|
Mustafa
CEYLAN
|
ANKARA ADI |
 |
Ankara adı "AN" ve "KARA"
kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşmaktadır. Kara
zaman, kara gün... Kara: sıkıntılı ve kasvetli zamanları
anlatır.
İşte seğmenler kenti
Ankara, bu kara, bu zor, bu kasvetli zamanları yok eden,
aydınlığa, esenliğe, mutluluğa çeviren bir şehirdir.
"Ankara, Ankara; seni görmek ister her bahtı kara"
diye bir marşımızın sözleri bulunmaktadır. Kararan bahtı
aydınlatan şehir...
Ankara adının nereden
kaynaklandığı yüzyıllardır tartışılır durur. Kimine göre
bugün giydiğimiz Angora kazaklarının üretiminde kullanılan
keçiler bu belde de yetiştiği için adını vermiş, kimine göre
de keçiye- keçinin yününe Angora adını veren Ankara'dır.
Çünkü, bu cins keçi sadece Ankara'da yetiştirilmektedir.
Tartışmalar bu şekilde uzayıp gitmiştir. İşte belli başlı
iddialar:
-Ankara
adı demir'in lâtincesi Anchora' dan gelmiştir.
-Farsçada "üzüm" anlamına gelen "Üngür"den gelmiştir.
-Ankara kalesi bir "Angarya" ile yapılmış, oradan gelmiştir. |
|
-"Anğouria"
kelimesi Yunancada "hıyar" demektir. Oradan gelmiştir.
-"Ankyra" kelimesi, Bizanslılarda "Kilise köyü" demektir. Oradan
gelmiştir.
-Nuh'un oğlu Sam'ın soyundan "Amur" un bu topraklarda bir yerleşim merkezi
kurmuş olmasından gelmiştir.
-Hititler Ankara'ya "Angova" demişlerdir. Oradan gelmiştir.
-Golva'ların ikamet ettikleri bu kente "çapa" anlamına gelen "Ansira"
adını vermiş olmasından gelmektedir.
Türk milletinin en kara gününde, evliyâlarla, velilerle,
komutanlarla cihanın emperyalist güçlerine kafa tutan bir
şehir.
Kara an'ları bir anda bitirip: göklerini masmavi yapan,
bulutlarını pamuk kadar ak yapan, hudutlarını sevgi
kuşlarıyla donatan bir şehir. Bir karış vatan toprağında
gözü olan düşmanının gözünü çıkaran şehir. Cehaleti,
cahilliği önüne katıp kovalayan bilim, ilim, teknik ve
çağdaşlığı fidan fidan toprağa diken şehir...
Adı hangi dönemde ne
olursa olsun, artık sonsuza kadar adı ve başkentliği asla
değişmeyecek, tartışma götürmeyecek tek şehir... |
|
ANKARA KALESİ
ve SEĞMEN |
|
Ankara, tarihle iç içe bir şehirdir. Hem tarih yazan ve hem
de tarihten gelen bir şehir. Kalesiyle, roma hamamıyla,
Ağustus mâbediyle, Jülyen sütunuyla, Hacı Bayram
Külliyesiyle bir tarih şehri...
M.S. 3-8 yüzyıllar
arasında 500 sene işlediği belgelenmiş olan Roma hamamı,
1938 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan kazıda
ortaya çıkarılmıştır. Bu tarihi eser, hamam ve oyun yeri
olmak üzere iki bölümden meydana gelmiştir. Soğuk bölümünde
soyunma yeri, yüzme havuzu, depo bulunurken, sıcak bölümünde
ise ılık ve sıcak bölümler bulunmaktadır. Bugüne kadar
hamamın ısıtma yeri ve cehennem hanesi ayakta kalmıştır.
Hamamda bulunan eski paralar üzerindeki imparator Karakulla
ve annesi Julia Donna'nın resimlerine rastlanmıştır.
Ankara'nın önemli anıtlarından olan hamamın, bir istila
sonucu çıkan yangında harap olduğu anlaşılmaktadır.
