Seğmen Geleneği

Özel Dosya
(Seğmen Ruhu)

B Ö L Ü M  - 3 -

Mustafa CEYLAN

SEĞMEN KIYAFETLERİ

          Seğmen giysileri, giysilerde kullanılan renkler ve desenler seğmen ruhu ile özdeştir. Hoşörüyle kahramanlığı bir arada bulundurma amacına tönelik giysiler, Anadolu'muzun dört bir yöresinde birbirine benzemektedir.
          Aydın, İzmir, Bursa, Denizli efeleriyle, Ankara seğmenlerinin giysileri arasında çok küçük farklılıklar bulunmaktadır. Dizlik, işlik, cepken veya camadan ve beldeki silahlık...Genellikle dizlik kısa veya uzun olabilir. Kısasına dizlik,uzununa zıpka(zıvga)adı verilir.Çoğu kere cepkenler giyilmeyip,omuzlardan aşağı salıvermek adetti. Çoğu kere,

koyu mavi (deniz veya petrol mavisi-gök mavisi) veya lacivert çuhadan yapılan bu cepken (camadan)'lerin üzeri baştan başa simli desenlerle kaplıdır.Aydın efelerinde ipek kaftanla,Ankara seğmenlerinde ise sırma ile işlenmiştir.

Şimdi Seğmen kıyafetlerini birer birer anlatalım;  




Cepken


Silahlık ve Kama


Zıvga

          Dizlik: Diz kapağının altına kadar uzanan bir tür kısa şalvar (pantolon) olup,üzeri sarı ipekle, simle işlenmiştir. Beyaz veya mavi renkte patiskadan yapılmıştır. Bol ve geniş yapılan bu dizliklerin bütün kıvrımları arkada toplanmış,önü düz bırakılmıştır.Diz kapağının hemen altında ve dize sıkıca oturmuş vaziyettedir. Diz çorabı ile arasında iki parmaklık yer açıktır ve oradan ten görünür.

          Diz çorapları: Beyaz yün ve tiftikten yapılmıştır. Ayağa giyilir ve dizliğe (kısa şalvara) kadar bacak boyunca uzanır. İnce, kırmızı renkli bağı ile sıkıca bağlanır.

          Diz bağları: Kırmızı renkte olup,çorabı bağlamaya yarar.Bir veya bir buçuk parmak genişliğinde,yarım metre boyundadır.Dokumadan uçları püsküllü olarak yapılır.Diz bağları sadece beyaz dizlik(kısa şalvar)'lere mahsustur.Yarım dizlik ve zıvgalarda kullanılmaz.

          Yarım dizlikler: Aynı beyaz dizlikler gibidir.Ancak, lacivert, siyah veya kurşuni renkte kalın çuhadan yapılmıştır.Kırmızı renkli diz bağları bunlarla kullanılmaz. Parçalarında beyaz dizliklerden farklı olarak, siyah ipek harçtan küçük birer motif ile dikiş yerlerinde kaytan süsleri bulunurdu.

          Zıvgalar: Dizlik veya yarım dizliklerden sonra seğmenler tarafından Cumhuriyete kadar "zıvga" adı verilen uzun dar paçalı,arkası fazlaca kabarık bir tür şalvar olup, kurşunî veya lacivert çuhadan yapılmıştır. Zıvgalar, ayak bileğine kadar uzanan uzunca bir giysi(pantolon)'dir. Dar paçalıdır. Arkası bir kuyruk teşkil edecek derecede bol ve döküntülü olur. Paçaları diz çorabı üzerinden baldıra kadar gayet özenli, muntazam kıvrımlar oluşturacak derecede sıvanarak adeta kısa şalvar giyilmiş hissi verilirdi. Paça ve dikiş yerlerinde işlemeli süsler bulunurdu.

