|
Mustafa
CEYLAN
|
Seğmen giysileri, giysilerde kullanılan renkler ve
desenler seğmen ruhu ile özdeştir. Hoşörüyle
kahramanlığı bir arada bulundurma amacına tönelik
giysiler, Anadolu'muzun dört bir yöresinde birbirine
benzemektedir.
Aydın, İzmir, Bursa,
Denizli efeleriyle, Ankara seğmenlerinin giysileri
arasında çok küçük farklılıklar bulunmaktadır.
Dizlik, işlik, cepken veya camadan ve beldeki
silahlık...Genellikle dizlik kısa veya uzun
olabilir. Kısasına dizlik,uzununa zıpka(zıvga)adı
verilir.Çoğu kere cepkenler giyilmeyip,omuzlardan
aşağı salıvermek adetti. Çoğu kere, |
 |
|
koyu mavi (deniz veya petrol mavisi-gök mavisi) veya
lacivert çuhadan yapılan bu cepken (camadan)'lerin
üzeri baştan başa simli desenlerle kaplıdır.Aydın
efelerinde ipek kaftanla,Ankara seğmenlerinde ise
sırma ile işlenmiştir. |
|
Şimdi Seğmen
kıyafetlerini birer birer anlatalım; |
|
|

Cepken |

Silahlık ve Kama |

Zıvga |
|
|
Dizlik:
Diz kapağının altına kadar uzanan bir tür kısa
şalvar (pantolon) olup,üzeri sarı ipekle, simle
işlenmiştir. Beyaz veya mavi renkte patiskadan
yapılmıştır. Bol ve geniş yapılan bu dizliklerin
bütün kıvrımları arkada toplanmış,önü düz
bırakılmıştır.Diz kapağının hemen altında ve dize
sıkıca oturmuş vaziyettedir. Diz çorabı ile arasında
iki parmaklık yer açıktır ve oradan ten görünür.
Diz çorapları:
Beyaz yün ve tiftikten yapılmıştır. Ayağa giyilir ve
dizliğe (kısa şalvara) kadar bacak boyunca uzanır.
İnce, kırmızı renkli bağı ile sıkıca bağlanır.
Diz bağları:
Kırmızı renkte olup,çorabı bağlamaya yarar.Bir veya
bir buçuk parmak genişliğinde,yarım metre
boyundadır.Dokumadan uçları püsküllü olarak
yapılır.Diz bağları sadece beyaz dizlik(kısa
şalvar)'lere mahsustur.Yarım dizlik ve zıvgalarda
kullanılmaz.
Yarım dizlikler:
Aynı beyaz dizlikler gibidir.Ancak, lacivert, siyah
veya kurşuni renkte kalın çuhadan
yapılmıştır.Kırmızı renkli diz bağları bunlarla
kullanılmaz. Parçalarında beyaz dizliklerden farklı
olarak, siyah ipek harçtan küçük birer motif ile
dikiş yerlerinde kaytan süsleri bulunurdu.
Zıvgalar:
Dizlik veya yarım dizliklerden sonra seğmenler
tarafından Cumhuriyete kadar "zıvga" adı verilen
uzun dar paçalı,arkası fazlaca kabarık bir tür
şalvar olup, kurşunî veya lacivert çuhadan
yapılmıştır. Zıvgalar, ayak bileğine kadar uzanan
uzunca bir giysi(pantolon)'dir. Dar paçalıdır.
Arkası bir kuyruk teşkil edecek derecede bol ve
döküntülü olur. Paçaları diz çorabı üzerinden
baldıra kadar gayet özenli, muntazam kıvrımlar
oluşturacak derecede sıvanarak adeta kısa şalvar
giyilmiş hissi verilirdi. Paça ve dikiş yerlerinde
işlemeli süsler bulunurdu.
İşlikler:
Bir çeşit gömlektir.Osmaniye topu denilen ipekli
kumaştan yapıldığından Osmaniye İşliği adı da
verilir. Hayadarî yakalı ve önü açıktır. Her iki
yönde bir peş bulunur.Bel hizasında,yandan ufak bir
bağla bağlanmak suretiyle iki önü birbiri üzerine
kavuşurdu.Kolları uzun bilek,hizasında yırtmaçlı ve
istenildiği zaman kapanabilmek üzere düğmelidir.