Ahmet Tufan ŞENTÜRK'ün,
adına dev bir şiir yazdığı Jülyen Sütunu'na gelince, eskiden
bugünkü Maliye Bakanlığı’nın bahçesindeydi. Şimdi valilik
önünde bulunan bu sütun hakkında ne zaman dikildiğine
ilişkin bilgiye rastlanmamıştır. Gövdesinde bir çok halkalar
olup, yüksekliği 15 metredir. Jülien Ankara'dan geçerken
onun anısına dikildiği rivayet olunmaktadır. Bu sütuna halk
Belkız Sütunu da demektedir. Birinci yüzyıla ait olduğu
sanılmaktadır.
Şimdi de, Ankara Kalesini anlatalım:
Ankara kalesi... Kale
Galatalılar, Sasaniler, Bizanslılar, Araplar, Pavlikiyanlar,
Selçuklular, Haçlı Orduları gibi değişik dönemler
yaşamıştır. Evliya Çelebi'ye göre
"Kalenin ilk banisi
Kayser Rumlarıdır. Daha sonra Germiyanlardan Yakup Şah'ın
Osmanlılardan Yıldırım Beyazıt Han'ın eline düşmüştür.
Bazıları kale Angarya ile yapıldığından şehre Angara
denilmiş derler.," Çelebi, kalenin tarihine ilişkin verdiği
bilgilerin yanı sıra silahlar hakkında da bilgi vermekte ve
"iç kalede büyük, küçük 86 pare top vardır amma balyemez
yoktur. Kalede bağsız bahçesiz 600 hane vardır," demektedir.
Evliya Çelebi'nin
seyahatinden bir süre sonra 1703'de Ankara'ya gelen Fransız
Aubry da la Motraya kalenin üç katlı olduğunu, kalede
bulunan Türk ve Tatar silahlarının 1401 Ankara Savaşı' ndan
kaldığını söyler.
1835 yılında kente gelen
İngiliz W.J. Hamilton ise en tepedeki sur'un adının Akkale
olduğunu ve koyu renkli porfir'den yapıldığını belirtiyor.,,
Evliya Çelebi, 1640
yılında Ankara'yı görmüştür. Seyahatnamesinde Ankara ve
çevresinden bahsetmiştir. Hacı Bayram Külliyesinin 300
dervişi barındıran bir tekke olduğunu anlatmıştır.
Ankara Kalesi, şehrin
sembolü olup, en yüksek yerindedir. Şehrin tamamına
hakimdir. Kimin, ne zaman, ne maksatla inşa ettiği
bilinmeyen kalenin M.S. 3. yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır.
Etnografya Müzesi 1927'de
İtalyan heykeltıraş Kanenba tarafından Etnografya müzesi
önüne dikilmiştir.
Bütün bu bilgileri
verdikten sonra, asıl konumuza, seğmen ve kaleye gelelim...
Kale seğmenle özdeştir.
Kalenin burçlarında ay yıldızlı bayrak dalgalanır, seğmenin
gönül burçlarında da... Kale; yüceleri, başı dik olmayı
temsil eder. Kale seğmeni temsil eder.
Kale nice yüzyılları,
nice medeniyetleri, nice savaşları aşarak geleceğe söz
etmektedir. Nice delişmen yağız atların, nice kahramanların
gökleri saran seslenişini günümüze taşımaktadır. Kalenin
burçlarında dalgalanan ay yıldızlı bayrak, daha nice
yüzyıllar boyunca dalgalanacak ve bu topraklar üstünde
kahraman Türk Milletinin, seğmenlerin hakimiyetini
anlatacaktır. Bu topraklar üzerinde, adaletli, müşfik, gözü
pek, cesur, ölümden korkmayan, güzel yüzlü, güler yüzlü,
ciddi, candan, samimi bir ulusun hüküm sürmekte olduğunu
anlatacaktır.
Kale burçlarında sonsuza
dek dalgalanacak olan ay yıldızımız, gün doğumlarında
güneşin altın huzmeleriyle, ışık ordularıyla cıvıl cıvıl
konuşacak, geceleri yıldızlar ve ayla koyu bir sohbet
yapacaktır.
Kale, seğmenin kalbidir.
Seğmenin ruhudur. |
|
ANKARA'NIN
NÜFUSU ve SEĞMEN |
|
Şehirler, orada yaşayanlar gibidir. Orada yaşayanların
kültürlerini, medeniyetlerini yansıtırlar. Yaşayanların
dünyaya, olaylara ve eşyaya bakış açıları kentin dokusuna
tamamıyla işlemiştir. Kentler rengini, çizgilerini
yaşayanların ufuklarından almışlardır.