          İşlikler: Bir çeşit gömlektir.Osmaniye topu denilen ipekli kumaştan yapıldığından Osmaniye İşliği adı da verilir. Hayadarî yakalı ve önü açıktır. Her iki yönde bir peş bulunur.Bel hizasında,yandan ufak bir bağla bağlanmak suretiyle iki önü birbiri üzerine kavuşurdu.Kolları uzun bilek,hizasında yırtmaçlı ve istenildiği zaman kapanabilmek üzere düğmelidir. Yaka kenarı,kol yerleri iki santim genişliğinde sarı veya siyah ipek kaytanlı, içi beyaz bez astarlıdır.

          Camadanlar: "Seğmen alayı gibi önemli günlerde dizlik veya zıvgalarla beraber osmaiye işlikleri üzerine giyilen camadanlar boyu belden,yukarı,göğüs hizasında kalacak şekilde kısa ve önü de birbiri üzerine kavuşmayacak derecede dardır.Uzun olan kolları bilek hizasından hafifçe yırtmaçlı, bir parmak yakalı,üstü baştan başa işlemeli ve içi astarlıdır.Camadanların seğmen ve seğmenliğe hevesli genç esnaf çocukları tarafından giyilen türlerini üzeri kaytan işlemeli olurdu ki bunlara fermeni denirdi.

          Sırmalı yelekler: Camadan veya cepken gibi sırmalı takımları bulunmayanlar Osmaniye işlik üzerine "sırmalı yelek", giyerlerdi.. Bu yeleklerin boyu,göğüs hizasında kalacak tarzda kısa ve önü de birbiri üzerine kavuşmayacak derecede dar,vücuda sıkıca oturmuş vaziyettedir.Sırmalı yelek, camadan cepkenler Ankara'da yapılmaz, dışarıdan gelirdi...

          Önü harçlı yelek: "Bu yelekler daha ziyade alttaki iç çamaşırını veya iç işliğini kapatarak üzerine giyilecek Osmaniye işliklerinin yakasından güzel görünmek için giyilirdi. Kapalı yakalı, kolsuz ve önü 3-4 cm genişliğinde ipek harç ve ibrişim düğmeli olur ve genellikle Osmaniye topundan veya pamuk karışık, yollu "Halep toplarından" yapılırdı.

          Kadife veya çuha yelekler: Harçlı yelek bulunmadığı taktirde, Osmaniye işlik altına giyilen bu yelekler kolsuz, kapalı yakalı,önden birbiri içine giyecek tarzda kapaklı ve iki sıra düğmelidir.Genellikle siyah veya lacivert çuha veya kadifeden yapılırsa da gençlerden bordro, nefti,mor renk kadifeden olmak üzere arzu ettikleri renkte giyenler de bulunurdu.

          İzmir yelekleri: Osmaniye işlikleri üzerine bazı kimseler,"İzmir Yeleği" denilen çuha veya kadifeden çaprazvari,üzeri harçlı, kolsuz bir yelek giyerlerdi.Bu yeleklerin önü mailen karşılıklı bir sırma harç ve ilik düğmeli, önde düğmeler ilklenmeden bırakılırdı.Bu surette yeleğin harçlı uçlarının silahlık üzerinde kulak gibi dik durması efenin (seğmenin) "fiyakası,, sayılırdı.İzmir yelekleri, ya kuşağı altında veya üstünde kalmak üzere giyilirdi. Bu yeleklerin sırmalı olanları da vardı."

          Hamailler: İşte seğmen ruhunu,madde âlemi içinde mana ikliminde dolaştıran bir inanç, bir iman işareti hamailler... Seğmen hamaillerle İslam, ahlâk ve faziletinin granitleşmiş abidesi olduğunu ifade etmektedir. Kimilerine göre batıl ve yanlış olarak nitelendirilen bu adet, asla yanlış ve batıl değildir. İslami yaşayan ve yaşatmak için hem kendiyle,hem dünyayla mücadele içindedir seğmen...

          "İçinde muska gibi ayetler enam gibi küçük din kitabı bulunan, gümüşten, dört köşe kutucuklardır.Seğmen alayı gibi önemli günlerde efeler (seğmenler) tarafından boyunlarına takılırdı. Yaşlıca kimseler ile, nazara fazla inananlar bunun çuhadan kaplı olanını elbiseleri altına takarlardı.