Yaka kenarı,kol yerleri iki santim genişliğinde sarı
veya siyah ipek kaytanlı, içi beyaz bez astarlıdır.
Camadanlar:
"Seğmen alayı gibi önemli günlerde dizlik veya
zıvgalarla beraber osmaiye işlikleri üzerine giyilen
camadanlar boyu belden,yukarı,göğüs hizasında
kalacak şekilde kısa ve önü de birbiri üzerine
kavuşmayacak derecede dardır.Uzun olan kolları bilek
hizasından hafifçe yırtmaçlı, bir parmak yakalı,üstü
baştan başa işlemeli ve içi astarlıdır.Camadanların
seğmen ve seğmenliğe hevesli genç esnaf çocukları
tarafından giyilen türlerini üzeri kaytan işlemeli
olurdu ki bunlara fermeni denirdi.
Sırmalı yelekler:
Camadan veya cepken gibi sırmalı takımları
bulunmayanlar Osmaniye işlik üzerine "sırmalı
yelek", giyerlerdi.. Bu yeleklerin boyu,göğüs
hizasında kalacak tarzda kısa ve önü de birbiri
üzerine kavuşmayacak derecede dar,vücuda sıkıca
oturmuş vaziyettedir.Sırmalı yelek, camadan
cepkenler Ankara'da yapılmaz, dışarıdan gelirdi...
Önü harçlı yelek:
"Bu yelekler daha ziyade alttaki iç çamaşırını veya
iç işliğini kapatarak üzerine giyilecek Osmaniye
işliklerinin yakasından güzel görünmek için
giyilirdi. Kapalı yakalı, kolsuz ve önü 3-4 cm
genişliğinde ipek harç ve ibrişim düğmeli olur ve
genellikle Osmaniye topundan veya pamuk karışık,
yollu "Halep toplarından" yapılırdı.
Kadife veya çuha yelekler:
Harçlı yelek bulunmadığı taktirde, Osmaniye işlik
altına giyilen bu yelekler kolsuz, kapalı
yakalı,önden birbiri içine giyecek tarzda kapaklı ve
iki sıra düğmelidir.Genellikle siyah veya lacivert
çuha veya kadifeden yapılırsa da gençlerden bordro,
nefti,mor renk kadifeden olmak üzere arzu ettikleri
renkte giyenler de bulunurdu.
İzmir yelekleri:
Osmaniye işlikleri üzerine bazı kimseler,"İzmir
Yeleği" denilen çuha veya kadifeden çaprazvari,üzeri
harçlı, kolsuz bir yelek giyerlerdi.Bu yeleklerin
önü mailen karşılıklı bir sırma harç ve ilik
düğmeli, önde düğmeler ilklenmeden bırakılırdı.Bu
surette yeleğin harçlı uçlarının silahlık üzerinde
kulak gibi dik durması efenin (seğmenin) "fiyakası,,
sayılırdı.İzmir yelekleri, ya kuşağı altında veya
üstünde kalmak üzere giyilirdi. Bu yeleklerin
sırmalı olanları da vardı."
Hamailler:
İşte seğmen ruhunu,madde âlemi içinde mana ikliminde
dolaştıran bir inanç, bir iman işareti hamailler...
Seğmen hamaillerle İslam, ahlâk ve faziletinin
granitleşmiş abidesi olduğunu ifade etmektedir.
Kimilerine göre batıl ve yanlış olarak
nitelendirilen bu adet, asla yanlış ve batıl
değildir. İslami yaşayan ve yaşatmak için hem
kendiyle,hem dünyayla mücadele içindedir seğmen...
"İçinde muska gibi ayetler enam gibi küçük din
kitabı bulunan, gümüşten, dört köşe
kutucuklardır.Seğmen alayı gibi önemli günlerde
efeler (seğmenler) tarafından boyunlarına takılırdı.
Yaşlıca kimseler ile, nazara fazla inananlar bunun
çuhadan kaplı olanını elbiseleri altına takarlardı.