Şehirlerin de insanlar
gibi doğduğu, büyüdüğü, yaşlanıp öldüğünü ifade etmeliyim.
Toprakları üzerindeki insanlar çoğaldıkça şehir büyür. Şehir
büyüdükçe, insanların ihtiyaçları çoğaldıkça ve
çeşitlendikçe; şehrin de sorunları artar, dokusundaki
renkler çoğalır.
Üzerinde insanları
yaşamayan bir kent, ölü kenttir.
Üzerindeki insanların
sevgisi, birbirine ve toprağa bağlılıkları, şehri geliştirir
güzelleştirir. Şehir evimiz gibidir. Hatta 24 saatin 16
saatini yolunda, iş yerinde, parkında, bahçesinde,
fabrikasında geçirdiğimiz şehrimiz evimizden de önemlidir
diyebiliriz. Çünkü evimiz sadece bize ait olup, şehrimiz
hepimize aittir. Evimizdeki mekânlar ve mobilyalar gibi,
kentimizin de mekânları ve mobilyaları bizim anlayışımızı
zevkimizi yansıtır.
Seğmenler kenti Ankara,
tarihin her döneminde önemli gelişmeler kaydetmiştir.
Nüfusu, ekonomisiyle paralel gelişmeler göstermiştir.
"Kanuni Sultan Süleyman
devrinde ( 1520-1566 ) Ankara'ya gelen Hans Dernschwam
Ankara'nın nüfusunu 15 bin olarak tahmin etmiştir. Yaklaşık
yüz yıl sonra Ankara'ya gelen Evliya Çelebi ise kale
içindeki evlerin sayısını 600, camilerin sayısını 76 olarak
vermektedir. 22 Ekim 1701'de Ankara'ya gelen hekim Pitton de
Tournefort nüfusun, 40 bin Müslüman ve 6 bin Hıristiyan'dan
oluştuğunu bildirmektedir. İngiliz seyyah Richard
Pockoche'un 1739 tarihini taşıyan anılarında nüfusun 10
bin'i Hıristiyan 100 bin kişiden oluştuğu belirtilmektedir.
Ancak Ankara'nın nüfusunda gözlenen bu yükseliş
İngiltere'nin Afrika'da Ankara keçisi yetiştirmeyi
başarmasından sonra düşüş göstermiştir. İngilizlerin tiftik
rekabeti nedeniyle ihracatla birlikte kentin nüfusu 20 bine
düşmüştür. Örneğin 1835 yılında Ankara'ya gelen W.J.
Hamilton Ankara'da 11 bin kişinin yaşadığını anılarında
yazıyor. Mustafa Kemal Atatürk ise Ankara'yı 20 bin nüfusla
devr almıştır. 1931 yılında 107 bin 581 olan nüfus, bugün
birkaç milyonu geçmiştir…
Bugün, birkaç milyonu
çoktan geçen nüfusuyla Başkent Ankara, bir dünya şehridir.
Ülkemizin ikinci büyük şehridir. Başkent Ankara, her geçen
gün yurdun dört bir yanından göç almaktadır. Göç dalgaları
başkentin çevresinde yeni uydu kentler meydana
getirmektedir. Nice Erzurumlular, Çankırılılar, Sivaslılar,
Karslılar mahallesi başkente eklenmeye devam etmektedir.
Kent öyle bir noktaya gelmektedir ki, Ankara doğumlular
neredeyse kendi doğdukları yerde gurbette kalmış gibidirler.
Ancak, Ankara çevresindeki ilçeler, kasabalar ve köylerden
şehre göç nedeniyle genelde Ankara'da Ankaralı nüfusu
oldukça fazladır.
Ankaralıların dediği gibi
Ankara'da Ankaralı az değildir. Zaten Ankara'yı seven,
Ankara'da yaşayan herkes, doğum yeri neresi olursa olsun
Ankaralıdır...
Evet,
Doğum yeri neresi olursa
olsun, bu memleket benim, bu bayrak benim, bu toprak
benimdir diyen ve bu ruh haliyle mübarek davaya sahip çıkan,
bu memleketin asli sahibidir. Onun için, birinci öncelik
Ankara'yı sevmektir.