          Bazubent veya pazvantlar: "Farsça kol anlamında olan bazu" ile bağlama manasına gelen "bent" den teşkil eden bu deyim "kol bağı" demektir ki halk arasında buna kısaca "pazvany" denirdi. Üzeri kabartma veya telkâri süslü dört köşe kutucuklardan ibaret olan bu bazubentler, içine muska konarak pazuya kuvvet vermek üzere seğmen alaylarında efeler(seğmenler) tarafından kollarına takılırdı.Abdülhamit Devrinin ortalarına kadar giyilen bu beyaz dizlikler,sonraları davulcu dizlikleriyle karıştırıldığından terk edilmiş ve yerine "yarım dizlik" denilen ve bunların renkli çuhadan olanları giyilmeye başlanmıştır.

          Efe kuşakları: Bele sarılan kuşaktır. Lahuri şal, "bademli" adı verilen iyi cins acem şalıydı. 1,5-2 metre uzunluğunda ve dikdörtgen şeklinde olan bu şallar beldeki keçe kemer üzerine, kasıklardan göğüse kadar genişçe ve sıkıca sarılır. Bu kuşakların içine mendil,para veya tütün kesesi konurdu. Üzerine silâhlık takılırdı.

          Silahlıklar: (Seğmenlerin)"Efelerin şal kuşaklarına taktıkları silahlıklar meşinden ve 7-8 gözlü olurdu.Yanlarda bulunan kayış kemer ve tokaları vasıtasıyla bele sıkıca bağlanır ve içine de bıçak, tabanca ve para konurdu. Ankara efelerinin (seğmenlerinin) silahlarında üzeri deri ile hasır örgüsü süslemeli, Anadolu'nun diğer bölgelerine ait silâhlıklar ise genellikle sim işlemelidir."

          Çoraplar ve ayakkabılar: "Genç (seğmenler) ayaklarına genellikle beyaz veya renkli ajurlu veya nakışlı diz çorapları giyerlerdi. Bayram, düğün, nişan gibi mutlu günlerde ise oldukça kıymatli ve pahalı olan "şal diz çorapları,, denilen çeşitli renk ve desende,baştan başa işli çoraplar giyilirdi. Ayakkabı olarak genellikle ayağa yemeni, genç ve çapkınca olanlar ise cimcime, kışın ise yamak mest ile kundura veya kalçın giyilirdi."

          Puşu: Başa giyilen seğmenlere özgü bir ipekli çevredir.

          Fes: Uzun püsküllü olan kalıplı fes olup, başa giyilirdi.

          Gümüş köstekli saat: İsteyenin takıp kullandığı bir araç olup, elbiseler üzerine boyundan atma gümüş köstekli saat takılırdı.

          Seğmen ruhu, seğmenin giysilerine de yansımıştır. Giysilerdeki zariflik, sim desenler, nakışlar, renkler onun sevgi ve barış dolu dünyasını, dünya görüşünü yansıtır. Hamailler inanç ve imanlarını, pazubent, kuşak ve silahlıklar onun savaşçısı ve korkusuz olduğunu ortaya koymaktadır. Yelekler, dizlikler ve cepkenler onun çevikliğini, atikliğini belirtmektedir.

          Seğmen kıyafetleri, milli duygularımızın ifadesinden başka bir şey değildir.Bu kıyafet, bütünüyle milli ve manevi değerlerimizi sergilemektedir.

EL SANATLARIMIZ ve SEĞMEN

          Seğmen, sanat ve sanatçıya değer verir. Ankara seğmeni halkın bir meslek sahibi olabilmesi için elinden gelen her türlü fedakârlığı yapmıştır.

          Bugün çağı yakalama ve ileri memleketlerin önüne geçme hasretiyle yanıp tutuşan ülkemizde, üzerinde hassasiyetle durulması gereken konulardan birisi de el sanatlarımızdır.

          İşsizler ordusunun, siyasi kişilerin ve partilerin kapıları zorlamalarının arkasında, el sanatlarına önem verilmeyişi bulunmaktadır. Mahallî imkan ve kaynaklardan istifade edilerek, insanlarımızın birer meslek sahibi, iş sahibi yapılmaları el sanatlarıyla mümkündür.