Bazubent veya pazvantlar:
"Farsça kol anlamında olan bazu" ile bağlama
manasına gelen "bent" den teşkil eden bu deyim "kol
bağı" demektir ki halk arasında buna kısaca "pazvany"
denirdi. Üzeri kabartma veya telkâri süslü dört köşe
kutucuklardan ibaret olan bu bazubentler, içine
muska konarak pazuya kuvvet vermek üzere seğmen
alaylarında efeler(seğmenler) tarafından kollarına
takılırdı.Abdülhamit Devrinin ortalarına kadar
giyilen bu beyaz dizlikler,sonraları davulcu
dizlikleriyle karıştırıldığından terk edilmiş ve
yerine "yarım dizlik" denilen ve bunların renkli
çuhadan olanları giyilmeye başlanmıştır.
Efe kuşakları:
Bele sarılan kuşaktır. Lahuri şal, "bademli" adı
verilen iyi cins acem şalıydı. 1,5-2 metre
uzunluğunda ve dikdörtgen şeklinde olan bu şallar
beldeki keçe kemer üzerine, kasıklardan göğüse kadar
genişçe ve sıkıca sarılır. Bu kuşakların içine
mendil,para veya tütün kesesi konurdu. Üzerine
silâhlık takılırdı.
Silahlıklar:
(Seğmenlerin)"Efelerin şal kuşaklarına taktıkları
silahlıklar meşinden ve 7-8 gözlü olurdu.Yanlarda
bulunan kayış kemer ve tokaları vasıtasıyla bele
sıkıca bağlanır ve içine de bıçak, tabanca ve para
konurdu. Ankara efelerinin (seğmenlerinin)
silahlarında üzeri deri ile hasır örgüsü süslemeli,
Anadolu'nun diğer bölgelerine ait silâhlıklar ise
genellikle sim işlemelidir."
Çoraplar ve ayakkabılar:
"Genç (seğmenler) ayaklarına genellikle beyaz veya
renkli ajurlu veya nakışlı diz çorapları giyerlerdi.
Bayram, düğün, nişan gibi mutlu günlerde ise oldukça
kıymatli ve pahalı olan "şal diz çorapları,, denilen
çeşitli renk ve desende,baştan başa işli çoraplar
giyilirdi. Ayakkabı olarak genellikle ayağa yemeni,
genç ve çapkınca olanlar ise cimcime, kışın ise
yamak mest ile kundura veya kalçın giyilirdi."
Puşu:
Başa giyilen seğmenlere özgü bir ipekli çevredir.
Fes:
Uzun püsküllü olan kalıplı fes olup, başa giyilirdi.
Gümüş köstekli saat:
İsteyenin takıp kullandığı bir araç olup, elbiseler
üzerine boyundan atma gümüş köstekli saat takılırdı.
Seğmen ruhu, seğmenin giysilerine de yansımıştır.
Giysilerdeki zariflik, sim desenler, nakışlar,
renkler onun sevgi ve barış dolu dünyasını, dünya
görüşünü yansıtır. Hamailler inanç ve imanlarını,
pazubent, kuşak ve silahlıklar onun savaşçısı ve
korkusuz olduğunu ortaya koymaktadır. Yelekler,
dizlikler ve cepkenler onun çevikliğini, atikliğini
belirtmektedir.
Seğmen kıyafetleri, milli duygularımızın ifadesinden
başka bir şey değildir.Bu kıyafet, bütünüyle milli
ve manevi değerlerimizi sergilemektedir. |
|
|
EL
SANATLARIMIZ ve SEĞMEN |
|
 |
|
Seğmen, sanat ve sanatçıya değer verir. Ankara seğmeni
halkın bir meslek sahibi olabilmesi için elinden gelen her
türlü fedakârlığı yapmıştır.
Bugün çağı yakalama ve
ileri memleketlerin önüne geçme hasretiyle yanıp tutuşan
ülkemizde, üzerinde hassasiyetle durulması gereken
konulardan birisi de el sanatlarımızdır.
İşsizler ordusunun,
siyasi kişilerin ve partilerin kapıları zorlamalarının
arkasında, el sanatlarına önem verilmeyişi bulunmaktadır.
Mahallî imkan ve kaynaklardan istifade edilerek,
insanlarımızın birer meslek sahibi, iş sahibi yapılmaları el
sanatlarıyla mümkündür.
