ekmekler bir tepsi içine dizilir. Üzerine bol çemenli
et suyu ve kıyma dökülerek yenir.
Topaç:
Et, bulgur ve soğanı bir arada karıştırıp taş sokuda
döğdükten sonra ateşte pişirilen bir tür yemek.
8- Hamur İşi Yemekler
Bazlama:
Hamur geceden yoğrulur. İçine maya konur. Hamur teknesinde
iyice yoğrulduktan sonra üzeri örtülür ve en üste hamurun
taşmaması için ağırca bir taş konur. Mayası gelen hamur
ersiranla ufak ufak kesilir. Unlanmış pazılar bazlama
tahtası üzerinde diğer ele atılarak şekillendirilir. Saç
üzerinde pişirilir.
Cızlama:
Mayalı hamurdan yapılır. Hamur ince ince açılır ve saç
üzerinde pişirilir. Saçın ortası kalkık ve kenarları
yayvandır. Saç, ocağın üzerine konur, yağlanır ve cızlama
hafif ateşte pişirilir.
Gözleme:
Hamur açılır, yağlanır, dürülür. Bir kez daha yağlandıktan
sonra bikleğece geçirilerek yağlı kısmı saça serilir. O yüzü
pişene kadar üst kısmı yağlanır ve bikleğeçle çevrilir.
Nevzime:
Hamur açılmadan yağlanmış tepsi üzerine konur ve parmakla
basılarak yerleştirilir. Tepsiye yayılır, üstü yağlanarak
fırında pişirilir.
Öllüğün körü:
Hamur açılır, bükülür. İnce ince erişte gibi kesilir. Bir
tencerede kaynatılır. Kevgirde süzülür. Altına ya kavrulmuş
kıyma, peynir ya da ceviz konur ve bir tepsiye dökülür.
Pişirildikten sonra üzeri yağlanarak yenir.
Su Böreği:
Subere, Cimcik, Mantı da denir. Hamuru bürmek anlamına gelen
bu yemek de hamura yumurta kırılıp yoğrulur. İnce ince
açılır. Ufak pazılar halinde kesilir. İçine birer parça
kıyma konur. Hamurun dört ucu birleştirilerek dürülür,
kaynayan suya salınır. İyice kaynayan hamurlar kevgirle
tepsiye alınır. Üzerine kızartılmış salçalı yağ gezdirilir.
Sarmısaklı yoğurt dökülür, sumak otu ekilerek yenir.
9-Tatlılar-Kompostolar ve Hoşaflar
Ayva Boranısı:
Ayva kompostosu.
Bırtlak:
Bir çeşit lokma tatlısı.
Datlaş:
Aşure
Ekir:
Kaymak kızartması.
Höşmerim:
Yarım kilo una sütle birlikte bir kilo kıyma konur. Önce
kaymak bir tabak içinde ezilir. İçine biraz tuz atılır. Unla
iyice karılır. Bu hamura tavada kızgın yağ dökülür ve
kaynamaya bırakılır, kaynadıkça kızarır. Bu karıştırma işi
hamurun suyu çekilinceye kadar sürer. Tava hafifçe sallanır.
Bu sallantıda hamur da sallanırsa pişmiş demektir. Hamur
sahana alınır. Ağzı kapaklı sahan hafif ateşe konulur. Daha
sonra soğumaya bırakılır. Üzerine bolca toz şeker veya bal
konularak yenir.
Kabak Tatlısı:
Kabak iyice silindikten sonra, bir yanından delik açılır.
İçindeki çekirdeği temizlenir, içerisine pekmez, şeker
konur. Yanmış fırına akşamdan konur, sabaha kadar fırının o
kızgınlığı ile kendi kendine pişer.
Karga Beyni:
Koyun yoğurdu üzerine bolca şeker dökülerek karıştırılır ya
da yoğurtla pekmez karıştırılır.
Kar Helvası:
Kış günleri pekmez içine temiz, yeni yağmış kardan konur.
Karılır ve sıcak odada buz gibi yenir.
Kaygana:
Beş, altı yumurta unla çarpılır ve kızarmış yağ ile bulamaç
yapılarak pişirilir. Üzerine şeker dökülerek yenir.
Köyter:
Üzüm pestili.
Perçem:
Cevizli yufka tatlısı.
Saraylı:
Hamur ince açılır. Bohça yapılarak yağda kızartılır. Kabaran
hamurlar hemen şekerli suya atılır.
Tiltil Helvası:
Pişmaniye.
Tufahiye:
Elma kompostosu.
Zerdali Boranısı:
Yaş taze meyve kompostosu.
Zerdali Hoşafı:
Zerdali kurusundan yapılır.
10- Ekmekler
Bazlamacın:
Bir gün akşamdan maya tutulur. Sabah un elekten elenir.
Tekneye koyduktan sonra mayası da tekneye konur ve su ile
karılır, yuğrulur. Daha sonra birkaç kere suyu alınır.
Teknenin üzeri örtülerek hamurun gelmesi beklenir. Hamur
geldikten sonra ocak yakılır ve ocağa konur. Tekneyi de
buraya getirdikten sonra maya tutulur. Bu mayalar daire
şeklinde yassılaştırıldıktan sonra ocaktaki saçın üzerine
konur. Altı pişirildikten sonra üstü çevrilir. Altı ve üstü
piştikten sonra saçın üzerinden alınır. Mendilin üzerine
konur, soğuduktan sonra yenir.
Bezetleme:
Yufka ekmeği.
Bezdirme:
Bazlama.
Gizleme:
Suluca tutulmuş buğday, arpa ve darı unu hamurdan yapılıp,
saç üzerinde pişirilen kalınca yufka ekmeği.
Şepit:
Yufkadan yapılmış kalın saç ekmeği.
Ebem Ekmeği :
Bütün dostlara, Ankara sevdalılarına ve araştırmacılara
selam ve saygılar sunarım...
Mustafa CEYLAN |
|
Seğmen Geleneği Ana
Sayfa |
|
Telif Hakkı
Elmadağ Fm'e (Mustafa Ceylan) aittir. İzinsiz kopyalanması, başka
yerde yayınlanması yasaktır. |
|