          Tek bir tane pirincin üzerine bir ayeti işleyen sanatkar,sütunları,başlıklarını işeyen,mermerle dans eden kalıcı,ölümsüz eserleri vücuda getiren san'âtkar elleri şimdi neredesiniz? Neredesiniz, halıya, kilime ruhunu, sabrını, gözyaşını, duygularını ilmik-ilmik, renk-renk, desen-desen işleyen kınalı eller?.. Çeliği pamuk ipliği gibi büken,gümüşü gül bahçesindeki gül yaprağına çeviren parmaklar neredesiniz?

          Yeni, akılcı, muasır bir hamleye, bir şahlanışa, bir dirilişe ihtiyacımız var?

          Şimdi, mazimize bu konuda kısa bir göz atalım:

          "Ahileri hüküm sürdüğü devirde Ankara'nın son derece ileri gittiğini ve her türlü sanat ve esnaf erbabının en ileri usullerle bir teşkilata bağlı olarak idare ediyoruz.

Ankara'nın tarihinde yer alan sanat kollarından bazıları şunlardır:

         
Sofçuluk: Bu sanat kolu eski Ankara'nın büyük bir gelir ve döviz kaynağı idi. Kralların, hükümdarların, padişahların ve bilhassa kadınların giydikleri elbiselerin çoğu Ankara tiftik keçisinin tiftiğinden dokunmuş soflardan yapılırdı. XIX. yüzyılın yarısında Ankara'da sof dokuyan binlerce tezgah olup,bu sofların boyanması için boya imal eden boyahane olduğu vergi kayıtlarından anlaşılmaktadır.

          Tabaklık: Ankara tabak esnafı ve sanatkârının toplandığı yer bugünkü Bend deresinin bulunduğu yerdi.Tabak esnafının buraya yerleşmesinin sebebi buradan geçen Hatip Çayı'nın gür ve bol sulu oluşudur. Tabaklık bol su isteyen meslektir.Çaydan açılan avgın(ark)'larda derilerin temizleme işlemi yapılırdı.

          Saraçlık: Bu sanat kolu da bugün hala ayakta kalmış olan saraçlar çarşısında toplanmıştır. Demiryolunun Ankara'ya ve daha ileri gidişinden sonra saraçlık da yavaş yavaş gerilemiştir.

          Semercilik: Semercilik mesleğinin de gerilemesine demiryolunun Sivas'a kadar uzanması gösterilebilir.Semercilerin en son şeyhleri Mehmet Usta idi.Merkep,beygir ve yük taşımak için uzun semer yapılırdı.

          Mutap, Culhacı, Palacı: Mutap, nakışsız düz heybe yapanlara denir.Tohum heybesi, çarşı heybesi, esbab(çamaşır) heybesi gibi çeşitleri vardı. Mutaplar bugünkü At Pazarı Yokuşunda Ahi Elvan Camii civarında yerleşmişlerdi.Keçeciler ve Palacılar da çarşıda bulunurdu.

         
Çilingirler: Çilingirler Ulucanlar'da ve Tahtakale civarında bulunurdu. Çilingirler demircilerle işbirliği kurmuş olup, beraber otururlardı.

         
Gümüş İşletmeciliği: Ankara'nın Beypazarı ilçesinde eskiden beri yapıla gelen telkâri işlemeciliği bugün de gittikçe gelişerek devam ettirilen bir sanat dalıdır.Gümüş,takı, kemer ve süs eşyası yapımında kullanılan bu sanat, yurt çapında yapılan tanıtım ve sergilerle oldukça ilgi toplamaktadır.Ayrıca Ankara'nın bütün ilçelerinde halı dokumacılığı gelişmiş olup,çeşitli kurslarla ve tanıtma ile tezgah sayısı da artmaktadır."

Bu bakımdan kıyafetlerimiz ve mesleğimiz çok önemlidir.

          Kıyafetlerimiz ve mesleğimiz (yaptığımız iş) bizim kişiliğimizi ortaya koyar.Duygularımı, düşüncelerimizi, zevklerimizi, beğenilerimizi, kısaca her şeyimizi ortaya koyan kıyafetimiz ve mesleğimizdir.