Tek bir tane pirincin
üzerine bir ayeti işleyen sanatkar,sütunları,başlıklarını
işeyen,mermerle dans eden kalıcı,ölümsüz eserleri vücuda
getiren san'âtkar elleri şimdi neredesiniz? Neredesiniz,
halıya, kilime ruhunu, sabrını, gözyaşını, duygularını
ilmik-ilmik, renk-renk, desen-desen işleyen kınalı eller?..
Çeliği pamuk ipliği gibi büken,gümüşü gül bahçesindeki gül
yaprağına çeviren parmaklar neredesiniz?
Yeni, akılcı, muasır bir
hamleye, bir şahlanışa, bir dirilişe ihtiyacımız var?
Şimdi, mazimize bu konuda
kısa bir göz atalım:
"Ahileri hüküm sürdüğü
devirde Ankara'nın son derece ileri gittiğini ve her türlü
sanat ve esnaf erbabının en ileri usullerle bir teşkilata
bağlı olarak idare ediyoruz.
Ankara'nın tarihinde yer alan sanat kollarından bazıları
şunlardır:
Sofçuluk:
Bu sanat kolu eski Ankara'nın büyük bir gelir ve döviz
kaynağı idi. Kralların, hükümdarların, padişahların ve
bilhassa kadınların giydikleri elbiselerin çoğu Ankara
tiftik keçisinin tiftiğinden dokunmuş soflardan yapılırdı.
XIX. yüzyılın yarısında Ankara'da sof dokuyan binlerce
tezgah olup,bu sofların boyanması için boya imal eden
boyahane olduğu vergi kayıtlarından anlaşılmaktadır.
Tabaklık:
Ankara tabak esnafı ve sanatkârının toplandığı yer bugünkü
Bend deresinin bulunduğu yerdi.Tabak esnafının buraya
yerleşmesinin sebebi buradan geçen Hatip Çayı'nın gür ve bol
sulu oluşudur. Tabaklık bol su isteyen meslektir.Çaydan
açılan avgın(ark)'larda derilerin temizleme işlemi
yapılırdı.
Saraçlık:
Bu sanat kolu da bugün hala ayakta kalmış olan saraçlar
çarşısında toplanmıştır. Demiryolunun Ankara'ya ve daha
ileri gidişinden sonra saraçlık da yavaş yavaş gerilemiştir.
Semercilik:
Semercilik mesleğinin de gerilemesine demiryolunun Sivas'a
kadar uzanması gösterilebilir.Semercilerin en son şeyhleri
Mehmet Usta idi.Merkep,beygir ve yük taşımak için uzun semer
yapılırdı.
Mutap, Culhacı, Palacı:
Mutap, nakışsız düz heybe yapanlara denir.Tohum heybesi,
çarşı heybesi, esbab(çamaşır) heybesi gibi çeşitleri vardı.
Mutaplar bugünkü At Pazarı Yokuşunda Ahi Elvan Camii
civarında yerleşmişlerdi.Keçeciler ve Palacılar da çarşıda
bulunurdu.
Çilingirler:
Çilingirler Ulucanlar'da ve Tahtakale civarında bulunurdu.
Çilingirler demircilerle işbirliği kurmuş olup, beraber
otururlardı.
Gümüş İşletmeciliği:
Ankara'nın Beypazarı ilçesinde eskiden beri yapıla gelen
telkâri işlemeciliği bugün de gittikçe gelişerek devam
ettirilen bir sanat dalıdır.Gümüş,takı, kemer ve süs eşyası
yapımında kullanılan bu sanat, yurt çapında yapılan tanıtım
ve sergilerle oldukça ilgi toplamaktadır.Ayrıca Ankara'nın
bütün ilçelerinde halı dokumacılığı gelişmiş olup,çeşitli
kurslarla ve tanıtma ile tezgah sayısı da artmaktadır."
Bu bakımdan kıyafetlerimiz ve mesleğimiz çok önemlidir.
Kıyafetlerimiz ve
mesleğimiz (yaptığımız iş) bizim kişiliğimizi ortaya
koyar.Duygularımı, düşüncelerimizi, zevklerimizi,
beğenilerimizi, kısaca her şeyimizi ortaya koyan kıyafetimiz
ve mesleğimizdir.