Doğum yeri neresi olursa
olsun, burada yaşayan, buranın suyunu içen, havasını
teneffüs eden, yollarında yürüyen, iş yerlerinde çalışan,
çoluk çocuğuyla bu şehirde ikamet eden herkes, artık, bu
şehrin malı olmuştur. Bu şehirlidir. Onun için, bu şehir
hepimizindir. Onun için, bu şehir büsbütün Anadolu'dur. Onun
için, bu şehir cihan Türklüğünündür.
Seğmen ruhu, Ankara'ya
hizmete sevdalıdır. Ankara'da yaşayan, Ankara'yı seven
herkesi çok sever. Herkesi bir görerek, onlara kucak
açar...Onların yepyeni bir heyecanla Ankaralılık ruhuna
sahip olmalarını arzular... |
|
ANKARA KEÇİSİ |
|
"Osmanlıların egemenliğine geçmesinden sonra Ankara'nın
nüfusu tamamen Ankara keçisinin ürün grafiğine bağlı. Keçi,
örneğin, bir tek Ankara'da yetiştirilirken kentte 70 bine
ulaşan nüfus bulunmakta, bunun 7'de birini yün ticareti
yapan çoğunluğu İngiliz, Avrupalı tüccarlar oluşturmaktadır.
Oysa 19. yüzyılın başlarına doğru kentin nüfusunda önemli
bir düşüş görülmektedir. Bunun nedeni de İngiliz tüccarların
Ankara keçisini Ümit Burnu'nda yetiştirmeyi başarmış
olmasıdır.
Ruzname-i Ceride-i
Havadis 1869 yılında yayınlanan 1285 numaralı nüshasında
Ankara keçilerinin 800 başlık bir sürü halinde Samsun'a
götürülerek buradan bir gemiye yüklendiklerini ve 36 günlük
bir yolculukla Ümit Burnu'na vardıklarını, yolda 76' sının
öldüğünü 714' nün Afrika'ya çıkarıldığını yazıyor. Keçileri
Ankara'dan kaçıran İngiliz tüccar, Ruzname-i Ceride-i
Havadis'e göre, bunların satışından 8 bin lira kazanmış ve
ertesi yıl 2000 keçi daha götürmüştür."
Tabi ki sonuç olarak,
Osmanlı İmparatorluğu canlı hayvan kaçırılmasıyla 18.
yüzyılda 40 bin el tezgâhının çalışmasını sağlayan önemli
bir ihraç ürününden oluyor ve kentin nüfusu bununla orantılı
olarak büyük düşüş gösteriyor. Örneğin 1859 da kente gelen
Direntalist A.D. Mordtmaan, "Anadolu'nun incisi" ( Der Perle
Kleinasien ) olarak tanımladığı Ankara'da, 50 bin nüfus
saptıyor."
Ankara'nın başına gelen
en önemli felâketlerden birisi belki de Ankara keçisinin
canlı olarak Ankara'dan kaçırılmış olmasıdır.
Şehirler, yaşayan en
büyük varlıklardır. Şehrin, yaşayıp yaşamadığını ekonomik
faaliyetlerinden anlamak mümkündür. Ekonomisi parlak
şehirlerin yaşama standartları da yüksektir.
Bugün Başkent Ankara,
yüksek ekonomik potansiyeliyle devletimizin bütçesine
trilyonlarca vergi vermektedir. Ancak, üretip verdiği bu
verginin karşılığını, hizmet olarak maalesef alamamaktadır.
Üretip verdiği verginin, öyle fazla değil, sadece % 10' u
Ankara'ya bırakılsa, Ankara'daki yerel idarelere, yerel
meclislere ( belediye-il genel ) bırakılsa, Ankara'nın çoğu
problemi kolaylıkla çözümlenebilirdi. Bugün, özellikle
altyapı, eğitim ve sağlıkta, büyükşehir olmanın
sıkıntılarını çekmektedir Başkentimiz....