          Ankara seğmenlerinin kıyafetleri ve mesleklerine gösterdikleri özeni burada belirtmeden geçmeyelim. Seğmen ruhu, kıyafetin her milimetresinde, mesleğin her bir anında yaşamıştır. Seğmen ruhu, seğmen kişiliğini ortaya koymaktadır. Seğmeni seğmen yapan ruhudur.Bu ruh,kıyafetleriyle,yani öz kabukla bütünleşmesini bilmiştir.Seğmen ruhu,özellikle seğmenin işiyle, el sanatlarıyla bütünleşmiştir.Seğmenin parmak uçlarında ruhunun sevinçleri bayramları ya da üzüntüleri dile gelmiş,sanatında şekil bulmuştur.

ANKARA EKMEĞİ ve SEĞMEN

          Ekmek... Bütün kavgamızın özü.

          Ekmek sözü eski Türkçede etmek şeklinde söylenirdi. Bazı bölgelerde bu değişin ötmek şeklinde söylendiği de görülüyordu. Mesela Kaşgarlı Mahmut kitabına bu her iki söylenişi de almıştır.Fakat aralarındaki fark üzerinde durmamıştır.Ayrıca daha seki Uygur metinleri ile Harzemşahlar çağında ve Çağatay Türkçesinde de ekmekğe ötme şeklinde söylendiği de görülüyordu.Uygurların Mani metinleri gibi eski bir hususiyet taşıyan belgelerine nazaran, daha yeni olan Uygur hukuk belgelerinde ise,ekmeğe etmek denmiştir.Batı Türkçeside Kıpçak ve Mısır Memlûk Türklerine gelince,bunlarda etmek söylenişine devam ettirmişlerdir.Dede Korkut

Kitabında da "bişmiş etmegûn bakâsı olmaz.,,"Ağanuzun etmeği helâl olsun.,, gibi cümleler içinde görülüyordu. Ankara'lı Ekmeği en kutsal bir varlık olarak görmüştür. Ekmek, saygı duyulan, saklanan, korunan...

(*):Prof.DR.ÖGEL Bahaddin,Türk Kültür Tarihine Giriş,Cilt 4

Kültür Bakanlığı,Kültür Eserleri 46,Ankara 1991, Sahife:36

          Ankara'mızın ilçelerinde çok değişik şekil ve usullerde ekmek yapılmaktadır. Ekmeğin yapım ve şekli,o ilçenin tarihi kökeni hakkında bilgi vermektedir.

          Bazlama, şepit, sığır dili, somun, gıynaç, yufka, pide, kete, gözleme, göbü, kömbe, şaplak, şipleme, yarımca vb...

          İşte Ankara çevresinin ekmeğe verdiği isimler. Kimi tandırda, kimi saç, kimi kilde, pişirilen, bazısı yağlı, bazısı yağsız, bazısının içi peynir,et vb,şeylerle doldurulmuş,bazısının içi sade...

          İşte güzelim Ankara ekmeği... Ekmeği çöpe, sokağa atmak, artanını atmak Ankaralının ham ayıp, hem günah ve hem de yasak saydığı olumsuz bir hadisedir.Yerde bir ekmek parçasını gören, onu güzelce temizler, öper ve alnına götürür ve onu saklardı.İşte seğmen ruhunun ekmek karşısındaki tavrı bu...

          Eskiden çoğu yerleşim yerinde bir veya bir kaç değirmen bulunur ve buğdayı en ederdi...Ve her mahallenin bir ekmek yapma yeri (fırın-tandır) bulunurdu. Şimdi de, çoğu köylerimizde, kırsal kesimde bu böyledir. Fırın-tandır,değirmen ve ekmek teknesi... Tekne, ekmeğin depolandığı yer...