Ankara seğmenlerinin
kıyafetleri ve mesleklerine gösterdikleri özeni burada
belirtmeden geçmeyelim. Seğmen ruhu, kıyafetin her
milimetresinde, mesleğin her bir anında yaşamıştır. Seğmen
ruhu, seğmen kişiliğini ortaya koymaktadır. Seğmeni seğmen
yapan ruhudur.Bu ruh,kıyafetleriyle,yani öz kabukla
bütünleşmesini bilmiştir.Seğmen ruhu,özellikle seğmenin
işiyle, el sanatlarıyla bütünleşmiştir.Seğmenin parmak
uçlarında ruhunun sevinçleri bayramları ya da üzüntüleri
dile gelmiş,sanatında şekil bulmuştur. |
|
ANKARA EKMEĞİ
ve SEĞMEN |
 |
Ekmek... Bütün kavgamızın özü.
Ekmek sözü eski Türkçede
etmek şeklinde söylenirdi. Bazı bölgelerde bu
değişin ötmek şeklinde söylendiği de görülüyordu.
Mesela Kaşgarlı Mahmut kitabına bu her iki söylenişi
de almıştır.Fakat aralarındaki fark üzerinde
durmamıştır.Ayrıca daha seki Uygur metinleri ile
Harzemşahlar çağında ve Çağatay Türkçesinde de
ekmekğe ötme şeklinde söylendiği de
görülüyordu.Uygurların Mani metinleri gibi eski bir
hususiyet taşıyan belgelerine nazaran, daha yeni
olan Uygur hukuk belgelerinde ise,ekmeğe etmek
denmiştir.Batı Türkçeside Kıpçak ve Mısır Memlûk
Türklerine gelince,bunlarda etmek söylenişine devam
ettirmişlerdir.Dede Korkut |
|
Kitabında da "bişmiş etmegûn bakâsı olmaz.,,"Ağanuzun
etmeği helâl olsun.,, gibi cümleler içinde
görülüyordu.
Ankara'lı Ekmeği en kutsal bir varlık olarak
görmüştür. Ekmek, saygı duyulan, saklanan,
korunan...
(*):Prof.DR.ÖGEL Bahaddin,Türk Kültür Tarihine
Giriş,Cilt 4
Kültür Bakanlığı,Kültür Eserleri 46,Ankara 1991,
Sahife:36
Ankara'mızın ilçelerinde çok değişik şekil ve
usullerde ekmek yapılmaktadır. Ekmeğin yapım ve
şekli,o ilçenin tarihi kökeni hakkında bilgi
vermektedir.
Bazlama, şepit, sığır
dili, somun, gıynaç, yufka, pide, kete, gözleme,
göbü, kömbe, şaplak, şipleme, yarımca vb...
İşte Ankara çevresinin
ekmeğe verdiği isimler. Kimi tandırda, kimi saç,
kimi kilde, pişirilen, bazısı yağlı, bazısı yağsız,
bazısının içi peynir,et vb,şeylerle
doldurulmuş,bazısının içi sade...
İşte güzelim Ankara
ekmeği... Ekmeği çöpe, sokağa atmak, artanını atmak
Ankaralının ham ayıp, hem günah ve hem de yasak
saydığı olumsuz bir hadisedir.Yerde bir ekmek
parçasını gören, onu güzelce temizler, öper ve
alnına götürür ve onu saklardı.İşte seğmen ruhunun
ekmek karşısındaki tavrı bu...
Eskiden çoğu yerleşim
yerinde bir veya bir kaç değirmen bulunur ve buğdayı
en ederdi...Ve her mahallenin bir ekmek yapma yeri
(fırın-tandır) bulunurdu. Şimdi de, çoğu
köylerimizde, kırsal kesimde bu böyledir.
Fırın-tandır,değirmen ve ekmek teknesi... Tekne,
ekmeğin depolandığı yer...
"Fırın sözü Türkçeye
İtalyancadan girmiştir. Fırınla ilgili Anadolu Türk
Halk deyişlerini Ahmed Vefik Paşa kısa, fakat öz
olarak toplamıştır.Eski Türk fırını hakkında
elimizde, iki eski değerli belge bulunuyor.