Artan nüfusla birlikte
meydana gelen şehirleşme ve gecekondulaşma, kanalizasyon,
yol, su, elektrik ve haberleşme gibi alt yapı da önemli
belediye sorunlarını doğurmuştur. Bununla birlikte kamu ve
özel, öteki sağlık kuruluşları önünde uzun kuyruklar,
yığılmalar oluşmuştur. Kentte yaşayanlara yetersiz kalan
sağlık sektörü, çileden çıkmış durumdadır. Eğitimde ise, 50-
70 öğrencili dershanelerde eğitim - öğretim hizmeti
verilmeye çalışılmakta, eğitim çıkmazı "imdat" sirenlerini
çalmaktadır. Daha başka, büyük şehrin bir sürü problemi
bulunmaktadır ve her yıl problemler, katlana katlana
büyümektedir.
İşte bütün bu
problemlerin çözümü, finansman temini ve bu finansmanın
yatırıma dönüşmesiyle mümkündür. Onun için Ankara'da
üretilen vergiden pay istiyoruz. Üretilen verginin % 10'u
Ankara'ya - Ankara'nın yerel meclislerinin bütçelerine
bırakılsın istiyoruz.
Bu cümleden olmak üzere, sonsuza kadar Başkentimiz olan bu
şehir için TBMM’ nin özel bir “Başkent Ankara Kenti Yasası”
çıkarmasını arzuluyoruz…
1800' lü yılların Ankara
ekonomisinin bel kemiğini teşkil eden Ankara Keçisi'nin
ekonomiye katkılarını yukarıda anlatmıştık.
Artık Ankara'nın kendi öz
kaynaklarının, tiftik, bal, üzüm, armut gibi kaynaklarının
canlandırılmakta olduğunu, bunlarla ilgili yeni projeleri
yerel meclislerin ele almakta olduğunu memnuniyetle öğrenmiş
bulunuyoruz. Bu projelerin desteklenmesini, geliştirilmesini
istiyoruz.
Ekonomisiyle yaşayan bir
Ankara'ya hasretiz!.. |
|
ÇEKİRGE AFETİ |
|
Ademzade Ahmet Bey'in anı defterinde, âfete dönüşen 1830
çekirge istilâsı şöyle anlatılıyor.
"Ankara'ya güz mevsiminde
çekirge geldi. Semayı kapladı, güneş görünmez oldu. Kış günü
kar fırtınası gibi idi. Hububata zarar veremedi, çünkü
mahsul kaldırılmıştı. Fakat kozasını Ankara muhitine gömdü.
Bahar gelince kozadan çıkmaya başladı. Pire gibi çekirge
koza iken hükümet her şahsı çekirge itlâfı ile mükellef
kıldı. Her mahalle halkı camilerdeki kilimlerle çekirge
toplayıp hükümete teslim ederdi. Toplayamayanlar dükkânlarda
satılan kozayı satın alarak belediyeye teslim ederdi.
Toplama fayda etmedi. Uçma zamanı geldi, etrafta bir şey
bırakmadı yedi bitirdi...”
Yaşayan şehirler, yaşayan
insanlar gibidir. İnsanların, nasıl zor günleri, kara
günleri, hastalıklı günleri varsa, şehirlerin de böylesi
günleri vardır.
Ankara tarihinin çeşitli
dönemlerinde büyük afetlerle karşı karşıya gelmiş, önemli
sıkıntılar yaşamıştır. Keçi neslinin çalınması, sel baskını,
kıtlık gibi çekirge afeti de bu şehrin uğradığı önemli
afetlerden birisidir.
Adeta bir fırtına gibi
yeri göğü, kaplayıp, canlı bitki namına hiç bir şey
bırakmayan çekirge afeti 1800'lü yılların derin izler
bırakan afetidir.
Derler ki, çekirge afetini, zamanın manevi liderlerinden bir
Ankaralı velinin mübarek duaları ve dualı suyunun sona
erdirdiğini söylerler.
Afetler, şehri bir anda
ve hazırlıksız yakaladığı için büyük tahribatlara neden
olmaktadır. Bu tahribatları gidermek, kimi afetlerde, belki
de, asırların geçmesi gerekmektedir.
Kent planlaması
yapılırken, mutlaka muhtemel afetleri göz önünde tutmak
gereklidir. Şehrin ulaşım ağı, içme ve kullanma suyu
şebekeleri, rüzgârı ve güneş akım yönleri gibi tüm
özellikleri dikkate alınmalıdır. 50-100 hatta 300 yıl
sonrasının gelişmeleri, kent plânlamacılarının kafalarında
şekillenmelidir. Arsa ve araziyi düzenlenmesi, sosyal ve
ekonomik mekânların düzenlenmesinde, çevre ve insan konusu
en önde tutulmalıdır.