          "Fırın sözü Türkçeye İtalyancadan girmiştir. Fırınla ilgili Anadolu Türk Halk deyişlerini Ahmed Vefik Paşa kısa, fakat öz olarak toplamıştır.Eski Türk fırını hakkında elimizde, iki eski değerli belge bulunuyor. Belgelerin en eskisi Harzemşahlar çağına aittir. Fırın için,"etmek pişürür ev" denmekte idi. Aynı kaynağın bir başka yerinde de "pişürdü etmekini" yani "yani ekmeğini pişirdi" denmektedir. Aynı yerde, "pişürdü etni" etini pişirdi deyimi de görülmektedir. İkinci önemli belge ise, Kıpçak ve Mısırdaki Memlûk Türklerine aittir. Onlara göre "ot ornı", "fırın"  demektir. Eski Türkçede ot,ateş ve orunda yer anlamına gelirdi.Eski Türkçede, fırın ile tandır daima birbirine karıştırılmışlardır. Bu sebeple hemen Türk tandırının açıklanması ile,özetlenmesine geçeceğiz.

          "Türkçedeki tandır sözünün genel olarak,farsça tenûr, tenûre sözlerinden geldiği kabul edilir.Farsça bu söz Arapçaya şedde ile tennûr şeklinde geçmiştir.Bu görüş, bize de gerçek gibi görünmektedir.Fakat elimizde bunu yalanlayabilecek bazı belgelerde yok değildir. İbn Mühenna Sözlüğüne göre Türkçe "tamdır" sözü, "tandır ve ekmek ocağı" anlamına gelirdi. Aynı kaynakta, tandır ile ilgili deyimler,bununla da bitmemektedir. Ona göre, Türkçe tamdır-başı sözü de, "tandır örtüsü" anlayışına gelmekte idi.Selçuk çağının başlangıcında tamturmak, tamturmak fiil kökleri de, "yaktırmak" karşılığı olarak kullanılıyordu. Tamdu, tamuk sözlerine gelince bunlar, "kuvvetli ve alevli ateş" manalarına geliyorlardı. Cehennem anlamına gelen Türkçe tamu sözünü de unutmayalım. Bütün bu örnekler de bize gösteriyor ki, tandır karşılığı olarak kullanılan Türkçe tamdır sözü farsça bir söze benzetilerek yaratılmış basit bir değim değildi. Kanaatimize göre, Anadolu'daki " tandır" sözü Farsçadan değil, Eski Türkçe "tamdır" sözünden geliyordu.(*)

          Bugün başkentteki modern fırınlar şehir ekmeği ( somun)yapıyor.Ancak ilçelerde ve köylerde Ankaralı atalarından devraldığı ekmek yapma geleneğini aynen devam ettirmektedir.

(*) : Prof.Dr.Ögel Bahddin,a.g.e,sh: 43-45

          Ankara seğmeni, ekmeğe çok büyük değer verir. Ekmek, onun için, bayrak kadar, vatan kadar, kurân kadar aziz ve mübarektir. Allah'ın insanoğluna verdiği en mühim nimettir. Seğmen, kendisine terbiye edilmesi, yetiştirilmesi için emanet edilen çocuklara, her şeyden evvel ekmeğin kutsallığını öğretirdi. Ekmeğin bir milimlik kısmı, bir zerresi dahi yere düşürülmemeli... İnsan olmanın erdemi, ekmeğe gösterilen saygı ile başlar. Dünyada bir dilim ekmeği dahi bulamayanları göz önüne getirmek gereklidir.

          İnsan ömrü boyunca karnını doyurmak için ekmek almak zorundadır.Ekmek parası kazanmak için, geceli gündüzlü bir çabamız sürer gider. Kilometreler, ötesine, gurbetlere hep onun için gidilir. Ekmeği Ankara'da kadınlar yapardı. Seğmenin helâl kazancıyla temin ettiği malzemelerden yapılırdı.

          Seğmen, ekmek temin edemeyen, sakat, fakir, yetim ve düşkünleri müşfik kanatları altına alarak, onlara ekmek temin eder.

Seğmen Geleneği Ana Sayfa

Telif Hakkı Elmadağ Fm'e (Mustafa Ceylan) aittir. İzinsiz kopyalanması, başka yerde yayınlanması yasaktır.