Belgelerin en eskisi Harzemşahlar çağına aittir.
Fırın için,"etmek pişürür ev" denmekte idi. Aynı
kaynağın bir başka yerinde de "pişürdü etmekini"
yani "yani ekmeğini pişirdi" denmektedir. Aynı
yerde, "pişürdü etni" etini pişirdi deyimi de
görülmektedir. İkinci önemli belge ise, Kıpçak ve
Mısırdaki Memlûk Türklerine aittir. Onlara göre "ot
ornı", "fırın" demektir. Eski Türkçede ot,ateş
ve orunda yer anlamına gelirdi.Eski Türkçede, fırın
ile tandır daima birbirine karıştırılmışlardır. Bu
sebeple hemen Türk tandırının açıklanması
ile,özetlenmesine geçeceğiz.
"Türkçedeki tandır
sözünün genel olarak,farsça tenûr, tenûre
sözlerinden geldiği kabul edilir.Farsça bu söz
Arapçaya şedde ile tennûr şeklinde geçmiştir.Bu
görüş, bize de gerçek gibi görünmektedir.Fakat
elimizde bunu yalanlayabilecek bazı belgelerde yok
değildir. İbn Mühenna Sözlüğüne göre Türkçe "tamdır"
sözü, "tandır ve ekmek ocağı" anlamına gelirdi. Aynı
kaynakta, tandır ile ilgili deyimler,bununla da
bitmemektedir. Ona göre, Türkçe tamdır-başı sözü de,
"tandır örtüsü" anlayışına gelmekte idi.Selçuk
çağının başlangıcında tamturmak, tamturmak fiil
kökleri de, "yaktırmak" karşılığı olarak
kullanılıyordu. Tamdu, tamuk sözlerine gelince
bunlar, "kuvvetli ve alevli ateş" manalarına
geliyorlardı. Cehennem anlamına gelen Türkçe tamu
sözünü de unutmayalım. Bütün bu örnekler de bize
gösteriyor ki, tandır karşılığı olarak kullanılan
Türkçe tamdır sözü farsça bir söze benzetilerek
yaratılmış basit bir değim değildi. Kanaatimize
göre, Anadolu'daki " tandır" sözü Farsçadan değil,
Eski Türkçe "tamdır" sözünden geliyordu.(*)
Bugün başkentteki modern
fırınlar şehir ekmeği ( somun)yapıyor.Ancak
ilçelerde ve köylerde Ankaralı atalarından
devraldığı ekmek yapma geleneğini aynen devam
ettirmektedir.
(*)
: Prof.Dr.Ögel Bahddin,a.g.e,sh: 43-45
Ankara seğmeni, ekmeğe çok büyük değer verir. Ekmek,
onun için, bayrak kadar, vatan kadar, kurân kadar
aziz ve mübarektir. Allah'ın insanoğluna verdiği en
mühim nimettir. Seğmen, kendisine terbiye edilmesi,
yetiştirilmesi için emanet edilen çocuklara, her
şeyden evvel ekmeğin kutsallığını öğretirdi. Ekmeğin
bir milimlik kısmı, bir zerresi dahi yere
düşürülmemeli... İnsan olmanın erdemi, ekmeğe
gösterilen saygı ile başlar. Dünyada bir dilim
ekmeği dahi bulamayanları göz önüne getirmek
gereklidir.
İnsan ömrü boyunca
karnını doyurmak için ekmek almak zorundadır.Ekmek
parası kazanmak için, geceli gündüzlü bir çabamız
sürer gider. Kilometreler, ötesine, gurbetlere hep
onun için gidilir. Ekmeği Ankara'da kadınlar
yapardı. Seğmenin helâl kazancıyla temin ettiği
malzemelerden yapılırdı.
Seğmen, ekmek temin
edemeyen, sakat, fakir, yetim ve düşkünleri müşfik
kanatları altına alarak, onlara ekmek temin eder.
|
|
|
Seğmen Geleneği Ana
Sayfa |
|
Telif Hakkı
Elmadağ Fm'e (Mustafa Ceylan) aittir. İzinsiz kopyalanması, başka
yerde yayınlanması yasaktır. |
|