Bugün ören yerlerde
tarihî kalıntılarda gördüğümüz kimi yerlerde, kanalizasyon
ve şehir suyu şebekelerinin, bunca afetin harap edici yıkım
kuvvetine karşılık, halâ ayakta ve işler durumda
bulunmalarının izahı nedir ki?... Elbette, kent
plânlamacılarının ve plân uygulamacılarının daha uzakları,
daha daha uzakları görmeleri değil midir?
Deprem, sel baskını,
yangın, toprak kayması gibi, hepimizin bildiği klâsik
afetler sıralamasına, bugün çevre afeti eklendiği gibi,
yarınlarda “teknoloji afeti” de eklenebilir.Veya bir başka
afet olabilir. Zira, teknolojik atıklar, gazlar, kimyasal
maddeler ve ışıkların sebep olduğu afetler, yaşayan bir
toplumun gelecek nesillerini tehdit etmektedir.
Onun için, afetlere
yönelik kamu ve özel kuruluşların oldukça güçlü olmaları bir
mecburiyettir. Olağanüstü günlerde, beklenmedik zamanlarda
görev yapacak bu kuruluşlara, gereken önemi vermeliyiz.
Allah Ankara'mızı - ebedi
başkentimizi her çeşit afetten korusun !...
|
|
ZOR GÜNLER
(KITLIK) |
|
Ankara tarihinde 1800' lü yıllar, şehrin her türlü
felâketlerle karşı karşıya kaldığı yıllardır. Her 30-40
yılda bir önemli afet, meydana çıkarak, Ankara'yı kasıp
kavurmuştur.
1830'daki çekirge
afetinden sonra, 1873 yılında, yani yaklaşık 43 yıl sonra
ortaya çıkan kıtlık afeti de, Ankara'yı bir uçtan bir uca
mahvetmiştir. Yaklaşık 18 bin insanın kıtlıktan öldüğünü
tarihi kayıtlardan ve belgelerden öğrenmekteyiz.
Yokluk, açlık ve kıtlık;
insanoğlunun kendi kendisine hazırlayıp sunduğu büyük bir
afettir. İsraf ekonomisinden, tasarruf ve üretim ekonomisine
geçemeyen uluslar, erinde geçinde, ya açlık ve kıtlıkla ya
da, başka uluslar ekonomisinin boyunduruğu altına
girmektedir. Bugün, kara Afrika'da ve dünyanın çeşitli
yörelerinde, kıtlık ve açlıktan kırılan veya sanayileşmiş,
kalkınmış dünya devletlerinin sömürgesi haline gelmiş, nice
ulusları görmekteyiz. Gerçekten de, dünyanın, bugün için, en
önemli sorunu " gıda ve beslenme" dir. Gıda ve beslenme
için, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Günü'nü ilân etmiştir.
Ancak, tarih milletler mücadelesidir. Sömüren sömürene bir
dünyada yaşamaktayız.
Bu sebepten, zor günlere
hazırlıklı olmalıyız. Üreten ve tasarruf eden bir toplum
haline gelmeye mecburuz...
"İngiliz gezgini F.
Burnaby 1873-1874 yılı kıtlığının Ankara'da 18 bin insanın
ölmesine yol açtığını bildiriyor. 1874 yılında başlayan kar
yağışı iki buçuk ay sürmüş, baş gösteren kıtlık üzerine
Ankara valisi Derviş Paşa dersaadet'e çağrılarak yerine
Abdurrahman Paşa atanmıştır.,,
İşte, iki buçuk ay süren
kar yağışı sebebiyle meydana gelen kıtlık ve sonucu:18.000
insanın ölmesi...
Bugün, iki binli
yıllardaki Ankara'mız dev bir şehir olarak, değil böyle iki
buçuk aylık kar yağışı, iki-üç günlük kar yağışı karşısında
şaşırıp kalmıyor mu? Hatta bir gece, sabaha dek yağan kar
sonucu, sabahları Ankara'mız kar'a teslim olmuyor mu?
Yetersiz olan, şehir alt yapısı nedeniyle, ulaşımda,
kanalizasyonda önemli aksamalar meydana gelmiyor mu?
Ankara metropol belediyelerinin kar mücadele ekipleri,
olanca güçleriyle çalışmalarına rağmen bir gecelik kar
yağışına teslim olan şehri gördüklerinde, çılgına
döndüklerini iyi biliyoruz.
Pis su ve yağmur suyu
kanallarının şehrin potansiyeline, nüfusuna uygun olmadığı,
yetersiz kalması, yolların eğim ve sanat yapılarının alel
acele, hesapsız ve oy kaygısıyla yapılmış olmasının
sonuçları işte bunlardır. Allah göstermesin,1873-1874 deki
yağan kar, iki buçuk ay durmak bilmeden yağan yağan kar,
bugün Ankara'ya yağsa, felaketlerin en korkuncunu yaşamaz
mıyız? İyice bir düşünelim. Ve bu mübarek şehre ona göre
sahip çıkalım ve ona göre hizmet yapalım...
Kar yağışının meydana
getirdiği kıtlık tamamen israf ekonomisinin bir sonucudur.
Kent ulaşım plânıyla kentin ekonomisi birbiriyle uyumlu
olmalıdır.
Ankara'yı sevmeyen,
kendini Ankara'da yaşadığı halde Ankaralı saymayan, masa
başında hizmet ürettiğini sanan insanlarla çağdaş bir şehir
ortaya koymak mümkün değildir. Ankara'yı sevmek, hem de
yürekten sevmek gerekir. Sevgi, en büyük güçtür. Sevgi,
iyi-güzel-faydalı hizmetlerin yegâne kaynağıdır. Sevgi,
geleceği mutluluk potasında yoğuran kutsal bir duygudur.
Yüreklerimizin, hepimizin başkenti Ankara'ya sevgiyle dolu
olmamızı yüce Mevlâ'dan diliyorum!. |
|
TARİH, KÜLTÜR
ve SEĞMEN |
|

Tarih, Arapça kökten gelen bir kelimedir. Sözlükteki manası:
"zamanı belirlemek, günü, ayı, yılı, asrı bildirmek"
demektir. Lâtince kökenli karşılığı ise "historia" olup
"kayda değer olayların hikâyesi" anlamına gelmektedir.
Bilim olarak tarih:"Bir
milletin veya bütün insanlığın zaman içinde yaşadığı
gerçeklik üzerine yapılan ilmi araştırmalar sonucunda ortaya
konulan bilgilerin Bütünlüğü”dür.
Tarihle kültür arasındaki
bağıntıya geçmeden evvel, zamanı belirlemek anlamındaki
tarih kelimesinin her alanda kullanıldığını da belirtelim.
Dinler tarihi, hukuk
tarihi, teknoloji tarihi, sosyal tarih, felsefe tarihi,
zihniyetler tarihi, siyasî tarih, ahlâk tarihi, iktisat
tarihi...gibi örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bize göre tarih,
milletlerin hayat manzumesidir.Bu hayat manzumesi milleti
ekonomisiyle, siyasetiyle, kültürüyle, teknoloji, ahlâk
anlayışıyla, özetle, tüm hatlarıyla kucaklamaktadır. Bu
manzumede bütünüyle bir millet bulunmaktadır.
Bize göre tarih eşittir insan...
İlk insanla başlayan
tarih, sonsuza akıp giden bir ırmaktır. Bu ırmağın
girdapları, çağlayanları, köpükleri, dalgaları
bulunmaktadır. Bizler, içinde bulunduğumuz an'da kimi zaman
kader çizgimizin yörüngesinde girdaplarla, kimi zaman
dalgalarla karşı karşıya gelmekteyiz...
Kültüre gelince,
kültür:"Bir milletin öz benliğidir.” Bu öz benlikte
milletin;
-Duygu, düşünce ve ortak davranış biçimi
-Bilgi, sanat ve becerisi
-Dil ve tarih bilinci
-Din, ahlâk, hukuk, edebiyat, ekonomi, teknoloji yapısı
-Giysiler, yemekler, moral değerler
-Ortak sevgi, öfke ve kin
gibi hayat tarzını oluşturmaktadır.
Onun için, kültür millidir. Millete aittir. Bütün bir
millete has olan kültüre "Milli Kültür" adı verilir.
Seğmen, Türk milletinin
mucizevi mefkûresini gerçekleştiren, yiğit, yaman, mert,
korkusuz, cesur, hoşgörülü, sevecen, güler yüzlü, samimi,
candan insana verilen isimdir. Seğmen, karanlık günleri
aydınlatan, zoru kolaylaştıran, dağılanı toplayan,
umutsuzluğu müjdeli bir bayram sabahına çeviren insana
denir. Seğmen, devlet kuran ve kurduğu devleti, sonsuza
kadar dimdik ayakta tutmasını bilendir. Seğmen, açık sözlü,
mangal yürekli bir insan olup, kendi çıkarlarını komşusu
için, milleti için hiçe sayan, milleti uğrunda can vermesini
bilendir. Yeni gelişmelere açık, teknolojiyi ve çağı
yakalamış, bugünden yarınları gören kişidir.
Türk milletinin şanlı
destanlarla dolu tarihini seğmenler yazmıştır. Onun için
seğmenle, tarih ve kültür hep iç içedir.
Bugün yirmi birinci asrın
kapılarını çaldığımız zaman diliminde Türk kelimesi gene
dünyada bir numaradır.
Türkiye Cumhuriyeti' nin başşehri Ankara dünyanın göz bebeği
haline gelmiştir.
Ankara ve Ankaralı tarihinden aldığı ilham ve hızla geleceğe
emin adımlarla ilerlemektedir.
Törelerini daima
canlı-diri tutan Ankara ve Ankaralı gene seğmen Alayları'nı
düzecektir. Seğmen düzülmeyi yanlız Ankara an'ane olarak
saklamıştır. Bu an'ane Türk'ün kıyamıdır. Ve iki binli
yıllarda da kıyamı olacaktır. Her gâleyanlı günde düzülen
seğmen alayları, bu kez, çağa uygun bir şekilde
düzülecektir. Dün yaya-atlı ve silahlı düzülen seğmen alayı,
bu kere, kamyonla, iş makinesiyle, uçakla, roketle,
bilgisayarla, siyasetle, diplomasiyle, televizyonla, radyo
ile, tarımla, ticaretle, ekonomiyle, kültürle, edebiyatla,
sevgiyle düzülecektir. Bu defa seğmen alayı böyle olacaktır.
Bu defa Ankara'dan çıkan
seğmen alayının atı, füze, uçak olacak, silâhı sevgi, barış
ve birlik olacaktır.
Ankara, gene seğmen
alayları düzmek üzeredir. Siz, vitrinde görünen basit-kısır
siyasi çekişmelere bakmayın. Derinlerde, özde, temelde iki
binli yılların seğmen, alayı hazırlandı bile.
Bu seğmen alayı, fetih
görevi yapmayacak, sınırları kaldırmayacak, coğrafyayı
değiştirmeyecek ama, bir mana iklimi getirecek, bu kültür
birliği, dil birliği, siyaset ve inanç birliği getirecektir.
Sevgi, kardeşlik, barış getirecektir. Her alanda özgürlük
getirecektir. Ve bu seğmen alayı, " muasır medeniyet
seviyesinin üstüne,, çıkan bir milletin birliği, beraberliği
olacaktır.
Çünkü;
"Ankara halkı, tarihinin
pek eski devirlerinden beri, "Seğmen düzülme" adı verilen
bir Türk an'anesini millî vicdanında gizli bir sihir olarak
yaşatmaktadır. Seğmen alayı daima kızılca günlerde kuruldu.
Yani millî felâket günlerinde, bir beyliğin ve devletin
yıkılışı sıralarında, halk yeni bir devlet kurmak ve
başlarına yeni bir reis seçmek istediği zaman SEĞMEN ALAYI
kurulurdu. Bu alay yeni devleti kurar, yeni reisi seçerdi.
Bu töre Türk'ün mucizevî bir mefkûresiydi.," |
|
Seğmen Geleneği Ana
Sayfa |
|
Telif Hakkı
Elmadağ Fm'e (Mustafa Ceylan) aittir. İzinsiz kopyalanması, başka
yerde yayınlanması yasaktır. |
|